KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Kuzey Kafkasya
  4. »
  5. Sadrettin Kuşoğlu ile Osetler üzerine söyleşi

Sadrettin Kuşoğlu ile Osetler üzerine söyleşi

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 21 dk okuma süresi
93 0

Kafkasya’nın kadim halklarından biri de Osetler. Orta Kafkasya diyebileceğimiz bölgede yaşayan bu toplumla ilgili Türkçe kaynaklarda pek bilgi yok. Bir nebze de olsa bu açığı kapatmak adına Türkiye’deki Oset toplumunun önemli bir temsilcisi Sadrettin Kuşoğlu ile bir söyleşi yapmak istedim, sağ olsun değerli vakitlerini ayırdılar ve ortaya; Osetlerin şehir merkezli yaşamı, Oset sülale buluşmalarının anlamı, Türkiye’deki Osetlerin Kafkasya’daki Osetler ile olan ilişkileri, İron ve Digor arasındaki farklılıklar, Osetlerin inandıkları dinler, Alanya ve Alan tartışmaları, Muhtarov Camii’nin hikayesi ve Beslan Trajedisi’ni konuştuğumuz metin ortaya çıktı. İlgililere sunulur.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Osetlerin, “Kusha” sülalesine mensubum. Mali İşler Yöneticisiyim. Evli ve bir kız çocuğu babasıyım. Uzun yıllar Alan Kültür ve Yardım Vakfının yönetim kurullarında görev yaptım, 2014 yılından beri vakıf başkanlığı görevini sürdürmekteyim.

Sadrettin Kuşoğlu (solda) Osetya’da
Kafkas halklarına bakıldığı zaman Osetlerin biraz daha şehir merkezli yaşadıklarını görüyoruz. Bu hem Kafkasya’da hem de Türkiye’de böyle sanırım. Ne dersiniz?

Bu soruya hem evet hem de hayır diyebilirim. Hayır diyebilirim çünkü, Türkiye’deki Osetler elli altmış yıl önce Türkiye’nin değişik illerinde köylerde yaşıyorlardı ve sonraları büyük kentlere göç ettiler ve bugün Yozgat’ta sadece üç köyümüz (Poyrazlı, Boyalık, Karabacak) kaldı. Osetya için aynı şeyi söylemek mümkün, köylerde artık yaşlılar yaşıyor, gençler Vladikavkaz ve başka büyük kentlere göç ediyorlar. Bu anlamda diğer Kafkasyalı halklardan bir farkımız yok. Ancak bu kanının var olduğunu biliyorum ve sebebini izah edebilirim. Osetya’nın başkenti Vladikavkaz, bugün de yüz yıl önce de tüm Kafkasya’da entelektüel birikimin yüksek olma özelliğine sahipti. Küçücük Osetya’da, onlarca üniversite, araştırma enstitüleri, tiyatrolar, konser salonları, gösteri merkezleri bulunmaktadır. Bilmeyenlere çok iddialı gelebilir ama Vladikavkaz’da bir ay içinde gerçekleşen kültür ve sanat faaliyetleri, yirmi milyona yaklaşan İstanbul ile yarışacak sayıdadır. Buna ilaveten söyleyebileceğim bir başka bilgi ise, Rusya genelinde üniversite bitirmiş insan sayısı, her on kişide dört kişi, iken bu sayı Osetya’da sekiz kişidir. Sanırım bu sayılanlar Osetler için böyle görüntü oluşturuyor.

Buna rağmen sülale günü buluşmaları programlarınızı nasıl anlamlandırıyorsunuz? İnsanlar bu tarz etkinliklere daha fazla ilgi gösteriyorlar sanırım. Kafkasya’da da yaygın diye biliyorum.

Osetya’da sülale günleri yaygın olarak yapılıyor ve büyük önem veriliyor. Türkiye’de ise uygulanmıyordu ve şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra büyük bir tehlike altında olduğumuz ortaya çıkmaya başladı. Aynı sülaleye mensup olan, aynı evden dağılarak büyümüş, aynı kandan olan insanlar artık görüşemiyorlardı. Hem bu güzel geleneği başlatmak hem de bu görüşememe konusunu çözmek için sülale günleri düzenlemeye başladık. Şöyle düşünün, örneğin İstanbul’da bir kardeş, diğeri ile belki altı ayda bir görüşüyor. Onların çocukları ise çok daha kötü durumda. Benim en büyük korkularımdan birisi, ilerde bizim kardeş çocuğu, kuzen konumunda olanlar, bir alışveriş merkezinde gezinirken birbirinin yanından geçecek ve birbirini tanımayacaklar. Bunu düşünmek bile korkutucu ama maalesef oraya doğru gidiyoruz. Sülale günleri zaten çok güzel bir gelenek ve belki de şehirleşmenin dayattığı ve gittikçe korkutucu duruma gelen bu kopuşa kısmen bir çözüm olabileceği düşüncesiyle burada da başlattık. Bu özel günde sülale büyükleri, gelinler, damatlar ve yeğenler o gün vakıfta bir araya geliyorlar. Sadece İstanbul’dakiler değil, Bursa, İzmir, Adana’dan gelenler oluyor. Hayatlarında ilk kez karşılaştıkları, belki en fazla adını duymuş oldukları kendi sülalelerinden olan biri ile karşılaşıyorlar. Bir gün boyunca beraber vakit geçiriyor, yemek yiyor, düğün kurup danslarımızı yapıyor ve belki hiçbirinin fotoğraf albümünde yer almayan “Sülale Fotoğrafı” çektirip vakfımıza teşekkür ederek ayrılıyorlar. Bu güzel uygulamadan hem sülaleler hem biz çok memnunuz. Bildiğim kadarıyla, diğer Kuzey Kafkasyalı sivil toplum kuruluşlarında benzer bir uygulama bulunmuyor.

Türkiye’deki Osetlerin Kuzey Osetya ve Güney Osetya ile ilişkileri var. İş birlikleri veya ilişkiler daha çok hangi alanlarda?

Bu konuda sanırım şanslıyız ve çok iyi durumdayız. Her iki Osetya ile çok sıkı ilişkilerimiz var. Alan Vakfı otuz yıldır sürdürdüğü çabaların karşılığını görüyor. Devletin tüm kademelerinde, üniversitelerde, tüm sivil toplum kurumlarında tanınıyor, biliniyor ve kabul görüyoruz ve seviliyoruz. Daha anlaşılır kılmak adına örneklendirmek isterim. Pandemi öncesinde üç yıl üst üste “Oset Kültür Festivali” düzenledik. Her iki cumhuriyetin bakanları, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, basın kuruluşları burada misafirimiz oldular. Osetya’daki devlet üniversitelerinde, Türkiye’deki Oset çocuklar orada bedava eğitim görmeleri için protokol imzaladık ancak YÖK’ün denklik sorununa takıldık. Çözme konusunda çalışmalarımız devam ediyor. En üst sivil toplum kuruluşu olan “Büyükler Meclisi”nin doğal üyesiyiz. Genel kurullarında temsil ediliyoruz.

Türkiyeli Oset gençler Osetya gezisinde
Pandemiden hemen önce, Türkiye’de yaşayan, Oset ressam, fotoğraf sanatçısı, tasarımcıların eserleri ile Türkiye’den toparladığımız seksen, yüz yıllık aile fotoğraflarından oluşan 230 parça eser ile Kuzey Osetya’da sergi açtık. Sergiyi Kuzey Osetya Alanya Cumhurbaşkanı açtı ve ilk gün izdihamdan içeri giremeyenler çok oldu. Bildiğim kadarıyla Türkiye’deki hiçbir sivil toplum kuruluşu daha önce bu ölçüde bir sergi açmadı veya belki de ilk kez Türkiye’den ata yurduna böyle bir sergi açıldı.

Pandeminin ilk döneminde, koca koca devletlerin havalimanlarında bir başka devlete ait virüsten koruyucu maskelere el koyduğu bir zamanda, Alan Vakfı organizasyonu ve sponsor olan bir Oset büyüğümüz ile iş birliği yaparak, sadece kendi imkanlarımız ile Güney Osetya ve Kuzey Osetya’ya doktor önlüğü, doktor maskesi ve halkın kullanımı için maskeler gönderdik. Bu yapıldığı dönem için bir ilkti ve şimdi geriye baktığımızda, adeta imkansızı başarmıştık. Kaffed bu çabamızı, kendi internet sitesinde “Tüm dünyada sınırların kapalı olduğu bir dönemde Türkiye’deki Osetler kapalı sınırları aşarak Osetya’ya ulaştılar” diyerek çok doğru bir tespit yapmıştı.

Osetya’ya yatırımcı çekmek için, Türkiye’ye heyetlerin gelmesi ve Ticaret ve Sanayi Odaları ile görüşmeler, sunumlar yapmalarını organize etmek veya oradaki resmi kurumların önemli etkinliklerine sürekli davet edilmek, Osetya’da gündem olan konularda, yazılı ve görsel basının her zaman “Türkiye’de yaşayan kardeşlerimiz bu konuda acaba ne düşünüyor” diye bizimle irtibat kurmaları, görüş almalarına kadar birçok şey saymak mümkündür.

Son bir örnek daha vererek konuyu çok daha net anlatabilirim. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin en karışık saatlerinde, henüz ne olup bittiğini bile tam olarak bilmediğimiz o kargaşa ortamında, Kuzey Osetya Alanya Cumhurbaşkanı tarafından aranmam ve “Türkiye’de neler oluyor? Oradaki kardeşlerimiz için korkacağımız bir şey var mı? Sizin için yapabileceğimiz bir şey var mı? Burası sizin ata yurdunuz. Yapabileceğimiz bir şey varsa söyle. Bu telefon sabaha kadar açık ve beni her durumda aramanı istiyorum.” demesi çok şey anlatır. Sanırım bu örneğin bir benzeri daha yaşanmamıştır.

Oset yetkililer İstanbul Ticaret Odası’nda
Osetler içerisinde İron ve Digor gibi topluluklar var. Tam olarak bunlar nedir?

Bunlar lehçedir, aksandır, diyalekttir. Hatta bir ilave daha yapayım. Güney Osetyalılar, Kudayrag diye üçüncü bir diyalekt ile de konuşurlar. Sanıldığı kadar büyütülecek bir boyutu yoktur. Ben İron diyalekti ile konuşuyorum ve bir Digoron veya Kudayrag diyalekti ile çok rahat anlaşabiliyorum. Konuyu daha anlaşılır kılmak için şöyle bir örnek vereyim. Geçtiğimiz günlerde Osetya’da bir televizyon programında üç katılımcı vardı ve her biri kendi diyalekti ile konuşarak derdini anlatıyordu. Bir başka örnek ise şu an Almanya yaşayan Türkiyeli ve Digoron diyalekt ile konuşan bir kardeşimiz Güney Osetya’daki televizyon programında Kudayrag diyalekt ile sorulan sorulara Digoron diyalekt ile cevap veriyordu ve ben her ikisini zevkle dinledim. Buna benzer çok örnek vermek mümkündür.

Osetler ağırlıklı olarak Hristiyan bir toplum. Ancak Müslüman Osetler de var, Türkiye’dekilerin tamamı Müslüman hatta. Kafkasya’da Müslüman Osetler ne durumda? Sayıları artıyor mu?

Söylediğiniz doğru, Osetler ağırlıklı olarak Hristiyan. Bunun dışında azımsanmayacak sayıda ne Müslüman olan ne Hristiyan olan atalarımızın dini diye ayrı bir inanışa sahip olan insanlar da var. Müslümanlar devlet nezdinde, müftü tarafından temsil ediliyor. Mevcut müftü Hacı Murat tüm Oset toplumunda çok sevilen ve saygı duyulan bir isim. İslam’ın Osetya’daki gelişiminden kendisi de memnun. SSCB döneminde diğer dinler gibi büyük kısıtlamalar altında olan Müslümanlar, şimdilerde çok daha rahat konumdalar. Geçen sene Kafkas Vakfından beni aradılar ve Osetya müftüsünü Kurban Bayramı’nda, online yayına almak istediklerini söylediler. Müftü Hacı Murat’tan rica ettim memnuniyetle katılacağını ifade etti ve katıldı. Programda Ramazan ayını her gün ayrı bir bölge ve köyde iftar açarak nasıl kutladıklarını Kurban Bayramı’nı nasıl geçirdiklerini anlatmıştı dinleyenlere ilginç bilgiler vermişti ve takdir kazanmıştı. Bu arada ben de üç yıldır kurban kesme vecibemi, Osetya’da kurban kestirerek yerine getiriyorum.

Geleneksel kıyafetleriyle Oset bir aile
Vladikavkaz’daki Muhtarov Camii’ye değinmeden de olmayacak sanırım. Harika bir mimariye sahip. Caminin hikayesini anlatabilir misiniz?

Caminin ilginç bir hikayesi var. 1900 yılında Çarlık döneminde yapım onayı çıkan camii, 1908 yılında ibadete açılıyor. Polonyalı bir mimarın tasarımını yaptığı caminin yapım aşamasında karısı bir Oset olan Azerbaycanlı iş adamı Murtaz Muhtarov maliyetin önemli bir kısmını karşılıyor. 1934 yılında Komünist rejim döneminde yıkım kararı çıkıyor, tepkiler üzerine geri adım atılıyor ve uzun yıllar müze olarak kalıyor. Sovyetlerin dağılmasından sonra Osetya Müslüman cemaatine devredilen cami birkaç sefer ciddi restorasyon geçiriyor. Günümüzde özellikle cuma günleri cemaat sokaklara taşmaktadır. Her Osetya gezimde, ziyaret etmekten büyük mutluluk duyuyorum.

Literatürde genelde Kuzey Osetya Cumhuriyeti olarak geçiyor ama resmi olarak ismi 1994 yılında Kuzey Osetya Cumhuriyeti Alanya olarak değiştirildi. Nedir bu Alanya eki?

Biz Osetler uzak atalarımızın Alanlar olduğuna, İskit-Sarmat-Alan zincirinin son halkasını oluşturduğumuza inanıyoruz. Hem Kuzey Osetya Cumhuriyeti, hem Güney Osetya Cumhuriyeti, cumhuriyetlerin isimlerinin sonuna Alanya ismini ilave ederek, oranın Alan Cumhuriyeti olduğunu vurgulamış oldular. Bizim vakfımızda, 33 yıl önce ismini belirlerken, Alan Vakfı olarak belirledi.

Kafkasya’da yükselen bir Alan meselesi var. Osetler, Karaçay-Malkarlılar, İnguşlar bununla ilgili iddialı tezler öne sürüyorlar. Paylaşılamayan bir şeyler mi var?

Kuzey Kafkasya halklarının çok fazla sorunu olduğu için bu ve benzeri sorunları sürekli tartışmanın bize bir şey kazandırmadığını düşünüyorum. Bu tartışma tıpkı Çerkes-Çerkes değil tartışması gibi bize bir şey kazandırmaz. Daha doğru ifade ile hep birlikte yok olmaktayız. Önce bu hızlı yok oluş için ne yapacağımızı konuşalım, çözümler üretelim sonra Nart destanlarını, Alan Krallığını, kimin Alan olup olmadığını, Çerkes-Çerkes değil tartışmalarını oturur konuşuruz. Biz Osetler, Alan soyundan geldiğimize inanıyoruz ve bunu destekleyen yerli ve yabancı kaynaklara sahip olduğumuzu söylüyoruz. Timur ile olan savaşı kaybeden Alanlardan hayatta kalan ve çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan ve dağlara sığınan çok az sayıda kalmış torunları olduğuna inanıyoruz. Bununla birlikte diğer halklarla nasıl akraba olduğumuzu da biliyoruz. Bu konuda söyleyecek çok sözüm olmakla birlikte esas söylemek istediğim şudur: Yüz yıl sonra Oset dili kültürü olmayacaksa, Adıge dili kültürü olmayacaksa, Karaçay-Malkarlı ve İnguş dili kültürü olmayacaksa ve olmayacağına ilişkin çok ciddi emareler mevcut ise kimin Alan olup olmadığını, kimin Çerkes olup olmadığını tartışmak neyi çözecektir? Klişe bir örnek olacak ama bu ve benzeri tartışmaları Türklerin İstanbul’u fethederken Bizanslı rahiplerin meleklerin cinsiyetini tartışmasına benzetebiliriz.

Son soruda Beslan Trajedisine değinmenizi isterim. Bununla bağlantılı olarak Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı Poyrazlı köyünde bir anıt dikildi. Bu fikir nasıl oluştu? Süreci anlatabilir misiniz?

Beslan olayı insanlık tarihinde kara bir leke olarak kalacak ve unutulmayacaktır. Beslan olayını çok boyutlu görmek gerekir. Biz Osetlerin bu konudaki tavrı çok nettir, konuyu beş maddede sizlere özetlemeye çalışacağım.

Bir, bu olay terörist bir harekettir. Kadın ve çocukları esir alan, çocukları kalkan olarak cam kenarına dizen, su içme izni vermeyip idrarlarını içme zorunda bırakanlara başka ad vermiyoruz. Bu olay, sonuçları itibariyle, Çeçenistan Savaşına en büyük zararı vermiştir. İki, olayı kesinlikle Çeçen ve İnguşlara mal etmiyoruz. Hatta içlerinde Oset bulunduğunu da söylüyoruz. Üç, dünyada kadın ve çocuk esir alınması, mafya kanunlarında bile aşağılık bir durum olarak değerlendirilir. Adi suçlu olan, banka soyguncusu veya uçak kaçıran teröristler bile önce kadın ve çocukları dışarı salar. Olayı hafifletmek için, Ruslar yanlış yönlendirdi, tuzağa düşürdü diyenlere ise diyoruz ki, Basayev’in saldırıyı nasıl planladığına, kaç Çeçen esir bırakılırsa, kaç çocuk salacağını, hangi komutanı özenle seçtiğine dair açıklamaları iyi okuyun. Dört, diğer bir söylemde Ruslar sert müdahale ettiği için ölen sayısının arttığıdır. Bu konu Beslan anneleri tarafından mahkemeye taşındı ve Beslan anneleri haklı çıktılar. Ancak, Ruslar yumuşak müdahale etseydi, 186 değil de 86 çocuk ölseydi, toplamda 301 insan yerine 150 insan ölseydi, yapılanı normal mi kabul edecektik? Senin, kadın ve çocuklara göstermediğin duyarlılığı, Ruslardan beklemek ise bir başka tuhaf durumdur. Beş, bizi yaralayan söylemlerden birisi de “Ama Çeçenistan’da kaç çocuk ölmüştü” söylemidir. Bu savaşta ölenlere acımayan, rahmet dilemeyen biri olabilir mi? Orada ölen çocuklara karşılık başka masum çocuk ve kadınları mı öldürmek gerekir?

Söylenecek çok söz var. Bunlardan bazıları ise ortak tarihimize, kültürümüze yakışmayan ve dilimizin ucuna gelip, söylemeye utandığımız olaylardır. Konuyu bu kadarı ile dile getirip saldırının eylem boyutunu noktalıyorum.

Türkiye’de yaşayan Osetler olarak bu olay için vakfımızda ne yapabileceğimizi konuştuk ve Türkiye’de, Yozgat’taki üç Oset köyünde (Poyrazlı, Karabacak, Boyalık) Beslan’da ölen çocuklarımız için her köyde bin ağaç dikme kararı aldık. Köylerimizle konuştuk ve bunu gerçekleştirdik. Beslan annelerini davet ettik. Çocuklarının mezarından getirdikleri toprağı ağaçlara serptiler. Kuzey Osetya Alanya’da kendilerini “Portal” diye adlandıran, dünyanın birçok ülkesini gezmiş, aktivist gençler var. Onlar bu yaptığımızı duyunca, bisikletle yola çıkıp, Poyrazlı’ya geldiler ve çocukların anısına bir anıt çeşme yaptılar. Her sene, Beslan trajedisinin yıl dönümünde İstanbul ve Ankara’dan toplanıp, Poyrazlı’ya gidiyor ve köylülerimizle birlikte anıtı ziyaret ediyoruz.

Yusuf TunçbilekAjanskafkas

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.