APREL SAVAŞININ İKİNCİ İLDÖNÜMÜNDƏ CAVAB AXTARDIĞIM SUALLAR…

Hasan Oktay: Ermenistan seçimleri kanıksanmış travmayı bitirecek mi?

Putinin yeni komandası bu cür ola bilər

Elhan Şahinoğlu: GUAM yoxsa Batumi bəyannaməsi?

Petr Makedontsev’den Hasan Oktay’a cevap: Neo-Avrasyacılık ve Mesihçilik Arasında: Türkiye’nin Yayılmasına Rusya’nın Cevabı

Gündem 29 Aralık 2020
1.251
MAKEDONYA'DA SINAVSIZ ÜNİVERSİTE

kafkassam başkanı Dr Hasan Oktay https://kafkassam.com/hasan-oktay-donbass-modeli-daglik-karabagda-uygulanabilir-mi.html adresinde “Hasan Oktay: Donbass modeli Dağlık Karabağ’da uygulanabilir mi” yazısı yazmıştı. Petr Makedontsev Hasan Oktay’a cevap niteliğinde yazısnın tercümesini veriyoruz.

Rus toplumunun önemli bir bölümünün Karabağ savaşının Kırım ve Donbass için yaratacağı sonuçlarla ilgili bazı endişeleri var. Nitekim son yıllarda Türkiye, Ukrayna’nın Azeri topluluğu ile Kırım Tatar halkının aşırılık yanlısı Meclisi (Rusya Federasyonu’nda yasaklanmıştır – EADaily) ile Rusya’nın Kırım’ına ve Donbass Cumhuriyetlerine karşı bir ittifak geliştirmiştir. Ancak aşağıdaki nüansa dikkat edilmesi lazım. 1991’den beri NATO üyesi olan ve AB’yi hedefleyen Türkiye, Kırım Tatarlarıyla aktif olarak Kırım’da çalıştı. Yakın zamana kadar Ankara Ukrayna ile daha az ilgileniyordu. Buna karşılık şu anda Azerbaycan’ın ve Ukrayna’daki Azeri topluluğunun Ukrayna ile ilişkileri, Türk “kardeşler” politikasına göre büyük ölçüde ikincildir. Mart 2014 itibariyle Türk “kardeşler”, Kırım Tatarlarının yarımadayı Ukrayna’nın geri kalanından ayırması için tüm koşulları yarattı.
Suriye’deki savaşa, şu ya da bu şekilde Türkiye tarafından desteklenen Suriye muhalefetinin yanında çok sayıda Kırım Tatar militanının katılması tesadüf değil. Bu nedenle, Kırım’da aşırılık yanlısı örgüt Hizb ut Tahrir el-İslami, Kırım Müslümanları Ruhani Müdürlüğü (2014’ten sonra Kırım Müslümanları Ruhani Müdürlüğü’nün Ukrayna yanlısı ve Türk yanlısı bölümü buradan koparak Kiev’e yerleşti) ile Kırım Tatar Meclisi arasında bir bağlantı vardı. Kırım Tatarlarının bu kısmı, daha sonra onların yardımıyla Kırım’ı geri kazanmak için Ukrayna ve Türkiye’nin Donbası yenmesine yardım etmek istiyor. Bu nedenle 10 Kasım 2020’de İYİ Parti sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu tweet attı:
‘Karabağ üzerinden Türk bayrağını göndere çekenlere selamlar. Yüce Allah sayesinde 30 yıl sonra işgal sona erdi. Bu Türklerin zaferi. Sıradaki işgal altındaki Türk Doğu Türkistan, Kırım ve Kerkük olacak. ”
Bunun perişan küçük bir parti üyesinin marjinal görüşü olduğunu düşünenler için açıklayalım. “İyi Parti”’nin Meral Akşeneri, Pan Türkçü paramiliter örgüt Bozkurtların siyasi kanadı ve Türkiye’nin güvenlik güçleri üzerinde muazzam bir etkiye sahip olan Devlet Bahçeli’nin Milliyetçi Hareket Partisi’nden ayrılmıştır.
Devlet Bahçeli’nin partisinden farkı, Bahçeli’nin Erdoğan’ın koalisyondaki ortağı, Avrupa şüpheci ve Türk-İslam sentezinin destekçisi olmasıdır. 2015 yılından bu yana militanları, Kırım Tatar Meclisi ile birlikte Ukrayna’nın Kırım ablukasına katılıyor. Akşener, Ağıralioğlu, Kemalist anlayışında ve Türkiye’nin AB’ye katılımında laik bir devleti savunan pan-Türkistler.
Pan-Türkistlerin yanı sıra, neo-Osmanlıcılık ve Panislamizm, yani Adalet ve Kalkınma Partisi’nin takipçileri ile eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Kırım’la ilgileniyor. Kırım Tatarlarının sorunları, Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi Alevi lideri Kemal Kırçdaroğlu’na da yabancı değil. Dolayısıyla, mevcut Türk-Ukrayna işbirliği, Ankara’nın bu bölgelerin Büyük Turan’ın toprakları haline gelmesi için Donbass’taki Rus nüfusunu kovma arzusuyla açıklanmaktadır, çünkü Türkiye, nükleer silahlara ve ultra modern konvansiyonel silah türlerine sahip Rusya ile NATO’nun desteğiyle bile gerçekten savaşmayacaktır. Kırım’ın ve Ukrayna’nın güneyinin önemli bir kısmının Türk toprakları olarak gösterildiği Büyük Turan’ın Türk haritaları bakarak bununla ikna olabiliriz. Böylelikle planlanan işbirliğinde Ukrayna, Türkiye için ve onu çıkarları için Donbass ve Kırım’ı fethetmeye çalışırken çay içerken sıkılmış bir limonun şerefli rolünü oynayabilir.
Buna karşılık, Türkiye yanlısı Azerbaycan’da, Ermenistan’ın askeri yenilgisinden esinlenen pan-Türkist yönetici çevreler, Karabağ sorununun çözümünde uzun vadeli destekleri için Türk “kardeşlerine” ve Ukraynalılara minnettarlıkla yardım etmeye hazır. GUAM’daki Rus karşıtı dayanışma ve Azerbaycan’ın Türkleştirilmesinin sonuçları de etkilidir.
Bu nedenle Karabağ ile Donbass arasındaki askeri-siyasi analojinin Azerbaycan’da yayılmaması için en az iki şartın yerine getirilmesi gerekir. Birincisi, Donbass cumhuriyetlerini, bağımsızlıklarının tanınması da dahil olmak üzere, devlet faaliyetlerinin tüm alanlarında, bu gerçeğin tüm sonuçlarıyla birlikte tam olarak desteklemektir. İkincisi, Karabağ savaşı deneyimlerini de dikkate alarak, Donbas’ın sınırlarını Ukrayna’nın bir sonraki saldırganlık aşamasında en azından Ukrayna’nın Donetsk ve Lugansk bölgelerinin sınırlarına genişletmek için cumhuriyetlerin silahlı kuvvetlerini hazırlamaktır. Aynı zamanda, özellikle bu cumhuriyetlerin nüfusunun önemli bir kısmının Rus vatandaşlığına sahip olması nedeniyle, nüfuslarının soykırımını önlemek için cumhuriyetlerin silahlı kuvvetlerinin yüksek bir savaşabilme kapasitesini sürdürmesi gerektirmektedir.
Devlet, her türlü askeri önlem dahil, vatandaşlarını korumakla yükümlüdür, aksi takdirde böyle bir devlet değersizdir. Rusya’nın Donbass’a ihanet etmesi ve onun ile Kırım’ın teslim olmasını savunan Batı yanlısı Rusya muhalefetinin aslında Türkiye’yi desteklediğini ve açıkça hain bir tutum aldığını da hatırlamak gerekir. Kırım Tatar halkının Meclis’ini aşırılık yanlısı olarak tanıma süreci Şubat 2016’da başladığında, Liberal Misyon Vakfı ve Yegor Gaidar Vakfı ile bağlantılı etnopolitik bilim adamı Emil Pain şunları söyledi:
“Meclis, Kırım Tatar toplumu arasında en popüler organizasyondur … toplumu yeni Rusya’ya entegre etmeye çalışırken kendisi için en popüler olan organizasyonu yasaklamak mantıksızıdr.”
2014 yılına kadar tüm Kırım Tatarlarının “popüler” Meclis’i desteklemediğini hatırlayın. Rusya yanlısı örgüt Milli Firka’nın lideri Vasvi Abduraimov’a göre, Mart 2014 itibariyle Kırım Tatarları arasında Meclis’in desteği % 15-20’yi geçmedi. Şimdi bu rakam, en uzlaşmaz Kırım Tatarlarının Kırım’dan ayrılmasından dolayı daha da az.
Dahası, Şubat ayının sonunda, İdlib’deki durumun ağırlaşması nedeniyle Suriye’de Rusya ile Türkiye arasında neredeyse askeri bir çatışma başladı. Ardından Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Mesut Hakkı canlı yayında şunları söyledi:
“Türkiye, Rusya ile 16 kez savaştı. Ve gerekirse yeni bir savaşa katılmaya hazır. Rusya’da 25 milyon Müslüman’ın yaşadığını ve bu nedenle savaş durumunda Rusya’nın iç güçler tarafından parçalanacağını unutmayalım. ”
Bu açıklamanın ardından herhangi bir olay gelmemesine rağmen, Türk siyasetçisinin sözlerine en ciddi şekilde dikkat edilmesi gerekmektedir. Aslında, Türk ajanlarının Rus Müslümanları ve Müslüman misafir işçileri (özellikle Azerbaycanlılar, Özbekler ve Kırgızlar) Rusya’nın çöküşü için bir araç olarak kullanma girişiminden bahsediyoruz.
Karabağ’ın Azerbaycan’a fiilen dönüşünün Transkafkasya cumhuriyetinin ekonomisi üzerinde hemen olmasa da fiilen olumlu bir etkisi olması gerektiği gerçeğiyle başlayalım. Sonuç olarak, bu, Azerbaycan’dan Rusya’ya işçi göçmen girişini azaltabilir. Zira memleketlerinde kendini gerçekleştirme şansları artacak. Buna göre Rusya’dan Azerbaycan’a para transferlerinin hacmi azalacak ve bu zaten bizim çıkarımıza. Aynı zamanda, Rus Azerbaycanlıları üzerinde, özellikle Sünniler üzerinde Türk etkisine karşı mücadele etmek gerekiyor. Rusya’da Azerbaycan diaspora örgütlerinin liderliği ile çalışmaların güçlendirilmesi çok önemli. Buna göre Azerbaycan’dan gelen işçi göçmenleri ve Azeri işadamları, Türkiye lehine lobi yapmanın, nesnel olarak emek faaliyetlerinin koşullarında çok önemli bir bozulmaya yol açacağını, anavatanlarına para gönderimini engelleyeceğini vb anlamalıdır.
Rusya’nın Müslüman bölgelerinin Türkleştirilmesini önlemek için gerekli önlemlere de ihtiyacımız var. Kuzey Kafkasya hakkında daha önce yazmıştık (bkz. “Enver Paşa’nın Yoluyla: Bakü’de Türk Yürüyüşü ve Rusya İçin Sonuçları”). Rusya’da, pan-Türkist olmamakla birlikte bazı figürlerin esasen Türk değirmenine su döktüğünü ve bunun Yabloko partisiyle sınırlı olmadığını unutmayın (bkz. İdeolojik Pandemi: Rusya ve Neo-Marksist Veba). Bu nedenle, Perviy Kanal’ın TV sunucusu Vladimir Pozner, 21 Kasım 2015’te Business-Online’ın Kazan baskısına (Türkiye ile çatışma 24 Kasım’da başladı) şunları söyledi:
“Her idari birim, başına ne isterse adını verebilir … Tataristan Cumhurbaşkanı, benim için normal bir şeydir.”
Ve 28 Eylül 2019’da TATMEDIA JSC genel müdürü Andrey Kuzmin ile yaptığı röportajda Pozner, Tatar dilinin kurucu olmayan milletlerden çocuklara zorla öğretilmesini destekledi:
‘’Bu sorunun ortaya çıkmasını garip buluyorum. Sonuçta hangi millete mensup olduğumuzdan bahsedecek olursak bunun ana göstergesi dilimizdir. Dil bizi yansıtıyor, Rus dili – Ruslar, Fransız dili – Fransızca ve tabii ki Tatar dili – Tatarlar … Ama benim cumhuriyetimde, bana göre bir soru bile olmamalı. Bu anlaşılmadığında ve ulusal dilin gelişimi ihlal edildiğinde, iyi bir şeye yol açmaz. Ve elbette bu, farklı milletler arasındaki dostluğa katkıda bulunmaz, aksine tam tersine. ”
Bu nedenle Posner, yabancı dilin zorunlu olarak öğretilmesinin farklı milletler arasındaki dostluğu geliştirdiğini savunuyor! Harika bir keşif!
Tüm bu örnekler, Rusya’nın Kemalizm, Pantürkizm, Panislamizm ve Yeni Osmanlıcılığı ustaca birleştiren Türkiye karşı ideolojik zayıflığını ve kabul edilemez durgunluğunu göstermektedir. Kazan Kremlin’e yakın Business-Online yayınının Rusya karşıtı ve Rus karşıtı fikirleri desteklemesi tesadüf değildir:
“Ama aynı zamanda Moskova’nın sunması gereken bir ideolojiye, Pan Türkçülüğe bir alternatife ihtiyacımız var. Böyle ideoloji mevcuttur – Lev Gumilev, Pyotr Savitsky, klasik ve modern Avrasyacılık. Bunun için Moskova’nın Altın Ordu’nun devamı ve sevilen çocuğu olarak resmen tanınması gerekiyor.”
Renkli laflar! 700 yıl öncesinde Altınordu Büyük Hanının küçük Moskova ulusuna bir emir gönderdiğine benziyor! Uyanma ve ayılma zamanı gelmiş, değil mi?
Bu teklif her derde deva değil. Birincisi, Batu Han ve haleflerinin Rusya için korkunç olan işgallerinin demografik ve uygarlık sonuçlarını, “Tatar-Moğol boyunduruğu” kavramını ve Rusya’ya verdiği ağır zararı inkâr ettiği için bu tekliften ulusal mazoşizm kokuyor. İkincisi, XIV.Yüzyılın başından itibaren Altın Ordu İslam’ı kabul etti. Bu bağlamda Türk-Müslüman sentezinin taraftarları için bu, tüm sonuçları ile bir Türk Müslüman devletidir. Üçüncüsü, Kırım Hanlığı ve Giray hanedanlığının yanı sıra, Kazan Hanlığı da Osmanlı İmparatorluğuna bağımlıydı. Yani Avrasya’nın geçmişine dönmesi yine Türkiye’nin işine yarıyor. Dördüncüsü, Batu Han istilasının ve Tatar-Moğol boyunduruğunun yıkıcı sonuçlarının inkâr edilmesi, Tatar ayrılıkçılarının Altın Ordu’nun parçalarına karşı “Rus emperyalizminin” saldırganlığından bahsetmelerine izin veriyor. Son olarak, Rus toplumunun Altınordu neo-Avrasyacılığı benimsemesi, Türkiye’ye karşı her türlü ideolojik direnişi yok eder. Kazan ve Kırım Tatarlarından bahsetmeye gerek yok bile; Ruslar kendileri Altın Ordu ve onun parçalarını onurlandıracaklarsa, o zaman Rus Azerbaycanlılarının Türkleştirilmesi ve Sünnileştirilmesine şaşırılmamalıdır.
Nikolai Svanidze, Eho Moskova’ya verdiği bir röportajda Rusya’daki ulusal bozguncu duyguların kaynakları hakkında çok doğru konuştu:
“’Ulusal sorun ve kültürel özerklik üzerine’ son eserlerinden biridir (Lenin’in eserlerinden bahsediyor) … Rahipleri yok eden, aydınlardan nefret eden, köylüleri terörize eden Lenin, ulusal soruna konusunda kusursuzdu … büyük bir ulusun küçük bir ulusa son derece hoşgörülü olması, onunla herhangi bir anlaşmaya varması, son derece sevecen olması gerektiği şeyler yazıyor. Buna katılmamak mümkün değil”.
“Volga bölgesindeki Türk şubesi” ile ilgili olarak, Lenin’in çalışmasından şu pasaj önemlidir:
““İkinci milliyetçilikle ilgili olarak, neredeyse her zaman tarihsel pratikte, biz, büyük bir ulusun vatandaşları, kendimizi sonsuz miktarda şiddetten suçlu buluyoruz. Ve hatta daha da fazlası – belirsiz bir şekilde sonsuz sayıda şiddet ve hakaret yapıyoruz, – Volga anılarımın burada yabancılara nasıl zorbalık edildiğini hatırlaması yeterlidir… Tatar’ın bir ‘prens’ olmaktan başka nasıl alay edilmediğini … ”
Buna, P. N. Wrangel’in Atatürk’le işbirliğini ve Rus göçmenlerin Kemalistler tarafında Yunan-Türk savaşına katılımını yalnızca dar uzmanların bildiği gerçeğini ekleyin (bkz. “Türkiye ve Azerbaycan: Avrupa entegrasyonundan Büyük Turan’a”). Sonuç olarak, bu alandaki faaliyetleri devlet karşıtı Batı yanlısı muhalefetin çıkarlarıyla örtüşen Rus bölgelerinde Türk etkisinin yayılması konusunda gönüllü yardımcı rolünde olan çeşitli neo-Avrasyalılar elde edeceğiz. Bu, özellikle Moskova yetkililerinin göz yummasından yararlanan ve ayrılıkçı bir politika izleyen Tataristan yetkililerinin, kültürel alanda “kardeş” Türkiye’ye yönelişlerini gizlemediği gerçeği göz önüne alındığında özellikle tehlikelidir.
Kültür politikası da dünya politikasının bir parçasıdır ve bazı yerlerde insanların dünya görüşü ve dış politika tercihleri için belirleyicidir. Böylece, Kazan’da, Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım’ın Aralık 2016’daki ziyareti sırasında İstanbul parkında Tatar asıllı Türk siyasetçi Sadri Maksudi’ye (Sadretdin Maksudov) ait bir anıtın açılışı yapıldı. Komşu Başkurdistan’da 1991’den bu yana, ayrılıkçıların ulusal kahramanı Basmacı Hareketinin lideri ve 1944’te Türkiye’deki Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarından biri olan Pantürkizm’in ideoloğu olan Zeki Velidi Togan’dır. Bunun ışığında bu yılın Mayıs ayında Sterlitamak’ta yetkililer, işadamı Tagir Ibragimov tarafından kendisine ait Ardo ticaret evinin yakınına kurulan Rusya Yüksek Hükümdarı A.V. Kolçak’ın bir büstünü yıktı. Bu olay bölge ve Rus Müslümanlar için Türk ve Batı propagandası önünde utanç verici zayıflığımızı ve çaresizliğimizi gösteren bir dönüm noktasıdır.
Kolçak’ın 4 Eylül 1919’dan beri ordusunda Müslümanların ulusal-bölgesel özerkliğini tanımamasına rağmen, ordusunda Müslüman olan Tatarlar, Başkurtlar ve Kazaklardan oluşan Yeşil Bayrak ekipleri vardı. Ayrıca 7 Eylül 1919’da Omsk, Irkutsk ve Novonikolaevsk (Novosibirsk) camilerinde Bolşevizme karşı bir gazavat (kutsal savaş) ilan edildi. Bu Başkurtya için özellikle önemlidir. Muhammed-Gabdulkhayy Kurbangaliev liderliğindeki Başkurt liderlerinin bir kısmı Beyaz hareketi destekledi. Ekim 1919’da Kolçak’a yazdıkları mektupta, ekonomik yardım, Başkurt Kazak ordusunun ve ilgili yönetim organlarını kurulmasını istediler.

Bir anlamda Kolçak, Erdoğan’ın gözdesi İsmail Enver Paşa’nın alternatifi. Eylül 1919’da, Buhara Emirliği ve Hiva Hanlığı’na özel mektuplarda, yüce hükümdar, Rusya içindeki özerk statülerini doğruladı ve destek sözü verdi. “Müslüman Beyaz Muhafızlar” komutanı Madamin-Bek’in Kolçak’tan albay rütbesini alması tesadüf değildir. Yüksek hükümdarı, Şubat – Mart 1917’de ak-padişah (beyaz çar) Nikolay II’den tahttan çekilmesini istemeyen yüksek askeri komutanın tek temsilcisiydi. Daha sonra Şubat Devrimi’nin yıldönümü kutlamalarını bile yasakladı. Yani Kolçak’ın sembolik figürü, meşruiyetin sağlanması için Osmanlı İmparatorluğu’na başvuran ve Rusya’nın ile eski Sovyet alanının Müslüman halklarını kendi tarafına çekmeye çalışan Türkiye’ye cevabımızdır. Bu nedenle, Kolçak’ın Başkurdistan’daki ismine zulmedilmesi, Ankara ve onun Sovyet sonrası alan ve Rusya’nın bölgeleri pahasına bir Türk dünyası yaratma planları için büyük bir hediyedir. Yüce hükümdarının bir zamanlar İtilaf müttefikleri tarafından ihanete uğradığını hatırlayın (bkz. “Holokost, mülk iadesi ve Amerika’nın Rusya’yı soyma yöntemi”).
Bir tarihi deneyimi olarak Kolçak ve Beyaz Hareket, şiddetli kültürel ve politik çatışmanın yaşandığı anda da Ankara’nın genişlemesine karşı çıkma açısından kullanılmasının mantıklı olduğu açısından da ilginçtir. Gerçek şu ki, Kolçak hükümetinin temeli Kadetler tarafından oluşturuldu. Anayasal Demokrat Parti (Kadetler), esas olarak Rus liberalizminin sol kanadını temsil ediyordu. Ancak lideri P. N. Milyukov, klasik bir emperyalistti ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile savaşın en ateşli destekçisiydi. Bu, Kadetlerin, üniter bir yapıyı korurken (yalnızca Polonya ve Finlandiya’ya bölgesel özerklik teklif edildi) Rusya halklarının kültürel ve ulusal özerkliğini savunmasını engellemedi. Sonuç olarak, Cedidcilik takipçileri onlara yakındı – Rusya’nın Müslüman halkları arasında, Müslüman yaşamının modernleşmesini ve Avrupa ülkelerinden bilimsel ve teknik başarılarının alınmasını savunan bir hareket. Başka bir deyişle, neo-Avrasyacılık ile mesiyanik fanatizmi arasında seçim yapmaya gerek yok; sağlıklı bir dengeye ihtiyaç var.
Bir diğer önemli nokta, Rusya ve Türk toplumlarının kendi ülkelerine göre ahlaki ve psikolojik farklılıklarıdır. Bu konuda biz yine yeniliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun yasal halefidir ve Atatürk, Çanakkale harekâtı sırasında İngilizlerin yenilgisine katkıda bulunan Birinci Dünya Savaşı’nın bir katılımcısıydı. Bu nedenle, İslam’a, Atatürk’e ve Türkiye’deki hükümet biçimine bakılmaksızın tüm Türkler, Karabağ’daki son savaşta Azerbaycan’ı güçlü bir şekilde desteklediler. Kıbrıslı Türklerle ilgili olarak da benzer bir pozisyonları var (bkz. “Ve İngiltere’nin bununla hiçbir ilgisi yok: Pan-Türkizm Avrupa’da nasıl yürüyor”).
Ülkemizde 1917’ye kadar yalnızca Bolşevikler ve Menşevikler-enternasyonalistler yenilgiyi kabul etmişler. Diğer sosyalistler ve G.V. Plehanov gibi önde gelen devrimciler bile savunmacılardı ve Rusya’yı Pan-Almancılardan ve Pan-Türkistlerden korumanın gerekli olduğunu düşündüler. Modern Rus “liberalleri”, entelektüel ve ruhsal açıdan, solcu Stalinizm karşıtlığıyla başlayan ve Rus karşıtı konumlara evrilen Sovyet muhaliflerinin mirasçılarıdır.
Bizde ayrıca Rus İmparatorluğu’na halefiyet konusunda da her şey yolunda değil; Sovyetler Birliği yasal halefi değildi. Zira halefiyet yalnızca ayrı uluslararası anlaşmalarda tanındı. Yasal olarak bu sorun, bu yaz Rusya Federasyonu Anayasası değiştirilerek çözüldü. Şimdi mesele, yenilgiye ve ülkemiz topraklarında yıkıcı Türk faaliyetlerine karşı acımasız mücadele konusunda gerçek adım atmak kaldı. Bu önlemler alınmazsa dış politikamız ve Türk etkisine karşı mücadele anlamsız olur, ülkemiz ve halkımız için verilen mücadele peşinen yenilgiye mahkumdur.

Yorumlar