HƏRBİ TƏLİMLƏRDƏN SONRA NƏ OLACAQ?

Bandwagoning ermenistan’ın saldırısı ne anlama geliyor ?

Rusya’nın İdlib ve Libya Politikası

TÜRKİYE’DE DİN POLİTİKALARI VE DİN-SİYASET İLİŞKİSİ

Mustafa Feki: arap dünyası üzerinde Türkiye ve İranın sessiz rekabeti

Gündem, İran, Türkiye 24 Aralık 2020
169

Komşu ülkelerin kaprisleri, Arap ülkelerinin yakın ve uzak geleceklerine musallat olmaya devam edecek gibi görünüyor. Burada özellikle İran, Türkiye ve İsrail gibi ülkeler ile Afrika Kıtası ve belki de kıtanın doğusundaki Etiyopya üzerinde durmak istiyorum, fakat bu yazıda İran ve Arap ülkeleri ile Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki ilişkilere değiniyorum. Tahran ve Ankara’nın politikalarına ve bu politikaların bölgesel rollerine olan yansımalarına odaklanıyorum. İsrail ise yayılmacı ve ırkçı politikalarını bilen herkes için açık bir kitap haline gelmiş özel bir konudur. Bununla birlikte Etiyopya, Nil Nehri havzasındaki ülkeler arasındaki konumunu ve başta Mısır ve Sudan olmak üzere bazı komşu ülkelere karşı sorun kaynağı olarak ve kötü niyetli planlarını uygulamaya koyarak sahnede yer alan yeni Afrikalı bir aktör olarak çıkıyor karşımıza. Bu nedenle, aşağıdaki satırlarda, her birinin bölgesel ihtirasları olan Türkiye ve İran arasındaki ilişkileri ve aralarındaki sessiz rekabeti ele alıyorum.

Bu iki güç ile Arap dünyası arasındaki ilişkilerin tarihi, özellikle bu iki ülke ile Arap ülkelerini İslamiyet şemsiyesi altında toplandığından, birçok çatışma ve ittifakın yaşandığı uzun bir tarihtir. Araplarla uzun süredir devam eden ilişkileri açısından iki ülkeyi de ayrı ayrı ele aldık. Bu sayede İran ve Türkiye için meselenin farklı olduğunu göreceğiz. Farslar ve Türkler yüzyıllar boyunca Araplarla bir arada yaşadılar. İran’daki Şii Safevi devleti ile Türkiye’deki Sünni Osmanlı İmparatorluğu arasında çıkan çatışmalara rağmen mesele iki bölgesel gücün her birinin Araplara, özellikle de komşu ülkelerle ilişkileri düzeyinde pek bir farklılık göstermedi. Evet, Türkiye birkaç yüzyıl boyunca İslam Hilafeti şemsiyesi altında Arap haritasının büyük bir bölümü üzerinde neredeyse tam bir hakimiyet sürmesiyle farklı bir konuma sahiptir. Ancak bu yüzyılların şeffaf bir incelemeye ihtiyacı olan karanlık yanları vardır. Çünkü Türkler İslam’a yeni girmiş ve çoğunlukla Orta Asya’dan Anadolu‘ya gelen göçebeler ve şiddetle karakterize aşiretlerdir. Asitane’de (İstanbul) halifeliğin sarıkları ve Sultan’ın kaftanı altında İslam dünyasının en geniş alanını yönetebilme meselesi Türklerle çözülmüştür. Bu nedenle Türklerin Araplarla etkileşimi, Farslarla olduğundan daha uzun ve daha içe içe geçmiş halde olmuştur. Ancak Farsların, Emeviler döneminden bu yana İslam devletiyle etkileşimi daha eski ve daha adil görünmektedir. Abbasi devleti, İslam dinini kabul eden Arap olmayanlarla dolup taştığından, Farsların Abbasiler dönemi ve sonrasına olan katkıları, Arap İslam medeniyetinin tarihinde dikkate değer bir katkı olmuştur. Şimdi izin verirseniz yukarıda özetlediklerimizi aşağıdaki belli noktalarla açıklamak istiyorum:

* Uluslararası ilişkilerin bölgesel durum üzerindeki etkisini ve Türkiye ile İran’ın Arap bölgesindeki onlarca yıldır üstlendiği rolü dürüstçe okuyarak tartışmak istiyorsak, öncelikle Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunun ve Avrupa Birliği’ne (AB) katılma konusundaki güçlü hedeflerinin bulunduğunun farkına varmalıyız. Ancak Erdoğan’ın verdiği tüm tavizlere rağmen son yıllarda benimsediği politikalar, Türkiye’nin bu hedefe ulaşmasının önünde bir engel haline geldi. Türk yönetiminin, Yunanistan ve Kuzey Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi ülkeleri terörize etmeye devam etmekten veya Libya krizine açıkça müdahale etmesinden elde ettiği mevcut kazanımları korumayı istemesinin yanı sıra Osmanlı tarihinin iddia edilen ihtişamını diriltme çabasına yönelik hırsları ortaya çıktı. Buna karşın başta Fransa ve Mısır olmak üzere bazı ülkeler, Erdoğan’ın politikalarına karşı sağlam bir duruş sergilediler.

* Tarihte İran’ın Araplarla kaynaşması, Türklerin Osmanlı Hanedanlığı’nın hakimiyeti altında Orta Asya’dan başlayıp Balkanlar’ın eteklerine kadar Akdeniz’in güneyi ve doğusu boyunca uzanan bölgenin efendileri olarak Arap ülkeleri ve ötesindeki İslam ülkeleriyle kaynaşmalarından farklıdır. Burada tarihteki göçler ve coğrafi yakınlık nedeniyle milliyetçiliği Türk unsurları barındıran Farslar için meselenin farklılık gösterdiğine dikkat çekmek istiyorum. İran kültürünün ortaya çıkmasına yol açan bir insan karışımı içinde Kürtler ve bazı Kafkas halklarının yanı sıra İran bileşiminin kökeninde Türkler de vardır. Bu, İslam devletinin medeni tarihi boyunca iktidar çevrelerinin ve halifelerin saraylarının bildiği bir tablodur. Burada bir de Abbasiler döneminde taht üzerindeki Fars etkisinden kurtulmaya çalışan Bermekiler’i hatırlayabiliriz. İran’ın Arap bölgesindeki rolü, 1979’daki İslam Devrimi’ne kadar sınırlı ve kontrollüydü. Şimdi ise İranlılar, İmam Humeyni ve haleflerinin benimsediği devrimi ihraç etme ilkesi çerçevesinde tüm bölgeyi kontrol etme arzusu gibi görünen yeni bir ideolojiye göre hareket ediyorlar. Çünkü İran İslam Devrimi’nin ortaya koyduğu yeni ilkeler ışığında İslam ulusuna liderlik etme sırası Farslara geldiği düşünülüyor. Türklerin İran’daki İslam Devrimi’ne yönelik tepkilerinin sert olmayıp Ankara’nın, şartları ve koşulları dikkate almadan durumu bir gerçeklik olarak ele alması dikkat çekicidir.

* İran ve Türkiye’nin yöntemleri farklı olsa Arap bölgesiyle ilgili aralarındaki sessiz rekabete rağmen, Türkiye-İran ilişkilerini takip edenler, aralarında son yüzyıllarda bir dereceye kadar istikrar yaşandığını veya en azından bu iki komşu ülke arasında çatışmalara şahit olunmadığını göreceklerdir. İran’ın nüfuzu ideolojiktir. Türkiye’nin hırsları ise ekonomiyle ilgilidir. Aralarındaki sessiz rekabete rağmen, Ankara ile Tahran arasındaki koordinasyon, İsrail’e karşı görünen duruşlarındaki büyük farklılıklar nedeniyle bir sorundur. Bu, bölge sahnesinde açıklaması zor olan bulmacalardan biridir. Türkiye ile İran arasında bir rekabet vardır. Ancak çatışma olasılığı pek yoktur. Bu da Arap ulusunun ve komşu sınırlarının doğu ve kuzey sınırlarındaki denge denklemlerinden biridir.

* Türkiye ve İran, birbirlerine coğrafi bütünlük ve tarihsel yakınlık açısından bakıyorlar. Tahran ve Ankara’nın Suriye kriziyle ilgili tutumlarına bakarsak, iki ülke arasındaki karmaşıklık, tartışma ve sükûnet arasındaki anlaşmazlıklarının nedenlerini görebiliriz. Eğilimlerdeki ve vizyonlardaki farklılığa ve pozisyonları arasındaki zıtlığa rağmen, her birinin kendi bakış açılarını sürdürme yetenekleri karşısında kendimizi şaşırmaktan alıkoyamıyoruz. İran ve Türkiye ilişkilerinin sürekli ve istikrarlı etkileşim için farklı bir şekilde formüle edildiği ve bu yeni formül çerçevesinde iki tarafın da maddi çıkarları açısından nerede durduğu ve birbirlerinin çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde hareket ettiği alanı belirlemek konusunda tarihteki deneyimlerden ve çatışmalardan faydalanan nitelikli ilişkiler olduğu söylenebilir. Bu da oldukça dikkat çekicidir.

* İran örneğini, Türkiye örneğini ve aralarındaki ilişkileri incelemek istiyorsak, Batı’nın Ankara’ya karşı tutumu ile Tahran’a karşı tutumunun tamamıyla farklı olduğunu itiraf etmeliyiz. ABD, günahları unutulan ve ihlalleri affedilen şımarık Batı rejimi duygusuyla yönetiliyordu ve halen de öyle yönetiliyor. Belki de İran’la nükleer programı hakkında Batı ülkeleriyle yapılan müzakerelerin bu vizyonun gerçekçi bir uygulaması olarak görebiliriz. Buna karşın ABD ve Batı ülkeleri genel olarak Erdoğan’ı bölgedeki çıkarlarını tehdit etmeyen kabul edilebilir bir fenomen olarak ele alıyorlar. Hatta ABD ve Batılı ülkelerin Arapların moralini etkilemek ve iradelerini bastırmak için bir Türkiye ve bir İran korkuluğu yarattıkları söylenebilir.

Tahran ile Ankara arasındaki sessiz diyalog, var olan açık yaraları kapatmıyor ama değişme kabiliyetinin sınırlı olduğu çok iyi bilinen Ortadoğu ülkelerinin çıkarları pahasına ortak iş birliği için yeni ufuklar açıyor. Diğer taraflar da bunu anlayınca güç dengesi Arap ülkelerinin çıkarlarına asla hizmet etmiyor.
Mustafa Feki şarkulavsat

Yorumlar