MİRZƏ RƏŞAD ORBEY: KOMŞU İRAN’DA YAŞANANLARA DAİR ANALİTİK BİR KARALAMA…
(Düşünmek İçin)
İran’da cereyan eden son hadiseler, ülkenin iç siyasi mimarisinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Uzun yıllardır biriken sosyal hoşnutsuzluklar aniden patlama noktasına ulaştı. Ekonomik yaptırımlar, işsizlik ve enflasyon toplumun tüm kesimlerini kıskaca almış durumda.
Bu tablonun eşliğinde, devletin güvenlik ve iç istikrarı sağlama adına başvurduğu sert önlemlere dayalı yönetim modeli daha da katılaştı. Şunu da belirtmeliyim ki, protestoların geniş bir coğrafyaya yayılması sürecin yerel olmadığını kanıtladı. Yönetim, bu huzursuzluğu sisteme yönelik doğrudan bir tehdit olarak algıladı. Sonuç olarak diyalog değil, güç mekanizmaları ön plana çıkarıldı; bu durum ise çatışmayı daha da derinleştirdi.
Toplumla devlet arasındaki psikolojik uçurum büyüdü. İran’ın yeni bir iç siyasi aşamaya geçtiğini söylesek yanılmış olmayız.
Hadiselerin akışında şiddet iddiaları, uluslararası gündemin temel maddelerinden biri haline geldi. İnsan hakları kuruluşları, protestoların kanla bastırıldığını belgeleyen raporlar yayımlıyor. Bu bilgiler dünya medyasında geniş yankı bulurken, Tahran yönetimi yaşananları “dış müdahale” bağlamında sunmaya devam ediyor. Bu yaklaşım, esasen iç meşruiyet krizini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir.
Şüphesiz, sivil halka yönelik katliam iddiaları İran’ın uluslararası imajına ağır bir darbe vurdu. Mesele artık sadece yerel bir problem değil; bölgesel ve küresel bir güvenlik sorunu olarak değerlendiriliyor. Enformasyon savaşı da buna paralel şekilde sürüyor. Kabul edelim ki, yaşananların gölgesinde hakikatin kendisi de siyasi bir araca dönüştü.
Bundan sonra ne olabilir? Bu soru üzerine birkaç senaryo kurulabilir:
• Birinci Senaryo: Yönetimin tam kontrolü sağlaması. Represyon (baskı), belki geçici bir istikrar yaratabilir ancak bu kalıcı olmayacaktır.
• İkinci Senaryo: İç parçalanmanın derinleşmesi. Elit tabaka içindeki fikir ayrılıklarının gün yüzüne çıkması.
• Üçüncü Senaryo: Kontrollü reform denemeleri. Fakat mevcut siyasi iklimde bu ihtimal oldukça zayıf görünüyor.
Her üç senaryo da risklerle doludur. İran toplumunun genç ve dinamik yapısı durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Süreç henüz tamamlanmış değil.
Öte yandan, önceki günlerin aksine, küresel güç merkezleri şu an bu olaylara temkinli yaklaşıyor. İran’ı neredeyse bombalamayı ve yönetici isimleri fiziksel olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen Washington, son anda geri adım attı. ABD yönetimi, şu an için insan hakları ihlallerini açıktan eleştirmeyi daha doğru buluyor. Avrupa Birliği ise her zamanki gibi diplomatik bir üslubu tercih ediyor.
Aynı cephede yer aldıkları izlenimi veren Rusya ve Çin, İran’ın iç işlerine karışmama prensibini vurguluyor. Bu farklı duruşlar tamamen jeopolitik çıkarlardan kaynaklanmaktadır; kararların arka planında ise enerji güvenliği meselesi yatıyor. Soğukkanlılıkla yaklaşırsak; hiçbir güç merkezi, zaten jeopolitik ve askeri açıdan hassas olan bu bölgede yeni bir kaos istemiyor. Ancak mevcut statükonun devamı da artık büyük bir soru işaretidir. İran, büyük oyuncular için hem bir problem hem de bir aygıttır. Reaksiyonlar da buna göre şekillenmektedir.
Şurası kesin ki, binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bu süreçten sonra uluslararası ilişkilerde Tahran rejimine karşı mesafe artacaktır. Yeni yaptırım paketleri tartışmaya açılacak, diplomatik baskılar yoğunlaşacak ve İran’ın uluslararası platformlardaki konumu zayıflayacaktır. Bu da ülkenin ekonomik şartlarını daha da ağırlaştıracaktır.
Buna paralel olarak Tahran, “direniş” söylemini sertleştirecek ve iç kamuoyu için “kuşatılmış kale” imajı yaratacaktır. Şimdilik görünen budur; bu ise uzlaşı imkanlarını azaltarak İran’ı giderek daha izole bir aktöre dönüştürmektedir. Bu tecrit, güvenlik risklerini de beraberinde getirmektedir.
İran’a komşu ülkeler yaşananlardan doğrudan etkilenmektedir. İlk olarak göçmen akını riski söz konusudur. Sosyal gerginlik sınırları aşabilir. Etnik faktörler bölgede hassas bir denge yaratmaktadır; özellikle çok uluslu bölgelerde bu risk daha yüksektir. Ekonomik ilişkilerin bozulması ticarete darbe vururken enerji koridorlarını da tehlikeye atabilir.
Şu an komşu devletler dengeli bir siyaset yürütmeye çalışıyor. Kimsenin İran’ın dağılmasını istemediği aşikar ancak kontrolsüz gerginlikten de ciddi şekilde endişe duyuyorlar.
Güney Kafkasya ve Orta Doğu için İran faktörü stratejik bir öneme sahiptir; zira bu bölgelerdeki her değişim bir domino etkisi yaratabilir. İran’ın zayıflaması yeni güç boşlukları oluşturur ve bu boşlukları doldurmak için rekabetin artması kaçınılmazdır. Rekabet ise çatışma riskini yükseltir ve devlet dışı aktörleri aktifleştirebilir. Bu durum, güvenlik mimarisini daha da zorlaştırır. Bölgesel örgütlerin rolü ön plana çıkabilir ancak etkinlikleri tartışmalıdır. Hadiseleri psikolojik-duygusal veya milli-etnik düzlemden ziyade rasyonel bir bakış açısıyla analiz ettiğimizde tek bir sonuç çıkıyor: İran hadiseleri bölge için bir sınavdır.
Dünya medyasındaki analizler daha çok bir sistem krizine odaklanıyor. İran modelinin artık sürdürülebilir olmadığı savunuluyor. Medya, toplumdaki değişen değerleri ve özellikle gençlerin rolünü vurguluyor. Sosyal ağlar, bilgi monopolünü çoktan kırdığı için bu durum yönetim adına ciddi bir meydan okumadır. Analistler şiddetin sorunları çözmediğini, aksine radikalleşmeyi artırdığını belirtiyor. Medya İran’ı bölgesel istikrarın anahtar ülkesi olarak sunuyor; bu anahtarın kırılması küresel sonuçlar doğuracaktır.
Şu noktada kimse itiraz etmeyecektir: İran tarihi bir yol ayrımındadır. Eski reçeteler artık çalışmıyor. Toplum ve dünya değişti ancak yönetim değişmedi. Bu durum bir uyumsuzluk (dissonans) krizi yaratıyor. Güç kullanımı geçici bir sessizlik getirebilir ama hafızalarda derin izler bırakır. Her şiddet, gelecekteki bir protestonun tohumudur. Tarih bunu defalarca kanıtlamıştır. İran bu dersleri dikkate almalıdır, aksi takdirde kriz kronik bir hal alacaktır ki bu da kimseye fayda sağlamaz.
Uzak ülkelerin yöneticilerini bir kenara bırakalım; bizler, Azerbaycan insanı olarak anlamalıyız ki İran’daki hadiseler sadece bir ülkenin sorunu değildir. Bu, bölgesel ve küresel sistemin bir aynasıdır. Bu nedenle sadece biz değil, dünya güç merkezleri de sorumlu davranmalıdır. İki yüzlü siyaset ve çifte standartlar sorunu derinleştirir. İnsan hakları ile jeopolitik çıkarlar arasında bir denge bulunmalıdır. Komşu ülkeler önleyici diplomasiye öncelik vermeli, medya ise insanları yanıltan spekülasyonlardan ziyade analitik derinliğe odaklanmalıdır.
İran toplumu, değişimin asıl öznesidir. Hiçbir dış güç bu süreci onlar adına yürütemez. Tarihin bir sonraki sayfası tam da burada yazılıyor. Bu sayfayı ya İran halkı kendisi yazacak, ya da…



Yorum gönder