KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Mayis Alizade: Despotun yenisi, köleliğin eskisi; öyle mi?

Mayis Alizade: Despotun yenisi, köleliğin eskisi; öyle mi?

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 19 dk okuma süresi
73 0
mayis alizade

küsur sene sonra yine Almatı (o zamanki ismi Alma-Ata’ydı). Yine eylem, yine kargaşa, yine ölümler, yine tutuklamalar…

Aralık 1986’da Kazakistan’ın o zamanki başkentinin merkez meydanındaki talebe eylemleri, Mihail Gorbaçov’un uygulamaya koyduğu ‘Perestroyka’ ve ‘Glasnost’ politikalarının ilk ‘ürünleri’ olarak ortaya çıkmış, eylemler bastırılınca Kazakistan’ı 25 seneden bu yana yöneten Politbüro üyesi Din Muhammed Kunayev görevden alınarak, yerine Rus kökenli Gennadi Kolbin’in atanmıştı.

Bakanlar Konseyi Başkanlığına atanan Nursultan Nazarbayev, 1989’da Moskova tarafından Kazakistan Komünist Partisi’nin başına getirilerek 1991’de deklare edilen bağımsızlık kararından iki ay sonra, bu kez bağımsız Kazakistan’ın devlet başkanı olmuştu.

Haziran 2019’da uzun süreden beri yanında bulundurduğu Kasım Cömert Tokayev’i devlet başkanı seçtiren Nazarbayev, daha önce anayasada yaptırdığı değişikliklerle ‘lider’ sıfatını elde etti ve Kazakistan’ın yönetimindeki ağırlığını korumayı sürdürdü.

Geçtiğimiz 2 Ocak’ta LPG fiyatlarındaki artışı protesto etmek için başlayan ve hızla ülkenin farklı noktalarına yayılan protesto gösterilerinin ‘kazanımlarından’ biri Nursultan Nazarbayev’in çok sayıdaki heykellerinden birinin yıkılması oldu.

Halk ayaklanmasını bastırmak için Devlet Başkanı Tokayev’in, Bağımsız Devletler Topluluğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) silahlı güçlerini ‘Barış Gücü’ adı altında ülkeye davet etmesi tartışmaları alevlendirerek, farklı boyutlara taşıdı.

Gelişmeleri ilk günden beri yakından izleyen Independent Türkçe, Kazakistan kalkışmasının nedenlerini, boyutlarını ve evrilebilme ihtimali bulunan noktaları uzmanlara sormayı sürdürüyor.

1970’li yılların başlarından itibaren sadece Özbekistan’ın değil Orta Asya’nın tümünün özgürlüğü; 1991’den sonra ise demokrasiye kavuşması için aralıksız mücadele veren Özbekistan Erk Partisi Lideri Muhammed Salih, gelişmeleri şu şekilde değerlendiriyor:

“Uzun yıllardan bu yana Orta Asya’nın en istikrarlı ülkesi unvanını taşıyan Kazakistan bugün alevler içinde. Halk ayaklandı ve bu ayaklanma Aralık 1986’da dönemin başkenti Almatı’da gerçekleşen isyandan kıyaslanamaz derecede büyük çaplı ve yıkıcıdır.

Bu iki olayın birbirinden farkını kıyaslarken Kazakların 1986’da Rus istibdadına karşı sokağa döküldüğünü, 2022’de ise kendi milli yönetiminin zulmüne karşı ayaklandığını görmemiz gerekmektedir.

Aynı zamanda iki olayın müsebbibinin aynı komünist zihniyet olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Bu ülkeler 1991 yılında bağımsızlıklarını kazandılar; ancak bu ülkelerde iktidarda kalan eski komünist yöneticilerin yüzünden asla bağımsız olamadılar. Bu zihniyetin sahipleri kendi koltuklarını koruma adına ülke bağımsızlıktan vazgeçme pozisyonu almaya bile hazır olduklarını herkese gösterdiler.

Bakın, protestocularla baş edemeyen komünist yönetici Cömert Tokayev, nasıl Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGÖA) adlı kocaman bir bölgeyi kontrol etmeyi amaçlayan bir jandarma örgütünü yardıma çağırdı.

Halbuki bu örgüt, ancak dışarıdan müdahale olması durumunda devreye girmesi ve kendi tüzüğü uyarınca görevlerini yerine getirmesi bir organ niteliğindedir. İşte bundan dolayı KGÖA’nın Kazakistan’daki iç kargaşalara müdahale etmesinin hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır.”

“Kazak halkının KGÖA müdahalesine karşı başkaldırıda bulunması kendi için meşru müdafaa hakkı sayılmış olacak ve gerek hukuka saygı duyan tüm ülkeler ve uluslararası kuruluşlar tarafından asla karşı çıkılacak bir durum olmayacak” şeklinde konuşan Muhammed Salih, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Evet, bugün sadece Kazak halkı için eski Sovyet yörüngesinden çıkamamış ve çıkma zahmetine de katlanmamış rejimlerle milletlerin arasında derin bir uçurum yaranmış olup başını Moskova’nın çektiği KGAÖ’nün Kazakistan’a müdahalesi basit bir olay olmayıp, doğrudan milletin iradesine yapılmış bir saldırıdır.

‘Barış Gücü’ adı altında Kazakistan’a gönderilmiş ve aralarında Belarus, Ermenistan, Tacikistan askerlerinin de bulunduğu çokuluslu askeri güç milletler arasındaki etnik kökenli çatışmalara da gayet rahatlıkla kapı aralayabilir.

Kazakistan yönetimi, halkın huzurunu ve ülkenin toprak bütünlüğünü riske atmadan istifa ederek demokratik süreçlerin önünü açmak yerine, halkı bu gibi altından kalkılamaz maceralara sürüklemektedir. Bunu adı ‘halk düşmanlığı’ olup bir an önce geri adım atılacağını umuyorum.

Komünist zihniyetli ve Moskova terbiyesi görmüş yöneticilerin ‘Halk teröristtir’ söylemlerini zaman kaybetmeden terk etmeleri gerekmektedir. Protestocuların taleplerini karşılayarak ülkeyi seçime götürmenin hala açık yolları bulunmaktadır. KGAÖ bir an önce Kazakistan’ı terk etmeli, yönetimle halk el ele vererek ülkeyi bu buhranlı günlerden birlikte çıkarmalıdır.”

Gelişmeleri farklı boyutlarıyla değerlendiren Azerbaycanlı siyaset yorumcusu Şahin Caferli, Independent Türkçe’nin sorularını yanıtlarken, Kazakistan kalkışmasının nedenlerinin doğru açılardan ele alınması gerektiğinin altını çiziyor:

Kazakistan’da olaylar 2022’nin hemen başında (2 Ocak) ülkenin güney batı vilayeti Mangustau’da otogaz fiyatlarına yüzde 100 zam yapılmasıyla başladı. Mangistau petrol ve doğalgazın çıkarıldığı mühim sanayi merkezi olup Hazar kıyısındaki Aktau Limanı bu vilayetin en önemli kentidir. Buna rağmen bölge halkı aşırı yoksulluk içinde yaşadığı, sosyoekonomik sorunların ciddi hissedildiği bir yerdir.

Genel olarak ülke çapında milli gelirin adaletsiz, eşit olmayan dağılımı söz konusudur. Yönetici sınıfın yolsuzluk düzeni kurarak lüks şartlarda yaşadığını toplum görmektedir. Protesto kalkışmaları Aktau ve Mangistau vilayetinin diğer önemli kenti Jana Ozen’de başlayarak çok kısa sürede bütün ülkeye yayıldı.

Eylemciler ilk başlarda fiyatların aşağı çekilmesini talep etti ve hükumet bu talebi kabul etti, ama kısa sürede olaylar siyasi boyut kazandı ve sokaklara çıkan insanlar Nursultan Nazarbayev’in iktidardan uzaklaştırılmasını talep etti…

Nazarbayev’in 2019 yılında cumhurbaşkanı koltuğunu Tokayev’e devretse de, Güvenlik Konseyi’nin başkanı sıfatıyla ülkenin kontrolünü ve devlet yönetiminin iplerini gücünü kendi elinde tutmayı sürdürdüğünü anımsatan Şahin Caferli, “Nazarbayev’in tam 32 yıldan bu yana iktidara hakim olması protestoların ana tetikleyici faktörlerinden birini oluşturdu” diyor.

Caferli, sözlerine şunları ekliyor:

Sürekli aynı kişinin iktidar koltuğunu işgal etmesine rağmen yaşam koşullarında iyileşmenin sağlanamaması hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, seçimlerin şaibeli ortamda sahtekarlıklarla yapılması gibi nedenler yıllardan beri halkta büyük bir tepkinin birikmesine neden olmuştu.

2 Ocak’ta patlak veren de bu öfke birikimiydi. Güvenlik güçleri protestoları bastırmaya çalışsalar da, kısa sürede olaylar kontrolden çıktı, birçok yerde insanlar devlet binalarını ele geçirmeye başladı, yağma olayları oldu.

Özellikle ülkenin en büyük kenti ve eski başkenti Almatı’da protestoların çapı daha büyük oldu, burada Rusça konuşan eğitimli genç nüfus çoğunluktadır. Protestoları organize eden herhangi bir örgüt veya lider bulunmamaktadır. Zaten ülkede etkili muhalefet de yok. Ama perde arkasında bazı elitlerin veya klanların olaylara etkisinin olabileceği şüpheleri var.

Caferli, “Kazakistan komşuları olan diğer Orta Asya ülkelerine benzer şekilde kısmen feodal yapıya sahip olan bir ülkedir. Toplum çeşitli klanlara ayrılıyor ve özgür seçimler olmadığı için güç ve iktidar savaşı devletin içerisinde, kapalı kapılar ardında bu klanlar ve onların temsilcileri arasında yaşanıyor. Olaylarda bu faktörün etkisinin bulunması ihtimalinin var olabilmesine rağmen bu yönde kesin bilgiler mevcut değildir” ifadelerini kullanıyor.

“Tokayev’in Cumhurbaşkanı koltuğuna oturmasından sonra attığı adımlar ve uyguladığı politikalar onun kukla lider ve Nazarbayev’in gölgesi olmayacağını kısa sürede ortaya koymuştu” diyen Caferli, “Mesela, Nursultan Nazarbayev’in kızı Dariga Nazarbayeva Senato başkanı idi, Tokayev onu görevden alarak devlet içerisinde kendi gücünü artırmaya başladı. Son olarak Kasım 2021’de Tokayev iktidar partisi Nur Otan’ın Genel başkanlığını Nazarbayev’den aldı” şeklinde konuşuyor.

‘Tokayev’, bu gücü ve cesareti nereden kaynaklanıyor’ ve ‘Neden Nazarbayev koltuğunu ona devretti’ sorularının önemli olduğunu vurgulayan Şahin Caferli, bu noktada Rusya faktörünün ortaya çıktığını söylüyor:

Tokayev, Sovyet döneminde Moskova’da eğitim almış ve Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı’nda görev almış eski bir diplomat. Bağımsızlık döneminde bile (2001 yılı) doktorasını Rusya Diplomasi Akademisi’nde yapmış bir isim.

Tokayev’in protestoların Nazarbayev’e karşı yönelmesini fırsat bilerek, onu Güvenlik Konseyi Başkanı görevinden azletmesi dikkat çekici bir olaydır. Rusya desteği ve izni olmadan bunun yapılması mümkün değildi.

Olayları kontrol edemediğini görünce ise Tokayev’in Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütünü -aslında ise Rusya’yı- resmen yardıma davet etmesi kendi iktidarını muhafaza anlamını taşımaktadır.

Rusya’nın da olayların, bölgede kendi çıkarlarını tehdit edebileceğini gördüğü için müdahale kararı aldığı görüşünü paylaşan Caferli, “Yani, iktidar gücünün tamamen Nazarbayev’den Tokayev’in eline geçmesi Rusya tarafından açık şekilde desteklendi. Tabii ki Nazarbayev de Rusya için uygun bir liderdi, Rusya çıkarlarına karşı herhangi bir politika izlemiyordu. Fakat çok yaşlanmış ve hastaydı. Moskova herhangi bir belirsizliğe fırsat tanımadan Nazarbayev’in yetkilerini kendisi bakımından daha uygun birine devretmesi sürecini başından beri (2019’dan) desteklemişti” diyor.

“Tokayev bölgenin diğer önemli aktörü Çin için de çıkarlarına uygun bir siyasetçi” diyen Caferli, “Rusya ile birlikte Çin de Kazakistan’ın en büyük ekonomik ve ticari partneri konumundadır. Tokayev, Sovyetler Birliği’nin Pekin büyükelçiliğinde çeşitli görevlerde bulunmasının yanı sıra, Beijing Language and Culture University’de Çin dili öğrenmiş bir diplomat kökenli siyasetçidir. Çin’de tanınıyor ve biliniyor. Bu yüzden olayların jeopolitik tarafını incelersek, sürecin Rusya ve Çin’in çıkarları doğrultusunda ilerlediğini görürüz” ifadelerini kullanıyor.

Şahin Caferli, şu değerlendirmelerde bulunuyor:

Rusya eski Sovyet coğrafyasını tekrar kontrol altına alma ve Sovyetler Birliği’ni farklı yöntemlerle yeniden şekillendirme politikası açısından başarılı hamleler yapmaktadır.

Çin ise bu bölgede, yani kendi kuzey batı sınırlarında ABD’nin ve AB’nin güçlenme ihtimallerinden çekindiği için Rusya’nın buralarda etkinliğini sürdürmesinden yana tavır alıyor.

Bu, “Bir Kuşak Bir Yol” projesi açısından da önemli olup Rusya bir yandan kendi çıkarlarını temin ederken diğer taraftan, bir nevi, Çin’in de güvenliğine katkı sağlamış oluyor.

Belarus’tan sonra Kazakistan’da da beklenmedik biçimde kitlesel halk eylemlerinin yaşanması bu ülkelerin dışarıdan çok güçlü ve istikrarlı görünmelerine rağmen aslında içeriden ne kadar kırılgan bir fay hattının üzerinde konuşlandıklarını da gözler önüne serdi.

Vatandaşların hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, seçimlerin basit bir gösterişten öteye geçmemesi, politik karar alma süreçlerinden toplumların tamamen dışlanması belki rejimlerin ömrünü uzatabilir, ancak uzun vadede gerek devletleşme ve gerekse demokratikleşme süreçlerine bir katkı sunmuyor.

Aynı kişinin uzun süre ülkeyi yönetmesi de özellikle genç nesillerde büyük hayal kırıklıkları yaratıyor. İşte bundan dolayı da Kazakistan olayları demokratik ve ekonomik reformların yapılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha kanıtlamış durumdadır.

Rusya ise eski Sovyet coğrafyasını çok iyi bilen devlet olarak, bu tip olayları ve halk hareketlerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmekte ve onlardan yararlanmakta eline geçen her bir fırsatı değerlendirme maharetini sergilemeyi sürdürüyor.

Kazakistan olayları, adına ‘Türk dünyası’ denilen bir coğrafyayı iyice sallamışa benziyor.

Azerbaycan’ın kendi topraklarını Ermeni işgalinden kurtarmak için başlattığı operasyonlar sürerken -Ekim 2020- Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Nahcivan ile Azerbaycan arasındaki koridorun açılarak Nahcivan’ın karayoluyla Azerbaycan’a birleştirilmesini” gündeme taşımıştı ve Türkiye’nin milliyetçi-muhafazakar kesimi bu öneriyi bir süre “Turan giden karayolu kapısı açılmalı” diye heyecanla tartışmıştı.

10 Kasım 2020 ateşkesinden sonra aynı konu ‘ulaşım koridorlarının açılması” mealinde gündeme gelmişti.

Kazakistan’daki halk kalkışması ‘Turan’a açılan kapı’ heyecanından önce ‘Türk Cumhuriyetleri coğrafyası’nda daha hayati derecede önemli konuların gündemde tutulması gerektiğini gözler önüne serdi.

2 Ocak halk ayaklanmasını Independent Türkçe’ye değerlendiren Ankara’daki Turan Akademisi Başkanı, emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş, Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlara ve somut faaliyetlere dikkati çekiyor:

Batı ile Ukrayna, ardından Belarus, sonra yeniden Ukrayna sath-ı mahallinde ciddi sürtüşmeler yaşayan Rusya’nın eski coğrafyası için duyduğu nostaljiyi öncelikle arkasını ve çevresini daha sıkı kontrol altında tutma girişimleri olarak değerlendirmemiz gerekir.

Kazakistan’da cereyan eden olaylarda Rusya’nın bazı gelişmeleri önlemek suretiyle bölgedeki etkinliği artırma yolundan gittiğini değerlendiriyoruz. Turan Akademisi’nin kurulması ve geçtiğimiz sene kasım ayında Türk Konseyi’nin, Türk Devletleri Teşkilatı’na dönüştürülmesi, Rusya’yı iyice rahatsız etmişe benziyor ki, Dışişleri Bakanı Lavrov ‘TDT’nin silahlı bir örgüte dönüşmemesi durumunda rahatsız olmayız’ şeklinde sözler sarf ediyor.

Veya MHP lideri Bahçeli’nin, Cumhurbaşkanı hediye ettiği hartaya Kremlin sözcüsünün tepkisi ‘O bölgeler Rusya Federasyonu topraklarıdır’ şeklinde olmuştu. Rusya basınına baktığımızda Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlardan ‘Turan hayali yolunda somut adımlar’ diye rahatsızlık ifade edildiğini zaten görmekteydik. Karabağ bölgesinde Türk askerinin de Barış Gücü görevi yapmasına Moskova’nın karşı çıkmasını da aynı çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.

“Kazakistan’daki kalkışmanın ardından Rusya’nın başını çektiği KGAÖ’nün alelacele ülkeye gönderilmesi işin perde arkasındaki niyeti ortaya koyuyor” diyen Erdoğan Karakuş, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Azerbaycan operasyonları başarıyla devam ederken kırk dördüncü günde Rusya’nın taraflara anlaşma imzalatarak kendi silahlı kuvvetlerini Azerbaycan topraklarına yerleştirmesi uluslararası hukuktan ne kadar uzaksa, KGAÖ çok uluslu Barış Gücü askerlerinin Kazakistan’a sevk edilmesi de hukukla o kadar bağdaşmıyor.

Çünkü Kazakistan’daki olaylarda iç kargaşa olup KGAÖ tüzüğü dış müdahale olması durumunda asker gönderilmesini öngörmektedir. Olayların bir an önce durulması ve Kazakistan yönetiminin çözüm yollarını kendi ülkesinin vatandaşlarıyla bulması gerekmektedir.

10 Kasım gece yarısı Rus ordusunun ‘Barış Gücü’ adı altında Azerbaycan topraklarına yerleşerek Ermenistan sınır geçiş noktasını ve Hankendi-Hocalı’nın da dahil yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir araziyi kendi kontrolü altına alması Kremlin’in ilerleyen dönemlerdeki planları için emsal mi oluşturdu?

Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Kazakistan’daki gelişmeleri her gün Belarus, Ermenistan, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan devlet ve hükümet başkanlarıyla müzakere etmesinin anlamı ne acaba?

Ve başta Kazakistan olmak üzere, Orta Asya’nın diğer halkları açısından bu kalkışma sürecinin beraberinde getirip geldiği soru aynı olarak kalıyor:

Sonuç bir diktatöre veda ederken yenisine ‘Merhaba’ demekten mi ibaret olacak; yoksa nihayet “Ex Oriente Lux”* mü?

*”Işık doğudan yükselir”

Mayis Alizade

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.