Gürcistan seçimlerinde tansiyon yükseldi

Flinnin istefası ve Çin-Rusya əməkdaşlığı

Yunanistan Savunma BakanınınNATO geleceği konusunda görüşleri

Zaharova: Türkiye’nin davetiyle İzmir Fuarı’na partner ülke statüsüyle katıldık

Mayis Alizade: 1945’in Yalta’sından 2021’in Soçi’sine (mi?)

Rusya 28 Eylül 2021
31
MAKEDONYA'DA SINAVSIZ ÜNİVERSİTE

Tarih 7 Eylül 2018.

Türkiye, Rusya ve İran devlet başkanlarının ‘Astana süreci’ çerçevesinde Tahran’da gerçekleştirilen toplantısında konuşan Recep Tayyip Erdoğan, önceden hazırlığını iyi yaparak İdlib konusundaki görüşlerini paylaşmakla kalmayıp oradaki ılımlı gruplara seslenmiş ve yasadışı eylemler içinde bulunmamalarını istemişti.

Muhtemelen Kremlin’in yönlendirmesiyle Rus basını bu durumdan hoşnutsuzluğunu ortaya koymuştu: galiba beklenti Türkiye Cumhurbaşkanının ‘İdlib’deki grupların bölgeyi tamamen terk etmeleri yönünde bir çağrı yapması’ yönündeymiş…

Ama Tahran Zirvesi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı bu yönde konuşmayınca Rusya devlet başkanı tam 10 gün sonra kendisiyle Karadeniz kıyısındaki Soçi kentinde bir araya gelme ihtiyacı hissetti.

17 Eylül’de gerçekleşen buluşmada ‘İdlib kasabasındaki radikal grupların bölgeden uzaklaştırılması için’ Türkiye’ye yaklaşık 1 aylık bir süre verildi ve Türkiye bunu onayladı.

Aradaki görüş ayrılığı İdlib bölgesine yerleşmiş ve Şam’ın kontrolü dışında bulunan radikal grupların tamamının Rusya tarafından ‘terörist’ olarak görülmesi, Türkiye’nin ise onların içindeki ‘ılımlı’ saydığı grupların ayrı tutulması gerektiği noktasındaydı.

Aradan geçen 3 senelik periyotta Moskova’nın bu konuda defalarca hatırlatmaları oldu, Ankara ise ‘terörist olmayan ılımlı gruplar’ pozisyonunu sürdürdü.

Ateşkese rağmen Rusya destekli Esad ordusunun bölgeye zaman zaman düzenlediği operasyonlarda (özellikle son dönemlerde) Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının verdiği kayıplar Ankara’yı ciddi şekilde rahatsız etti.

Beşşar Esad’ın 13 Eylül’de Moskova’da Vladimir Putin’le bir araya gelmesi “Bölgede yeni şeyler mi oluyor?” sorusunu gündeme getirmenin yanı sıra, Rusya devlet başkanının ‘Suriye’de izinsiz bulunan yabancı güçler’ konusunu ilk kez bu kadar açık telaffuz etmesi de ‘Türkiye’yi mi kastetti?’ kuşkusunu kendisiyle getirip geldi.

New York’taki Türkevi’nde bugünkü ABD yönetimiyle ilişkilerinin tatmin edici olmamasından yakınan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başta S-400 füzeleri olmakla Rusya’yla ilişkilerde asla pozisyon değiştirmeyeceklerine vurgu yapması daha ilginç bir durum yarattığı gibi, Erdoğan’ın açıklamalarının Suriye sorunu çerçevesinde Rusya’yla ilişkilerde nasıl bir etki yaratacağı merak edilmeye başlandı.

14 Haziran’da gerçekleşen Erdoğan-Biden buluşmasından sonra da Türkiye Cumhurbaşkanının “S-400’ler konusunda pozisyonumuzu asla değiştirmeyeceğiz” şeklindeki sözleri anında Rusya basınının internet sayfalarının ana haberi olmuş, ertesi günkü gazeteler ise o sözlere atıfta bulunmuşlardı.

Devlet Başkanı Putin’in üstü kapalı sözlerini New York’ta hayli ilelr noktalara taşıyan Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 29 Eylül’de gerçekleşecek Putin-Erdoğan buluşmasında İdlib konusunun gündemde olacağını açıklamakla yetinmeyip “Türk muhataplarımız normal muhalifleri teröristlerden ayırma sorumluluğunu üstlendi. Bunun uzun sure önce yapılması gerekiyordu ama olmadı, biraz yavaş ilerliyor” diye bir uyarı eklemeyi de ihmal etmedi.

Diplomasi kariyerine 1974 yılında SSCB’nin efsane Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko’nun zamanında başlayan ve 2004 yılından bu yana Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı koltuğunu terk etmeyen Sergey Lavrov’un bu sözleri 29 Eylül buluşmasına nasıl yansıyacaktır?

Moskova bu kez İdlib konusunda daha ısrarcı davranabilir mi? Israrcı olmaması durumunda Ankara’dan yeni neleri talep edebilir?

Israrcı olması durumunda Türkiye’nin yanıtı ve bundan sonra alacağı pozisyon ne olacaktır?

Independent Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Türkiye’nin Moskova’daki eski Büyükelçisi, Türk Konseyi Kurucu Genel Sekreteri Halil Akıncı, görüşlerini şu sözlerle ifade ediyor:

Putin’in bu şekilde konuşması ABD’den çok Türkiye’ye yönelik olabilir. Zira ABD’nin oradaki eğitim amaçlı da olsa askeri varlığı Kürtleri korumaya yöneliktir.

Bir Kürt devleti veya özerk bir Kürt bölgesi kurulmasına ne ABD’nin ne de Rusya’nın, ta Sovyetler zamanından bir itirazı olmamıştır. Bizim Suriye sorunumuzun çözümü bölgesel sahiplenmede yatmaktadır. Bunun için Esad’la bir şekilde anlaşmanın yolunu bulmamız gerekmektedir.

İdlib konusundaki anlaşmazlıklara gelince: bu kadar adamın oradan çıkarılmasının Türkiye’nin kabullenme gücünün dışında olduğunu Putin’in bilmemesi imkansız. Bunların Türkiye’ye alınması da mümkün değil.

Türkiye, kaldıramayacağı bir göçün yükünün altında. Bu durumdan bazı işadamları dışında ne göçmenler ne de Türk halkı memnun. IŞİD ve diğer örgütlere müdahale etmeyip bu işi Kürt güçlerine bırakmamız ile başlayan hatalar zincirinin bu çıkmaz ile sonuçlanacağını öngörmemenin izahı da hala yok.

Her aktörün katkısıyla yapılan hataların bedeli bize ödetilmek isteniyor. Bu durumda askerimize saldırmaya başlayan örgütlerle muhabbeti kesip başka aktörlerin bu işe karışmasına itiraz etmemeliyiz.

26 Şubat 2020’de gece yarısı Hmeymim’deki Rusya enformasyon merkezinden Suriye hava sahasına geçen Anka isimli Türk İHA’sının vurulduğuna ilişkin bilgi sızmış, bu durum yaklaşan felaketin habercisi olmuş ve yaklaşık 24 saat sonra bölgedeki Türk askeri güçlerine yapılan saldırı sonucunda resmi rakama göre 33 asker şehit olmuştu.

Saldırıyı önce ‘paramiliter güçlere’ ciro etmeye çalışan Rusya tarafı, ardından yapılan açıklamalarla “Saldırıların, teröristlerin bulundukları noktalara yapıldığını, Türk askerlerinin o noktalarda bulunmalarından habersiz oldukları” savını öne çıkarmıştı.

27 Şubat günü öğleden sonra açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu saldırıyla ‘Astana süreci’nin de bittiğini” ilan etmiş, daha sonra yapılan durum değerlendirmesinden sonra ise “5 veya 6 Mart tarihlerinde Moskova’da Vladimir Putin ile bir araya gelmek istediğini” açıklamakla yetinmeyip, ertesi gün de birkaç kez yinelemişti.

Erdoğan’ın gayet yerinde yaptığı bu hamle, Kremlin’de 5 gün sonra karşılığını bulmuş ve 6 Mart’taki Putin-Erdoğan buluşmasında 15 Mart’tan geçerli olmak üzere ateşkes ilan edilmesi ve M-4 karayolunun her iki tarafının 10 kilometre derinliğinde Türk ve Rus askerlerinin ortak devriye yapmaları kararlaştırılmıştı.

O zamandan beri kimi istisnaları çıkmak kaydıyla bölgeye sükûnet hakim olduğu gibi İdlib’deki radikal gruplar konusu da gündemde fazla yer bulmamıştı. Ta ki son günlere kadar.

Independent Türkçe’nin bunun nedenlerine ilişkin sorusunu yanıtlayan Başkent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Ercan Çitlioğlu gelişmeleri şu noktalardan değerlendiriyor:

Vladimir Putin’in, ‘Suriye’deki izinsiz yabancı güçler’ derken Türkiye ve ABD’yi kastettiğini tahmin etmek zor değildir. Zira Suriye ile Rusya arasındaki anlaşma henüz 8 Kasım 1980’de imzalanmış olup, en son 23 Ağustos 2017’de 2091 yılına kadar uzatılmıştır.

İran Devrim Muhafızları’nı ve Hizbullah’ı da Beşşar Esad davet etti. İşte bundan dolayı Putin gerek Rusya’yı ve gerekse İran’ın Suriye’deki varlığını meşru görmektedir. Aslında bunu Kremlin Sözcüsü Peskov ve Dışişleri Bakanı Lavrov da defalarca söylemişlerdi ve bu günlerde yinelediler.

Gelişmelere baktığımızda bugüne kadar hep yumuşak tarz söylemlere ağırlık vererek bir nevi ‘iyi polis kötü polis’ rolü oynayan Vladimir Putin’in bu kez üstü kapalı olsa bile Suriye konusunda bu kadar sert konuşması ‘fırtına öncesi sessizlik’ durumu olarak da değerlendirilebilir.

Kuşkusuz gelişmelerde her ülke kendi çıkarına uygun adımlar atmayı ve kazanç elde etmeyi düşünecektir. Devlet Başkanı Putin’in üstü kapalı da olsa Suriye çıkışının arkasında son dönemlerde Türkiye ile ABD’nin yeniden yakınlaşma yolları aramalarından, Kırım konusunda Türkiye’nin ABD ile aynı pozisyonu paylaşmasından, M-4 karayolu konusunda Türkiye’nin kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesinden duyduğu rahatsızlık vd. faktörlerin olma ihtimali yüksektir.

Nitekim Kırım konusunda Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov ‘Rusya’yı hedef alan açıklamalardan esef duyuyoruz’ diye bir beyanda bulunmakla Ankara’ya bir nevi uyarı yapmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Haziran’da Joe Biden ile buluşmasından sonra ve 20 Eylül’de New York’ta sarf ettiği ‘S-400 konusu bizim için bitmiştir’ sözleri Vladimir Putin’e verilmiş çok önemli mesaj olmasına rağmen, ben 29 Eylül tarihini ‘kritik bir aşama’ olarak değerlendiriyorum.

Suriye’deki Rus uçaklarının Türkiye’nin pozisyonlarını vurmasından sonra Beşşar Esad’ın Rusya’yı ziyaret etmesi Moskova’nın bu kez daha kararlı davranabileceğine işaret ediyor.

Şayet 29 Eylül’de Vladimir Putin, İdlib konusunda Türkiye’nin 3 sene önce üstlendiği yükümlülüklerin hala yerine getirilmediğini hatırlatarak bu kez ısrarcı olursa, Türkiye’nin buna direneceğini zannetmiyorum.

Diğer ifadeyle, bu kez Türkiye’ye ‘Bölgeden çıkın’ talebi gelirse ciddi sıkıntıların ortaya çıkacağını şimdiden görmek zor değildir. Ama ben son neticede Vladimir Putin’in bunu yapmayarak bu kez de daha ılımlı bir yol izlemeyi sürdüreceğini düşünüyorum.

Çünkü Rusya ile ilişkilerin bu kadar geliştiği ve özellikle Joe Biden’ın, Recep Tayyip Erdoğan’la bir araya gelmediği bir ortamda Putin’in Türkiye’yle işi yokuşa süreceğini zayıf bir ihtimal olarak görüyorum. Ama tüm bunlara rağmen 29 Eylül’ün kesinlikle kritik bir aşama olduğunu düşünüyorum.

29 Eylül Türkiye-Rusya ilişkilerinde (özellikle Suriye sahasında) önemli bir tarih olarak nitelendirilmekte ise o zaman Rusya tarafında bu konuları irdeleyen yorumcuların görüşlerine başvurmadan ortaya sahici bir manzaranın çıkması imkanı bulunmuyor.

İşte Independent Türkçe’nin konuya ilişkin sorularını cevaplandıran Rusya’nın en deneyimli gazeteci yazarlarından biri, dünyaca ünlü Kommersant Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Azer Mursaliyev, 29 Eylül’ün önemli bir tarih olduğuna işaret etmenin yanı sıra karşılıklı pazarlıklardan sonra borsanın 30 Eylül’de yeniden açılacağına belirtiyor:

Buluşmanın formatını ‘üçüncü bir şahıs olmadan yüz yüze’ şeklinde Türkiye Cumhurbaşkanı belirlemiş olup görüşme sonucunda ‘önemli kararlar çıkacağına’ işaret etmiştir.

Bir kısım çelişkiler göz önündedir. İki liderin, İdlib dizisinin tüm fragmanlarını, Suriye’deki farklı silahlı gruplar ve onların ideolojik çizgilerine ilişkin karşılıklı suçlamaları iki liderin ayrıntılı biçimde nasıl analiz edeceklerini göz önüne getirmek zordur.

Bunun dışında en üst düzey yöneticilerin buluşmalarında genel olarak temel, nihai (veya bu şekilde görünen) ve sonuç verecek kararlar alınmaktadır.

Her hâlükârda sorunun temelde çözümüne ilişkin karar artık alınmıştır. Bu buluşmaya kadar Rusya yöneticilerinin Suriye Cumhurbaşkanı Esad, Ürdün kralı ve Suriyeli Kürtlerin delegasyonlarıyla birçok temas gerçekleştirdiklerini göz önünde bulundurmak gerekir.

Bunun dışında son zamanlarda Suriye’de Rusya’nın arabulucu olarak kayda değer derecede faalleşmesini not etmemiz gerekir.

‘Hükümet güçlerinin kontrol ettiği alan’ sadece harita üzerinde tek renkle boyanmıştır. Gerçekte ise, örneğin Deraa bölgesinde olduğu gibi önemli kısım bu veya öteki yerel askeri güçlerin kontrolü altındaydı ve aynı durumda kalmayı sürdürmektedir.

Zamanında çatışma bölgelerinden en barışmaz silahlı güçler çıkarıldı (bu arada çoğunluğu İdlib bölgesine götürüldü), yerde kalanlar ise kendi yarı bağımsız varlığını korumayı sürdürmektedir.

Tüm hallerde nüfusun esas gruplarının çıkarlarını göz önünde bulundurmak kaydıyla ‘Genel bir barış planı’nın söz konusu olduğunu görmekteyiz. Haliyle radikallerin ve barışa yanaşmayanların dışında.

Sonuncular ise yüzde bakımından en fazla İdlib bölgesinde bulunmaktadır. Onları maksatlı şekilde ülkenin tamamından o bölgeye kaydırmışlar. Ve esas pazarlıklar da onlarla ilgili yapılacaktır. Ama artık pazarlıklar yapılmaktadır.

Taraflar kendi ‘kırbaçlarını ve kurabiyelerini’ belirlemişler. Türkiye yeniden ‘Kırım’ın ilhakını’ ve Rusya parlamentosuna yarımadada yapılmış seçimin sonuçlarını kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Rusya sıhhiye örgütü ise hemen Türk domateslerinde sağlığa zararlı bakteriler olduğunu belirlemiştir.

Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye hükümet ordusu İdlib’e saldırı başlatmış olup Türkiye de bölgeye ek askeri güç sevk etmiştir.

Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya yapımı S-400 füzelerini almayı sürdüreceklerini açıklamakla birlikte yeni kuşak uçaklar da alabileceklerine işaret etti.

Rusya Cumhurbaşkanı’nın Basın Sözcüsü Dmitri Peskov’un şahsında ise Moskova, aradaki anlaşmazlıklara rağmen Türkiye’nin, Rusya’nın partneri olarak kalmayı sürdürdüğünü ifade etti.

Muameleler yapılmıştır. Rusya ve Türkiye Cumhurbaşkanlarının 29 Eylül’deki buluşmasında pazarlıklar sona erecektir… Ve 30 Eylül’de yeniden açılacaktır.

Zira kendi çıkarları açısından Suriye’de sadece Rusya ve Türkiye bulunmamakta olup İran ve aynı zamanda ABD, Suudi Arabistan, BAE, İsrail vd. bulunmaktadır.

Ve Suriye dışında Moskova ve Ankara’nın, Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da Orta Asya’da ve Güney Kafkasya’da uzaktan-yakından örtüşmeyen çıkarları bulunmaktadır.

Kommersant Genel Yayın Yönetmeni Azer Mursaliyev’in ayrıntılı açıklamalarından S-400 konusunun ‘kırbaç ve kurabiye’ politikasının ana unsurlarından biri olduğunu görmekteyiz ve kuşkusuz 29 Eylül buluşmasında da masanın üzerinde bulunacaktır.

Bunu göz önünde bulundurarak S-400’lerin ikinci partisinin alınması konusunu gerek bölgeyi ve gerekse iki ülke arasındaki ilişkileri iyi bilen Türkiye’nin eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı’ya soruyoruz.

Sayın Akıncı’nın konuya ilişkin Independent Türkçe’ye yaptığı açıklama şu şekildedir:

S-400’lerin niye alındığı hala tam açıklığa kavuşmuş değil. Ödenen bedel, F-35 programından çıkarılmamız vb. göz önüne alındığında bu soruyu sormamız gerekir:

Ne kazanıp ne kaybedeceğiz?

Üstelik Kırım’daki Duma seçim sonuçlarını tanımadığımızın açıklanması Rus sözcülerce pekiyi karşılanmadı. Yeni bir parti S-400 almamız Rusya’nın tutumunu değiştirmez ama ABD ile yeni bir krize yol açar.

Gerek Türkiye ve gerekse Rusya tarafından 29 Eylül buluşmasına bu kadar önem atfedilmesi ikili ve bölgesel ilişkilerde yeni kapıların aralanabileceğine işaret etmektedir.

Kuşkusuz, 2021’in Soçi’si 1945’in Yalta’sı olmayacaktır. Fakat bölgedeki gelişmeleri tetiklemesi açısından tarihte 29 Eylül 2021 Soçi’si olarak kalma potansiyeli çok yüksektir.

Yorumlar