Nagorno-Karabakh conundrum

Sırbistan’da neler oluyor

Rusya’da Postmodern Ekonomik Kriz

Armenia – Russia։ Strange Bromance

Putin ve tarih vizyonu: Tehdit altındakiler neden onun niyetlerini anlamıyor

Gündem, Rusya 6 Şubat 2020
71

Ülkelerimizde Vladimir Putin’den daha etkili bir kişi bulmak zor. Kendisi askeri olarak Suriye ve Libya’da, siyasi olarak da Irak, Lübnan ve Körfez ülkelerinde bulunuyor. Onunla Türkiye dost, İran ise müttefik. Herkes onu en büyük kazanan ama aynı zamanda dostluğunu ve işbirliğini kazanılması gereken bir düşman olarak görüyor.

Peki bu adam, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD’nin hegemonyasından kurtulmayı, Rusya’ya uluslararası ilişkilerdeki etkin rolünü yeniden kazandırmayı, ABD’nin rakibi olmayı hatta bazen kimilerinin cesaret ve deneyim kimilerinin de tedbirsizlik ve kumar olarak gördüğü adımlarla onun önüne geçmeyi nasıl başardı?

Bu başarısını açıklayan birkaç unsur var ki bunların en önemlisi, ABD’nin rakibi olan Sovyetler Birliği’nde doğmuş olmasıdır. Ülkesini, tarihi bir rolü olan bir imparatorluk olarak görmesidir. Birinci gayesi, ülkesine uluslar arasında sahip olduğu tarihi konumunu geri kazandırmak olduğu için Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını Rus tarihindeki en büyük stratejik hata olarak görmesidir. Sovyetler Birliği yıkıldığında Putin bir istihbarat subayıydı. Bu imparatorluğun yıkılışını acıyla izledi. Bu üzüntüsünü, bir istihbaratçı olarak mesleğinde kazandığı deneyim, öğrendiği gizleme sanatı ve komplo bilimi ile iktidara ulaşana kadar gizledi. Stalingrad şehrinin belediye başkanı yardımcılığından hızla yükselerek Devlet Başkanı Yeltsin’in maiyetine katıldıktan sonra ilişkilerini ördü, entrikalar düzenledi ve sonunda Kremlin’in efendisi oldu.

İstihbaratçıların adeti üzere gerçek niyetini hiç belli etmedi. İş adamlarının suyuna gitti ve onların desteklerine sahip oldu. İktidarı ele geçirince onları tek tek mahvetti. Kendi gözetimi altına soktu. Onlara, sizin ne kadar kazandığınızı biliyorum, ya bana boyun eğer ve sadık kalırsınız ya da sonunuz ölüm veya hapsedilmek olur dedi. Gerçekten de ona karşı çıkanlar hapsedilirken ona boyun eğenler yükseldi ve güven içinde yaşadı.

Putin Batı’ya karşı düşmanca davranmadı. Aksine ona uyum sağladı ve Rusya’nın çıkarlarının aleyhine olduğuna inansa da liberal piyasa politikasına bağlı kaldı.Batı ile ilişkilerini sürdürdü. Putin’in iş adamlarını kuşatmasına ve muhaliflerini hapsetmesine rağmen Batı, Putin’in politikalarını tehlikeli görmedi.

Bunun nedeni, Batılıların Putin’in iktidarının temellerini sağlamlaştırmak için bu adımları attığı, daha sonra yine tarihin sonu olduğunu sandıkları demokrasi ve liberalizme döneceğine dair hatalı inançlarıydı.

Batı’nın bu inanca kapılmasının nedeni ise, Putin’in demokrasiye bağlı olduğuna, halkın seçimler aracılığıyla istediğine karar verdiğine ve serbest piyasaya inandığına dair verdiği mesajlardı.

Putin bu örtülü politikasını sürdürürken aynı zamanda kendini Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra yıpranan Rus ordusunu yeniden inşa etmeye adadı.

Fiyatı yükselen petrolden elde edilen gelirlerden yararlanarak silahların geliştirilmesine milyarlar harcadı.

Ordu için yeni bir doktrin geliştirdi. Rusya’nın güvenliğini koruyabilecek güçlü bir istihbarat organı inşa etti.

Ülkelerinin tarihsel rolüne inanan tüm liderler gibi Putin de Rus imparatorluğunu yeniden kurmak için biri iç diğeri dış olmak üzere iki yaklaşıma göre hareket ediyordu.

İç faktör, Rusya’yı koruyacak ve düşmanlarına korku salacak muazzam bir askeri güç inşa etmeye dayanıyordu.

Bu hedefi, ilk iki başkanlık döneminde gerçekleştirdi.

Üçüncü döneminde, Rus milliyetçiğini tesis etmeye başladı. Bunun için ilk olarak, aralarında 2015 yılında Kremlin’den birkaç metre uzaklıkta öldürülen muhalif lider Boris Nemtsov’un aralarında olduğu liberallerden kurtuldu.

Bu milliyetçilik, 1492’de ortaya çıkan Slav Rus ırkının egemenliğine dayanan “Rusya’nın doğuşu” efsanesinden, coğrafi ve psikolojik sınırlarının kutsallığından besleniyordu.

Putin komünizmin zayıflattığı Ortodoks Kilisesi’ne temel bir rol verdi. El konulan mallarını kendisine iade etti. Şehrilerde, okullarda ve kurumlarda yeniden yayılmasına olanak tanıdı. Çünkü Kilise, temelde Rusya’nın doğuş efsanesinin etkili bir parçasıydı. Putin için tarihi geri almak, gelecek demek. Bu nedenle çarların özellikle de büyük saygı duyduğu, resmini Napolyon gibi diğer liderlerin yanına astığı Üçüncü Nikolay’ın rolüne büründü. Tarih boyunca çarların yönetimi otoriter olduğu ve kendisi de bir çar olduğu için bu tarihi rolü yerine getirerek otoriter bir yönetim kurdu.

Putin’in bu psikolojik, felsefi ve dini temelini anladığımızda Rusya dışındaki davranışlarını da anlayabiliriz.

Çeçenistan’ı ezici bir güç kullanarak geri aldı çünkü kendisi Rusya’nın kutsal sınırlarının bir parçasıydı.

Gürcistan’dan toprak aldı ve başkentine kadar ilerleyerek onu tehdit etti çünkü ABD’nin safına geçmek istiyordu.

Son olarak ordularını Kırım yarımadasına gönderdi ve onu ilhak etti. Bunun yanında Ukrayna’nın doğusundaki bazı topraklara da el koymak istiyor.

Bu dış politikaların temelinde, Rusya’nın kutsal sınırlarına duyduğu inanç yatmakta.

Moskova, dağlar ve nehirler gibi coğrafi engellerle korunmamakta. Dolayısıyla tarih boyunca olduğu gibi düşmanın Moskova’ya ulaşmasını engellemek için Rusya’nın geniş sınırlara sahip olması gerekmekte.

Bu yüzden, Rusya’ya bağlı ülkeler Kremlin’in hegemonyasından kurtulmak isterlerse kaderleri güç kullanılarak işgal edilmekte.

Moskova’dan çok uzak olan diğer devletlere gelince, onlar da Moskova’nın ilgi alanına girmekte. Çünkü tarihsel olarak Rus Çarlığı hegemonyasının dairesi içinde.

Bu noktada, din ile karışmış milliyetçiliğin rolünün önemi ortaya çıkmakta. Söz konusu rol, Rusya’nın kutsal sınırları dışında yer alan topraklar ve zenginlikler üzerindeki hegemonyası için ideolojik bir örtü görevini görmekte.

Örneğin Suriye’de Ortodoks Kilisesi’nin liderinin Suriye’ye giden askerleri kutsadığını ve misyonlarını kutsal olarak tanımladığını, Hristiyanların Putin’den kendilerini korumalarını istediğini gördük. Azınlıkların ittifakından bahsedenler olduğunu gördük.

Tüm bunları, dini, milliyetçi ve emperyal Slav-Rus anlayışı çerçevesinde anlamak mümkün. Aynı şekilde, bu hegemonyanın uzantısı ve ortodoks Yunanistan’a yakın olduğu, Putin’in düşüncesinde büyük bir stratejik öneme haiz olduğu için Libya’ya askeri olarak müdahil olduğunu gördük.

Putin’in İran ile ittifak yapması, direniş hareketleri adı verilen güçlerle uyumlu olması bizim için şaşırtıcı değil. Çünkü o en nihayetinde imparatorluğun çıkarlarını güçlendirmek istiyor. Düşmanlarının özellikle de Batı ile özdeşleşen liberalizm, ABD ve Avrupa Birliği’nin önünü kesmeye çalışıyor.

Askeri olarak ABD ve Avrupa Birliği ile başa çıkamayacağını bildiği için toplumlarını içeriden patlatmaya çalışıyor. ABD başkanlık seçimleri ya da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmak için düzenlediği referanduma müdahaleleri bunun en iyi tanığıdır.

Putin’in büyük emelleri var ve Avrupa içinde veya Ortadoğu bölgesinde olsun bunları gerçekleştirmekten vazgeçmeyecek. Ortadoğu’da önemli bir aktör olduğu, coğrafi olarak tarihi rakibi Türkiye’yi kuşattığı için önemli başarılar elde etti.

Putin, Rus çarları gibi Türk sultanını askeri bir yüzleşme ile devirmeyecek. Aksine kendi kendine düşene kadar altını oyacak.

Nitekim, Suriye’de Türkleri bir kenara itmesi, Libya’da onlarla rekabet etmesi, ekonomik olarak kendisine bağlaması, askeri olarak Batı’da uzaklaştırıp tek başına onlara hakim olması, belki de tarihin tekerrür etmeyeceğine inandıkları için Türklerin kavrayamadıkları göstergelerden ibaret.

Üzücü olan paradoks ise Putin tarihe düşkün, dünyada en çok tarih okuyan tek lider ve tarihin gelecek olduğuna inanırken rakiplerinin tarihi geleceği yaratacak şekilde okumamalarında yatıyor.
Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
Şarkulavsat

Yorumlar