KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Mayis Alizade: Seksen beş sene önce Şuşa’nın romanını kim yazmıştı?

Mayis Alizade: Seksen beş sene önce Şuşa’nın romanını kim yazmıştı?

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 11 dk okuma süresi
342 0
mayis alizade

Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Haziran’da iki asırdan beri gerçekleştirilemeyen bir adımı attı ve (8 Mayıs 1992’de işgal altına düştükten yirmi sekiz buçuk sene sonra 8 Kasım 2020’de Türk özel timlerinin muazzam desteğiyle Ermeni işgalinden kurtarılan) Karabağ’daki Azerbaycan kenti Şuşa’ya giderek orada tarihe ‘Şuşa Deklarasyonu’ adıyla geçen belgeyi imzaladı.

Rusya yönetimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şuşa gezisi girişimine soğuk bakıyordu.

Zira 10 Kasım 2020’de gece yarısı Rusya askeri birliklerinin Dağlık Karabağ bölgesini kontrol altına almasından sonra, Türkiye de aynı bölgeye barış gücü göndermek için parlamento kararı çıkarmasına rağmen asker gönderme fırsatının bulunamaması bir yana, Rusya Devlet Başkanı Putin, 14 Kasım’da yaptığı açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Şuşa’da bulunmasını Ermenilerin kabul etmeyeceğini” belirtmişti.

Fakat Rusya’yla ilişkilerde birkaç kez kullandığı ‘önceden ilan etme’ taktiğini bu kez de ustaca kullanan Türkiye devlet başkanı, iki ay öncesinden bu konuda açıklama yapmakla yetinmeyerek; süreç içinde kararlılığını birkaç kez daha yineledi ve engelleme girişimlerini bertaraf etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 18’inci yüzyıldan bu yana Rusya, SSCB, Kaçar İmparatorluğu ve günümüzde İran İslam Cumhuriyeti’nin yakın ilgi alanında bulunmuş ve bulunmayı sürdüren Karabağ ve özellikle Şuşa’da bulunma mücadelesine Türkiye’yi dahil etmek bir yana dursun, en öne çıkarmayı başardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut siyasi partileri ve kamuoyu bugün bu durumun farkında olmasalar bile 15 Haziran tarihinde imzalanmış ‘Şuşa Deklarasyonu’nun, emsaline az rastlanan bir başarı belgesi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hanesine yazılması gerekir.

Karabağ’ın dağlık kısmında yerleşen Şuşa kenti 18’inci yüzyılın ortalarından Kafkasya’nın en mühim stratejik noktalarından biri durumuna gelmişti.

Yüzyılın sonlarına doğru gerek Kaçar İmparatorluğu’nun kuzeye doğru genişlenerek nüfuzunu artırma niyetleri ve gerekse Çarlık Rusya’sının Güney Kafkasya’ya inerek Türk kökenli hanlıkları işgal ve ilhak planlarının kilit noktasında Karabağ Hanlığı bulunmaktaydı.

1797 yılında Tiflis’e kadar giderek bölge topraklarının önemli kısmını kendi nüfuzu altına almayı başaran Kaçar İmparatoru Ağa Muhammed, dönüşte birkaç gününü Şuşa’da geçirmek amacıyla kente uğradı ve iki gün sonra gece uykudayken orada katledildi.

Bu ölüm Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen komşuluğundaki ikinci Türk İmparatorluğuna büyük darbe olduğu gibi, Çarlık Rusya’sının da Kafkasya’ya daha rahatlıkla inmesini kolaylaştırdı.

Bugünkü Azerbaycan sınırları içeresinde yapılanmış hanlıkların bir kısmı Rusya himayesine girerken, özellikle Şuşa merkezli Karabağ Hanlığı’nın etrafında oynanan oyunlar ve dönen entrikalar sadece tarihi vesikalara yansımakla kalmayarak şiir, düz yazı ve sahne eserlerine de bir hayli malzeme vermiştir.


İşte Karabağ ve Şuşa konusunda düz yazı türünde kaleme alınmış en iyi eser; Azerbaycanlı yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli’nin Aralık 1936’da başlayıp Nisan 1937’de bitirdiği ”Kan içinde” romanı olup, yakın haftalarda İstanbul’da “İki alev arasında: Şuşa’nın romanı” ismiyle yayımlanacaktır.

Bir yazarın işlediği konuyla kendi kaderinin örtüşmesi açısından baktığımızda “İki alev arasında: Şuşa’nın romanı”, aslında yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli’yle Karabağ’ın tarihi kaderinin üst üste düşmesidir.

Şuşa…

18’inci yüzyılın başlarından itibaren günümüz Azerbaycan coğrafyasının sadece siyasi değil kültür hayatının da dinamosu sayılan bir kent.

Osmanlı İmparatorluğu’nun fikir, düşünce ve siyasi hayatında olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda mühim roller üstlenmiş Ahmet Ağaoğlu’nun, Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu’nun, Kars milletvekilliği yapmış Tezer Taşkıran’ın (Ahmet Ağaoğlu’nun evlatları),Şark’ın ilk operasının bestecisi Üzeyir Hacıbeyli’nin doğduğu kent.

Yusuf Vezir Çemenzeminli 1887’de Şuşa’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

‘Vezirov’ sülalesi ve dolayısıyla soy ismi Karabağ Hanlığı’nın dış ilişkiler sorumlusu-veziri, Türk dillerinin ünlü şairi Molla Penah Vagıf’ın ‘vezirliğinden’ gelmekte olup, “İki alev arasında” romanının başkahramanı da Vagıf’tır.

İlk eğitimini Şuşa’da alan Yusuf Vezir Çemenzeminli, babasını kaybedince annesinin himayesinde büyüdü.

Fikir ve edebiyat dünyasına erken yaşta adım atan Yusuf, geçtiğimiz yüzyılın başlarında Bakü basınında ismini duyurduktan sonra öyküleri yayımlandı.

1912’de Çarlık Rusya’sı döneminin saygın eğitim kurumlarından olan Kiev Üniversitesi’nin hukuk fakültesini kazandı.

Talebelik yıllarında Bakü basınıyla ilişkilerini daha da sıkılaştırarak, bağımsızlık yolunun faal fikir ve düşünce insanlarından

1917’de eğitimini tamamlayarak Bakü’ye döndükten sonra kaleme aldığı “Biz kimiz ve istediğimiz nedir?” başlıklı makalesi; ertesi sene ilan edilecek Şark’ın ilk Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olarak kabul gördü.

O makalesinde Yusuf Vezir Çemenzeminli, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin demokratik temeller üzerinde nasıl inşa edileceğini ayrıntılarıyla anlatmış, yazarın ortaya koyduğu ilkeler 28 Mayıs 1918’de ilan edilmiş Azerbaycan Cumhuriyeti’nin temel siyaset felsefesi niteliğini taşıdığı gibi, devlet işlerinde de harfiyen uygulanmıştı.

Çemenzeminli’nin Sovyet döneminde yasaklanmış “Biz kimiz ve istediğimiz nedir?” makalesi Azerbaycan’ın yeniden bağımsızlığını kazanmasından sonra okurlara sunulmuştur.

Çemenzeminli, yaşamının Kiev yıllarını “Talebeler” isimli romanında kaleme alarak Azerbaycan edebiyatında roman türünün gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk ve tek Azerbaycan Büyükelçisi

Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu için en sıkıntılı günlerine rağmen Nuri Paşa kumandanlığında kurulan Kafkas İslam Ordusu’nun, bağımsız Azerbaycan devletinin güvenliğini üstlenerek 15 Eylül 1918’de Bakü’yü kurtarmasından sonra (Nuri Paşa’nın siyasi danışmanı olarak İmparatorluk, Ahmet Ağaoğlu’nun Azerbaycan’a gitmesini uygun bulmuştu) ilişkilerin tüm alanlarda geliştirilmesi girişimleri başkent İstanbul’da Büyükelçilik açma zaruretini de ortaya çıkarmış ve Büyükelçi görevine en uygun şahsiyet olarak Mir Yusuf Vezirov (Yusuf Vezir Çemenzeminli) uygun bulunmuştu.

Nisan 1919’da İstanbul’da göreve başlayan Çemenzeminli, burada büyük itibar görmenin yanı sıra dönemin basınında yazıları yayımlanmıştır.

Kızıl Ordu’nun desteklediği Rusya yanlısı güçlerin 27 Nisan 1920’de Azerbaycan Parlamentosu’nda yaptığı darbeyle milli-demokratik devletin tarih sahnesinden uzaklaştırılmasından iki ay sonra Yusuf Vezir Çemenzeminli de görevini daha fazla sürdürememiş ve bir müddet sonra Paris’e kardeşinin yanına gitmiştir.

Kardeşinin ani vefatıyla Paris’te de kalamayan Çemenzeminli 1926’da geri döndüğü İstanbul’da tutunamayınca sosyalist Azerbaycan’a geri dönmek zorunda kalmıştır.

Korku içinde yaşayıp çalışan Yusuf Vezir Çemenzeminli’nin gerek milli devlet geçmişi ve gerekse Türkiye sevgisi yüzünden 1930’ların başlarından itibaren üzerindeki baskılar yoğunlaşmıştır.

Sovyet diktatör Stalin’in 1936’da uygulamaya koyduğu ‘Türk kimliğinin ortadan kaldırılması’ politikasının doğuracağı sonuçları önceden hisseden Çemenzeminli, basılmayacağını bildiği halde Karabağ Hanlığı’nın durumunu tasvir eden ‘Kan içinde’ romanını kaleme almıştır.

Yazarın romanda verdiği bir dizi üstü kapalı mesajdan biri de 18’inci yüzyıl Karabağ Hanlığı yöneticinsin “Tek yol ve çare Osmanlı’ya ilhaktır” sözü olup, aslında bu mesaj tarihten o güne, o günden de bu günlere ve geleceğe verilmişti.

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Haziran Şuşa gezisi ve imzalanış Şuşa Deklarasyonu, 85 sene önce kaleme alınmış bir romanın sayfalarından iletilmiş 200 küsur sene ötesinin mesajı ve o mesajın gereğinin belirli anlamda yerine getirilmesiydi.

Üzerindeki baskı dayanılamaz hale gelince Azerbaycan’ı terk etmek zorunda kalan Yusuf Vezir Çemenzeminli, yüksekokulunda ders verdiği Özbekistan’ın Ürgenç şehrinde gözaltına alınarak Azerbaycan’a sevk edilmiş ve Sovyet rejiminin ölüm makineleri fonksiyonunu yerine getiren mahkemelerden biri kararıyla uzun süreli hapis cezasına çarptırılarak cezasının infazı için Rusya Federasyonu’nun iç bölgelerinden birine sevk edilmiştir.

Cezasını çok ağır koşullara çeken Yusuf Vezir Çemenzeminli, bunu kaldıramayarak 5 Ocak 1943’de hayata gözlerini yummuş ve bir nehir kıyısında toprağa verilmiştir.

Maalesef Azerbaycan yönetimlerinin hiçbirisi Çemenzeminli’nin na’şının Bakü’ye getirilerek toprağa verilmesi girişiminde bulunmamıştır.

Karabağ’ın ve Şuşa’nın kaderi bakımından tarihi adımlar atmış ve atmayı sürdüren Cumhurbaşkanı Erdoğan, işte o Karabağ’ın kıymetli evlatlarından biri Yusuf Vezir Çemenzeminli’nin na’şının Azerbaycan’a getirilip, Şuşa’da toprağa verilmesi girişimini de başlatır mı?

Azerbaycan toplumu Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu girişimini de asla unutmayacağı gibi; Şuşa için, onun geçmişi ve geleceği için en hayırlı adımlardan birinin de bunun olacağından kimse kuşku duymasın…
Mayis Alizade

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir