KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Rusya
  4. »
  5. Mayis Alizade: Sovyetler Birliği neden dağıldı? (2)

Mayis Alizade: Sovyetler Birliği neden dağıldı? (2)

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 11 dk okuma süresi
25 0
mayis alizade

Yirminci yüzyılın son çeyreğinin en önemli olayı olarak tarihe geçen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) dağılması, iki kutuplu dünyanın da sonunu getirmişti.

Independent Türkçe, sadece bir imparatorluğun değil, aynı zamanda Sovyet sosyalizminin de sonunu getiren bu tarihi olayın nedenlerini, perde arkasını ve onun içinden çıkmış yeni yönetim sistemini (veya sistemsizliğini) tanıklara sordu.

Bu kez sorularımızı Türkiye’nin Delhi ve Moskova’daki eski büyükelçisi, Türk Konseyi Kurucu Genel Sekreteri Halil Akıncı yanıtladı.

Emekli Büyükelçi Akıncı: Gorbaçov’un istifası SSCB’nin geri gelmeyeceğini tescilledi

– Diplomasi kariyerinizde ikinci görev yeriniz Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçiliği olmuştu. Ne zaman gittiniz, kaç yıl kaldınız: genel çizgileriyle sistemi anlatmanız mümkün müdür?

Moskova’ya 1975 yılının ağustos ayında gittim. Etrafı görebilmek amacıyla eşimle birlikte karayolunu tercih ettik. Çop üzerinden Sovyetler Birliği’ne adım attığımızda yeni bir dünya ile karşı karşıya kaldığımızı hemen fark ettik.

Bizim takip etmemiz istenen yol iki tarafında ağaçlar bulunan hemen hemen hiç trafiğin bulunmadığı bir güzergahtı. Passat arabamıza uygun yakıt satan benzincilerin, ancak 400 kilometrede bir bulunduğunu keşfetmek de ilginç geldi.

Yolumuzu kaybettiğimizi sandığımızda yol sormak istediklerimizin bizimle konuşmadan uzaklaşmaları da dikkatimizi çekti.

Moskova’da 1978 Nisan ayına kadar kaldım. Sosyalist sistem günlük yaşamda her insanın asgari ihtiyacının karşılandığı ancak bolluğun da olmadığı, sadece üretimin değil tüketimin de planlandığı; yabancıyla yerliyi kesin çizgilerle ayıran bir yaşam tarzını benimsemişti.

Örneğin Rusça öğrenmesini, yaşıtları ile oynamasını istediğimiz üç yaşındaki oğlumuzu hemen dibimizdeki kreşe kabul ettirmemiz mümkün olmamıştı.

Her an polis devleti ile karşı karşıya idik. Telefon dinleme, baskı, izlenme her zaman mevcuttu. Sadece siyaset ve ekonomi değil, iletişim de sıkı devlet kontrolü altında idi.

Yolsuzluk hikayeleri ve sistemle alay eden fıkraları da ancak yabancı olduğunuzdan emin olan yolda çevirebildiğiniz biraz cebine çalışmak isteyen taksi şoförlerinden duyabilirdiniz.

– SSCB’nin ‘durgunluk’ diye nitelendirilen döneminden sonra yeniden Moskova’ya göreve gittiğinizde sistemdeki çalkantılarla karşılaştınız: sosyalist sistem dağlıyor muydu? Deneyimlerinize dayanarak gelinen noktayı doğal mı karşılamıştınız, yoksa sürpriz miydi?

1989 Martı’nda tekrar Moskova’da işe başladım. Yolların kenarında satış yapan dükkancıkları, özel kişilerin işlettiği danslı şarkılı restoranları, Gorbachev’in televizyonda açık açık bakanları sigaya çektiğini görmek, eskiden kalan tanıdıkların ne olacaklarını bana sormaları, (NATO Sekretaryasından gitmiştim) herkesin rahat konuşması, aykırı sesler çıkaran küçük topluluklara polisin müdahale etmemesi, benim bildiğim ülkede bir şeylerin değiştiğini adeta yüzüme vuruyordu.

NATO’da iken görevim gereği izlediğim gelişmeleri günlük hayatta görmek gene de şaşırtıcı idi. Sanki dağılacağı öngörülen son imparatorluk, demokratik biçimde biraz daha yaşayacak gibiydi.

Ancak o zamanın güncel konusu olana Afgan Savaşı’nın kayıpları konusunda gizlilik sürüyordu. Gençlerin en büyük endişesi askere alınmaktı. Sovyetlerin toplumu huzursuz eden Vietnam’ına şahit oluyorduk.

– Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçiliği müsteşarı olarak Ağustos 1991’deki darbe girişimini ve Komünist Parti’nin kendini feshettiği günleri nasıl karşılamıştınız?

1991 yılına gelindiğinde ülkede her şeyin gevşemeye başladığı görülüyordu. Devlette dahi disiplin bozulmaya başlamıştı.

Örneğin yabancı bir bakana tahsis edilen aracın şoförü mesaim bitti diyerek mihmandarını ve misafir bakanı yemek yedikleri restoranda bırakarak evine gitmekte mahzur görmeyebiliyordu.

19 Ağustos sabahı televizyonu açtığımda ekranda haberleri beklerken Kuğu gölü balesini gördüm. Sonra da darbe haberini ve sokağa çıkma yasağının ilan edildiğini dinledim.

Ne yapacaklarını soran mesai arkadaşlarıma da işe gitmelerini söyledim. Kançılarya’ya vardığımda bazılarının yolda durdurulduğunu ancak sonunda işe gitmelerine izin verildiğini dinledim.

Bu arada muntazaman toplanarak bilgi alışverişinde bulunduğumuz NATO Müsteşarları arasında bir telefon trafiği başladı. Disiplinli Kantemir tugayı işin içinde miydi? Etrafı incelemesi için gönderdiğim bir arkadaş raporunu verdi:

Beni de durduran pek olmadı, el sallayıp geç dediler. Her tarafta tanklar var ancak tanklara tırmanmış, askerlerle içki içip cilveleşen kızlar da her yerde.

O sırada Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı’ndan Yeltsin’in bütün Büyükelçi ve işgüderleri toplantıya çağırdığı bildirildi.

Aklımda kalan Sibirya ayısı boyutlarında olan Yeltsin’in konuştuğu sahnenin önüne doğru uzanıp “Demokrasiyi korumak görevinizdir” diye bizlere bağırmasıydı.

Yeltsin’den sonra durum açıklığa kavuşmuştu. Bu darbe başarısızdı. Nitekim üç gün içinde söndü.

Değişim başladı. Kırk yılın kızıl komünistleri aniden komünizmin kötü olduğunu, kendilerinin de sıkı Hristiyan olduklarını keşfettiler. Sonuç vaftiz furyası. Sovyetler Birliği aslına Rusya’ya dönmeye başladı.

– Bu süreçlerden sonra Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 25 Aralık 1991’de basın toplantısı düzenleyerek görevinin sona ermesine ilişkin yaptığı açıklamayı nasıl değerlendirmiş ve bunu Ankara’ya nasıl aktarmıştınız?

Hala “Sovyetler geri gelecek” diye düşünenler vardı. Gorbaçov’un istifası, bunun olmayacağını hukuken tescilledi.

Rejimi daha sağlam kalıcı temellere oturmayı amaçlayan Perestroika ve Glasnost 1986’da başlayan Yeltsin-Gorbaçov kavgasının da etkisi ile rejimin yıkılmasını, bunun sonucu olarak da Sovyetlerin mukadder olan dağılmasını çabuklaştırmıştı.

Rus Çarlığının ve bunun din değiştirmiş hali olan Sovyet İmparatorluğu 1830’larda Uvarov tarafından devletin temeli olarak tespit edilen “otokrasi /Parti, ortodoksluk/komünizm, halk”tan, ilk ikisinin yok olması ile çökmüş, yerini kanunsuzluk ve soyguna bırakmıştı.

Herkes kendi özgürlüğünü sınırsız görmeye başlamıştı. Bu demokrasi, başkalarının hakkını tanımaya gerek görmüyordu.

Maddi dengelere dayalı bir ekonomiden moda olan pazar ekonomisine geçişin fiyatların serbest bırakılmasıyla başlatılması bir yandan halkta büyük refah kaybına yol açarken diğer yandan da milyoner yaratıyordu.

– 2008’de Moskova’ya Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak döndüğünüzde nasıl bir Rusya’yla karşılaşmıştınız? Sosyalist ve kapitalist sistemlerin Rusya örneği üzerinden kıyaslamasını yapmanız mümkün müdür? İki farklı ve hatta düşman sistemler içinde yer almalarına rağmen SSCB mi Türkiye’ye daha dost idi yoksa Rusya mı daha hasımdı?

SSCB ile dostluğumuz zirvede idi. 1991’de imzaladığımız Dostluk Antlaşması’nın 16’ncı maddesi “Sovyetler Birliği, Sovyet Cumhuriyetlerinin Türkiye olan ilişkilerinin geliştirilmesini teşvik eder” demekte idi. Yani bizi Kazan’a sokmayan Rusya, Tataristan’ı bizimle ilişkilerini geliştirmeye teşvik edecekti.

Gaz anlaşması müteahhitlerimize Sovyet Pazarını açmıştı. Fındık, limon gibi tarım ürünleri karşılığında metrolarımızı inşaya hazır idiler. Ticaretimiz dengeli; hizmetler (inşaat) hesaba katıldığında ödemeler dengesi lehimize idi.

Büyükelçi olarak döndüğüm Rusya’da ise “biznes” hakimdi. Stratejik yaklaşım iş çıkarlarıyla harman haline gelmişti. Bizimle dostluk içindelerken, ihraç ürünlerimize kısmi ambargo uygulamaktan geri kalmıyorlardı. Ticaret dengesi açık ara aleyhimize dönmüştü.

İthal mallarının rafları doldurduğu, birçok Moskovalı çiftin iki lüks araba sahibi olduğu bir Rusya karşımdaydı. Yeltsin’in çekingen zayıf Rusya’sı gitmiş, kendine güvenen seçimle iktidara gelen Putin’in şahsında Uvarov’un ilk ilkesi olan otokrasi ve ikinci ilkesi olan ortodoksluk geri gelmişti.

İkili devlet ilişkilerinin de usulü değişmiş, meseleler doğrudan liderler arasında ele alınmaya başlamıştı. Ama Rusya’da devlet gücünü kaybetmemiş, karşılıklılık ilkesini en sert haliyle uygulayan usta diplomasi geleneğini sürdürmekte idi. Sovyetler Birliği’nin son iki yılında ulaştığımız denge artık yoktu.

– Eylül 2010’da Türk Konseyi Genel Sekreteri görevine getirildikten sonra, bu kez adına ‘Türk Cumhuriyetleri’ denilen bağımsız ülkelerin durumunu yakından izleme fırsatı buldunuz. Sizce hangi dönem o ülkeler için daha yararlı olmuştur?

Yararlı veya yararsız diye bir nitelendirme yapılamaz, çünkü hürriyete, bağımsızlığa fiyat biçmek mümkün değildir.

Sovyetlerin dağılmasının ekonomiyi darmadağın etmesi, ilk yıllarda tüm Sovyet Cumhuriyetlerinin refah düzeyinde düşme sonucunu doğurmuştur.

Ancak sonraki yıllarda Kazakistan, Azerbaycan ve bir ölçüde Özbekistan ekonomilerini kalkındırmışlardır. Ancak bu halklara gerektiği ölçüde yansıyamamıştır.

Mayis Alizade

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir