Büyük Müttefik Türkiye’den Ne İstiyor?

COVID-19’un ekonomik sonuçlarını yönetebilmek için ne yapılabilir?

İran Cumhurbaşkanı’nın kardeşi tutuklandı

İsrail’in derdi Suriye ve Lübnan’daki İran Dronları

MAGOSA SAVUNMASI VE SİNCAN CEZA EVİ

Gündem 10 Nisan 2020
197

Madem evdeyiz, vaktimiz eskiye göre daha bol, sizlere bugün Kıbrıs Barış Harekatında kritik günler yaşayan Magosa’nın bir anlamda kurtuluşunu ve bu kurtuluşta bence en büyük pay sahibi olanlardan birini, bir askeri, bir üsteğmeni, bir komutanımı anlatacağım..
Daha doğrusu bu konuda daha önce, üstelik sıkıntılı ve zor bir dönemde, yazdığım bir yazımı biraz yorum ilave ederek paylaşacağım.
Bence tarihi bir yazıdır. Bu yüzden de çok kısaltmayacağım.
Sabırla okumanızı çok isterim.

-1945’te Artvin’de doğdu. Sonra ailesi İzmit’e göç etti. Temel öğrenimini orada tamamladı. Her Türk ailesi gibi onun ve ailesinin askerliğe aşırı bir merak ve ilgisi vardı. Kara Harp Okulu’na girdi. 1966 yılında Topçu teğmeni olarak mezun oldu. Bir kaç yerde görev yaptı. Rütbesi Üsteğmendi. Komutanları ve arkadaşları ikna kabiliyeti ve teşkilatçılık gibi önemli liderlik özelliklerini fark ettiler Üsteğmen Oğuz’un..

1973 yılında Kıbrıs adası kaynıyordu. Uzun süredir 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Makarios ve Yunanistan Hükümeti arasında anlaşmazlık ve kavga vardı. Makarios yeni devletten Türkleri dışlamış ve Kıbrıs Cumhuriyetini bir Rum Cumhuriyetine dönüştürmüştü. Ama Yunanistan bununla da yetinmiyor, adanın tamamının Yunanistan’a ilhak edilmesini istiyordu.

Makarios da başkanı olduğu devleti koruyordu. Adadaki Türkler 1963 ve 1964 de saldırı ve katliamlara maruz kalmışlar ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki anlaşmalardan gelen haklarını almak için ümitsiz ama kararlı bir mücadele veriyorlardı. Türkler adanın her yerinde dağınık halde yaşıyorlardı. 1958 yılında kurulan TMT(Türk Mukavemet Teşkilatı) kendi çabaları ile bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Türkiye de bu teşkilata belli sürelerle subay gönderiyor ve onların kendilerini savunmak için hazırlanmalarına katkı yapıyordu. Gönderilen subaylar genç, dinamik ve istikbal vadeden becerikli subaylardı.

1945 Artvin doğumlu üsteğmen Oğuz da böyle bir subaydı. Onu 1973 yılının Eylül ayında Magosa bölgesindeki Kıbrıs Türklerinden oluşan Mücahit Taburuna, Tabur Komutanı olarak görevlendirdiler. Gitti. Ama sivildi. Görünüşte Magosa Namık Kemal Lisesi Tarih öğretmeni olarak Magosa’ya görevlendirilmişti. Okulda da, taburda da göreve hemen başladı. Adı Sadi bey’di. Tarih öğretmeni Sadi bey, derslerde milli duygulan geliştirici konuşmalar yapıyor, Kıbrıs Adası’nın önemini vurguluyor, Rum saldırılarına karşı mücadelenin gerekliliğinden söz ediyor öğrenci ve öğretmenleri örgütlüyordu. Kritik günler için Magosa Mücahitlerini askeri olarak savunmaya hazırlıyordu. Onu subay olarak bir tek Mücahitler tanıyor, Magosa halkı ise Tarih Hocası olarak biliyordu.

6-7 Ay hem liseli Kıbrıs Türk gençlerine hem de Mücahitlere çok “sıkı” bir hocalık ve komutanlık yaptı. Ancak 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı’nın başladığı gün, öğretmen Sadi bey, o güne kadar gizlediği üniformasını giydi. Ateşli konuşmalar yaptığı genç öğrencilerinin ve halkın karşısına ilk defa Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli Üsteğmen Oğuz olarak çıkıyordu.

Bu arada Yunanistan daha fazla beklemedi ve adaya gönderdiği askerler ve adada yanına çektiği Rumlarla 15 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ta darbe yaptı. Makarios kaçtı. Adada yeni bir yönetim kuruldu ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti adıyla Yunan adası oldu.

Adadaki Türkler endişeyle gelişmeleri izliyor ve kaderlerinin ne olacağını düşünüyorlardı. Bütün umutları Türkiye idi. Ama Türkiye, tabir caizse “hep gürlüyor, bir türlü yağamıyordu.” Yani adaya gelmiyordu…O kritik günlerde Üsteğmen Oğuz 250 kadar Mücahidi sürekli savunmaya hazır tuttu. O sıralarda Makarios ve kuvvetlerini kısa sürede tasfiye eden Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusu(RMMO) ve Yunan birlikleri Türkleri de saf dışı etmek için adadaki Türk bölgelerine yığınak yapmaya başladılar. Adadaki toplam Mücahit kuvvetleri 6.000’di. Bunlar, şehirlerde taburlar, köylerde ise takımlar halinde teşkilatlanmış olarak bulunuyorlardı.

Magosa’daki Mücahit Taburunun mevcudu ise 252 kişi idi. Üsteğmen Oğuz hem bu 252 kişilik birliğini, hem de Magosa halkını süratle savunmaya hazırladı.

Kıbrıs adasına Yunanistan’ın yaptığı 15 Temmuz 1974 darbesinden sonra Türkiye antlaşmalardan doğan hakkını kullanmak istedi. İngiltere’ye adaya beraber müdahale etmeyi teklif etti. İngiltere bunu kabul etmedi. Türkiye tek taraflı olarak müdahale kararı aldı ve TürkSilahlı Kuvvetleri 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a çıktı.

Kıbrıs adasına askeri bir çıkarma için en uygun yer Magosa kıyılarıdır. 20 km. genişliğinde ve sığ plajları vardır. Çıkarma gemileri zorlanmadan bu plajlara kapak atabilir ve askeri birlikleri kolayca adaya çıkarabilir. Bu çok iyi bilindiğinden Türkiye’den bir askeri müdahale bekleyen düşman muhtemel çıkarmanın Magosa’dan olacağını bekliyordu. Bunun çin de en güçlü savunmasını Magosa’da oluşturmuştu. Magosa kıyılarında adadaki en güçlü kuvvet olan ve kıyıda 8 taburla tertiplenmiş bulunan 3 alay ardı. 15’nci alay, Zırhlı alay ve bir Mekanize piyade alayı.Yunan kuvvetleri ve RMMO planlarına göre, Türk kuvvetleri Magosa kıyılarından çıkarsa kıyıya yerleştirilen 17 km. menzilli toplar ile çıkarma gemileri ateş altına alınacak, yıllarca önceden hazırlanmış koruganlarla çıkarma önlenecekti. Ama, eğer çıkarma başarılı olursa, bu defa ikinci kademedeki Zırhlı alay devreye girecek, çıkan birlikleri durduracak ve 3. kademedeki Mekanize piyade alay da bir karşı taarruzla Türk askerlerini denize dökecekti.

Ancak Türkiye uyguladığı çok iyi bir askeri taktikle Yunanlıların ve RMMO’nun hiç beklemediği ve ancak 1-2 geminin yanaşabileceği küçük plajları olan ve 4. derecede çıkarma bölgesi kabul edilen Girne plajlarından çıkarma yaptı ve böylece düşmana baskın sağlandı.RMMO ve Yunan kuvvetleri çıkarmanın Girne’den başladığını görünce, çıkarma yapılacağını beklediği diğer plaj bölgeleri olan Baf, Limasol, Larnaka ve Magosa’daki kuvvetlerini, çıkarmanın yapıldığı Girne’ye kaydırmaya başladı.
Larnaka, Limasol ve Baf bölgelerindeki Mücahitler üstün düşman kuvvetlerine direnmelerine rağmen teslim oldular. Harekâtın ilk saatlerinde bu bölgeler düştü. Bu bölgelerdeki RMMO kuvvetleri Girne’deki çıkarma bölgesine kaydırıldı ve çıkan Türk kuvvetleriyle muharebelere girdiler.

Üsteğmen Oğuz’un başında olduğu Magosa Mücahit Taburunun çıkarmadaki görevi, mümkün olduğu kadar düşmanı üzerine çekerek, oyalamak ve bu kuvvetlerin çıkarma bölgesine ulaşmasını engellemekti. Tabur bu görevi yapmaya çalıştı. Ve buradaki kuvvetler çıkarma bölgesine gidemedi.Girne’ye Türk çıkarmasının başlamasından sonra bölgedeki BM temsilcisi İsveçli Yarbay Feix, Türk yetkililerle görüşmek istedi. Görüştüler. Görüşmede İsveçli yarbay düşmanın Magosa’daki Mücahitlerden en az 30 kat güçlü olduğunu ve ağır silahlarla donanmış bulunduğunu belitti. Magosa’yı savunmanın mümkün olamayacağını ifade etti ve:
-“Silahlarınızı ve kaleyi teslim edin. Boşuna kan dökülmesin. Ben sizi şu bekleyen helikopterle Türkiye’ye götürmeyi garanti ediyorum…” dedi. Magosa’nın direnemeyeceğini anlattı. Magosa Sancaktarı Servet ve Harekat Kısım Amiri Erdoğan teslim teklifini endişeli bir şekilde baş başa konuşurken, Mücahit Merkez Tabur Komutanı Üsteğmen Oğuz teslim olmalarını isteyen BM Barış Gücü İrtibat Subayına şu cevabı veriyordu:
-“Bizi buraya gönderen Türk Devleti, düşmanı çok görünce, teslim ol demedi. Gerekirse çarpışarak ölmemizi emretti. Ben de asker olarak aldığım emri uygulayacağım ve kanımın son damlasına kadar direneceğim.” Böylece Oğuz üsteğmen teslim olma teklifini reddediyordu.

Bunun üzerine Rum ve Yunan kuvvetleri, Magosa’ya yoğun bir topçu ve havan ateşine başladı. Taarruz başlamıştı. Yunan subay ve erleriyle takviyeli RMMO kuvvetleri Magosa’daki Türk kuvvetlerini 3.000 kişilik 3 taburla ezecek ve oradan Girne’ye yönelerek 5.000 kişilik kuvvetini, adaya çıkan Türk kuvvetlerini püskürtmek için karşı taarruza geçirecekti. Magosa’dan Girne’ye ulaşan asfalt yol, Rum kamyon konvoyları ile dolmuştu. İçindeki askerler gözükmüyordu. Türklerin hemen teslim olacağını düşünmüşlerdi. Bu kuvvetleri çıkarma bölgesine sevk etmek istiyorlardı. BM irtibat Subayı’na, “Sivilleri muharebe alanı dışına çıkarıyoruz” diyerek kandırmışlardı. Üsteğmen Oğuz, konvoyu görür görmez ateş emrini verdi.

Tarih 20 Temmuz 1974, saat: 08.00’di. Magosa Mücahit Taburu, Girne’ye intikal etmek isteyen konvoya ellerindeki eski bir roketatar ve 250 adet piyade tüfeği ile ateşe başladı. Açılan ilk ateşle Mücahit Üsteğmen Kadir, düşman konvoyunun en öndeki aracını ve asfalt yolu tahrip etti. Şaşkınlık, korku ve telaşla araçlardan inen düşmana önemli kayıplar verdirildi. İlk atış, öndeki ilk aracı vurduğunda alevler gökyüzünü kapladı. Yol kapandı ve Rumlar ve Yunanlılar Magosa Kalesi içinde mahsur kalan Türklere saldırdı. Düşman Girne’yi takviyeye gidemedi. Fakat bu kızgınlıkla bütün gücü ile Magosa’ya saldırdı.

Mücahit taburu Magosa kalesi surları içindeydi. Kalenin etrafına düşman tankları geçmesin diye Üsteğmen Oğuz derin bir hendek kazdırmıştı. Bu hendeğin üzerine, kapıların önüne, Magosa’daki demirci ustalarına su boruları ve demirlerden yapılmış ve halatlarla kaleye bağlanmış, adeta ilkel bir Ortaçağ köprüsü yaptırmıştı.Dostlar girip çıkacağı zaman köprü indiriliyor, araçlar geçiyor, Barış Gücünün araçları da geçiyor ama düşman göründü mü köprü kaldırılıyordu.

Bu hendek kaledeki Türkleri koruyordu. Ama kale dışındaki Baykal, Sakarya ve Karakol mahallelerinde de 5500 Kıbrıs Türkü yaşıyordu. Onlar saldırıya çok açıktılar ve mutlaka katledileceklerdi. Üsteğmen Oğuz, insiyatif kullandı ve bu Türkleri de surların içine alarak toplam 10.000 nüfusu surlar içinde 1 ay aç, susuz ve mühimmatsız savundu. Düşmanın kaleyi ele geçirmek için yaptığı müteaddit saldırılar, sur kapılarında göğüs göğüse muharebeler verilerek kahramanca ve fedakarca kırıldı.

Diğer yandan Girne’ye çıkan Türk birlikleri çok fazla ilerleyemediler. Hemen “Ateşkes” yapıldı.Ama Rumlar ve Yunanlılar buna uymuyor Magosa kalesini ele geçirmek istiyorlardı. Türk birlikleri zaten Girne’de dar bir alana sıkışmışlardı. Yardıma gelmeleri mümkün değildi.Magosa kalesindeki Türkler 15 Ağustos’taki 2. harekata kadar, yani bir ay, kendi başlarının çaresine bakacaklardı. Magosa halkı; üstün düşman kuvvetlerine karşı Magosa kalesi içinde Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri yetişinceye kadar, 1 ay aç susuz ve cephanesiz şanlı bir direniş gösterecek ve “Gazilik” ünvanı hak edecekti.

Ama kale içinde yaşayan nüfusun 2 katına çıkmasıyla kalede açlık ve susuzluk baş gösterdi. Kale dışından getirilen 5000 kişi ile kale içinde 10.000’e yakın bir nüfus olmuştu. Bu nüfus açlık ve susuzlukla karşı karşıya idi. Askerler, Ağustos sıcağında, 45-50 derece sıcakta, yarım fincan su ile savaşıyordu. Bu şekilde dayanmaları mümkün değildi. Üsteğmen Oğuz bir şeyler yapmalıydı.

Yaptı. Rumların elindeki adanın en büyük limanı olan Magosa Limanını bir baskınla ele geçirdi. Üsteğmen Oğuz, gönüllü seçtiği 5 kişilik bir tim ile geceleyin limana, düşman içine sızdı. Limandaki Pilot Kulesine su borularından tırmandılar. Gece az sayıdaki muhafızı etkisiz hale getirdiler ve Yunan bayrağı yerine Türk bayrağını çektiler.Mevzilerden çıkan düşman kuvvetlerini saf dışı ettiler. Limanı iki taraftan keserek ele geçirdiler. Sabah BM devreye girdi. Limanı teslim almak için 12 zırhlı araçla İngiliz General Hang limana geldi:
– “Liman ihtilaf konusudur. Ateşkes görüşmelerinde liman hangi tarafta kalırsa ona vereceğiz”dedi. Fakat bu doğru değildi. BM Barış Gücünün arkasından Rum Milli MuhafızOrdusu da adım adım limana ilerliyordu. Limanı Rumlara vereceklerdi. Bir oldu bitti ile limanTürklerden alınacaktı. Bu sıralarda Ankara’dan sürekli “BM kuvvetleriyle hiç bir ihtilafa ve çatışmaya girmeyin” talimatları geliyordu. Üsteğmen Oğuz, BM ile çatışma pahasına limana BM askerlerini de sokmadı. Ama silah da kullanmadı.

Savunma yapmak için zamana ihtiyacı vardı. Hemen Mücahitlerin üstlerini çıkarttı, birer güreşçi gibi güreşe tutuşturdu onları.Mücahitler, BM araçlarının önünde güreş yapıyor, BM subayları ve askerleri de onları seyrediyordu. Bu güreş bir saat kadar sürdü. Ama diğer taraftan Üsteğmen Oğuz, limandaki vinçleri, kaldırıcıları ve limandaki bütün büyük makine aksamı, motor ve traktör sandıklarını, demet şeklindeki boruları getirtip büyük bir set şeklinde yüksek bir duvar gibi yığdırdı. Sonra Üsteğmen Oğuz’un çaldığı bir düdükle güreşen ve onları seyrederek onlara destek veren Mücahitler güreşi bırakıp koşarak, hazırlanan bu malzeme üzerinde mevzi aldılar. BM zırhlı araçları dağ gibi yığılan malzeme duvarlarını bütün zorlamalarına rağmen geçemediler. BM Barış Gücü Komutanı İngiliz Generali Hang:
-“Limanı teslim edin. Yoksa, ateş açtıracağım.” diye tehdit etti. Bunu birkaç kez megafonla tekrarladı. Üsteğmen Oğuz limanda birliğinin başındaydı. Cevap verdi:
-“Ateş açarsanız, ateşle mukabele edeceğiz.” Çok kritik anlar yaşandı. Sonuçta BM ve Rumlar çekildi, liman Türklerde kaldı. Liman büyük olduğundan burada bir miktar erzak vardı. Bunlar çıkarıldı ve halka dağıtıldı. Limandan elde edilen erzak, silah ve mühimmat ile Magosa savunması bir müddet daha sürdürüldü.

Rumlar ve Yunanlılar defalarca kale kapılarından zırhlı taarruzlar gerçekleştirdi. Ama Türkler asfalt yolları kazıp ve parçalayarak düşman zırhlı araçlarının gelmelerini önledi ve savunmayı sonuna kadar sürdürdü. Bir ay süren direniş sonunda Türk tarafı 36 şehit 264 yaralı, düşman ise 750 ölü ve 2000 yaralı verdi. Düşmanın müteaddit taarruzlarına rağmen Magosa düşmemiş ve Türk Barış Kuvvetlerinin 16 Ağustos 1974 günü akşam geç saatlerde yetişmesiyle Magosa Türk kuvvetleri ile kavuşma sağlanmış, sur dışından ve içinden yapılan koordineli harekatla bölgedeki düşman kuvvetleri tamamen imha edilmişti…

Magoa’da direnen Türkler 2. harekatta, 15 Ağustos akşamı, Türk askeri ile buluştular ve hayatları değişti. O gün hava kararmak üzereydi.Cephane, yiyecek ve su da çoktan bitmişti.Limandan çıkarılan erzak da tükenmişti. Halk perişan haldeydi. Teslim olma söylentileri dolaşmaya başladı. Bu arada 2.Harekat başlamış ve Türk birlikleri hızla ilerleyerek Magosa’nın 40 km. yakınındaki Serdarlı’ya gelmişlerdi. Üsteğmen Oğuz üsleriyle devamlı temas halindeydi.

Rumlar ve Yunanlılar, Türk birliklerinin Serdarlı’ya geldiğini öğrenince, Magosa kalesini mutlaka düşürmek ve limanı tekrar ele geçirmek için taarruzlarını arttırdılar. Kaleye sis ve yangın mermileri atarak hem limanı hem de sur içini yakmaya ve halkı teslim olmaya zorladılar. Uzaktan Magosa kalesinin içi bir yangın yeri gibiydi.Türkler adeta kale içinde kapana kısılmışlardı ve bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlardı. İtfaiye araçları ve arazözler de isabet aldığından yangına müdahale edilemiyordu. Kalenin içi havan ve topçu ateşi altında adeta kaynıyordu. Üsteğmen Oğuz yarım saat içinde 100 metre karelik küçük bir yere 74 havan mermisinin düştüğünü gördü. Bütün mevziler ateş altındaydı. İnsanlar feryat ediyor, fakat hiçbir kurtuluş çaresi gözükmüyordu. Üsteğmen Oğuz sürekli yardım çağrısı yapıyordu:- “Acele yardıma gelin” diyordu. “Magosa düşüyor” diyordu. Serdarlı’ya gelen Türk 28’nci Piyade Tümeni subaylarından keşif bölük komutanı ve Üsteğmen Oğuz’un Harbiye’den sınıf arkadaşı Üsteğmen Erdoğan 9 tane kariyerle Magosa’ya yardıma geliyordu. Ama görevi keşif yapıp Serdarlı’ya geri dönmekti. Ertesi gün Magosa’ya girilecekti. Ama Magosa’nın bir gün bile bekleyecek hali yoktu.

Bu arada gündüz saatlerinde Üsteğmen Oğuz’a bir mesaj geldi üst komutanlıktan. Diyordu ki: “Savunan, Türk bölgelerine Rum Millî Muhafız Ordusu ve Yunan askerleri zırhlı araçların ve tankların üzerine Türk Bayrağı çekerek ve Türkçe “Biz geldik, size hürriyet getirdik” diyerek,
savunan bölgelerden içeri girip katliam yapmaktadırlar. Kesinlikle Magosa’nın kapılarını açmayınız. Gelen kuvvetler düşman kuvvetidir, ancak size yarın 16 Ağustos günü yardım gelecektir.”

Fakat Magosa etrafında bazı top sesleri duyuluyordu. Üsteğmen Oğuz tekrar sordu:
“- Çok kötü durumdayız ve bazı birlik hareketleri ve top sesleri duyuyoruz, acaba bizim birliklerden gelen var mı? “ Hemen cevap verildi:
– “Kesinlikle bizim birliklerimiz yoktur, gelen düşman birliğidir. Magosa Kale kapılarını açmayınız. Aksi halde bir aydır devam eden başarılı savunmanızı kaybedersiniz. Gelen düşmandır. Kıbrıs Türk kuvvetleri ancak yarın 16 Ağustos günü size ulaşacaklardır.”
Üsteğmen Oğuz bu mesaja göre bütün mücahitlerin namlularına son mermilerini koydurup süngülerini taktırdı. O sırada diğer kapıdaki Mücahit Bölük Komutanı koşarak Üsteğmen Oğuz’a geldi:
-“Komutanım bir zırhlı araç kolu geldi, tanklar geldi”. Üsteğmen Oğuz gelenlerin tank olduğunu duyunca Anakara’dan gelen mesajı hatırladı ve gelenlerin düşman tankı olduğunu düşündü. Hemen boş şişelere benzin doldurttu ve tanklar için molotof kokteylleri hazırlattı. Son atışları yapmak için emirler verdi. Kendisi de elinde bir Thomson makineli tabanca ile karargahından çıktı. Koşarak kapıya gitti. Baktı ki Yenikapı önünde kazılmış hendeklerin arkasında bir mücahit Kıbrıs’lı Türk, kılavuz olarak geldiğini söylüyor ve:- “Komutan nerde? Komutan nerde?” diye bağırıyor. Arkasında da arka arkaya toz toprak içinde araçlar duruyor. Üsteğmen Oğuz kılavuza sordu:
“-Sen kimsin?-
-Ben Mücahit Ali’yim komutanım.
-Peki Parola nedir?
-Bilmiyorum komutanım. Acele çıktık. Bana gel kılavuz ol dediler, geldim. Alamamışım.
-Kimliğin var mı? Sana nasıl inanayım?
-Yoktur komutanım”.
Aynen mesajda söylendiği gibi, düşman birliği olma ihtimali çok yüksekti. Kapıları açtırmadı Üsteğmen Oğuz. Bu arada Rum ve Yunanlıların daha geriden ve başka bölgelerden attığı mermiler de ayaklarının önüne düşüyordu. Etraftakiler “komutanım vurulacaksınız” diye onu geriye çekmeye çalışıyorlardı.

Ama Üsteğmen Oğuz biraz ilerledi. Emin olmak istiyordu. Gelen birliği gözüyle görmek istedi. Birliğin bütün plakaları, işaretleri, ay yıldızları çamurla kapaılmıştı. Bu sırada kaleyi çevreleyen surun önüne kazılan hendeğin içinden bir ses geldi:
-“Beni çıkarın. Beni çıkarın…”
Hendeğe bir asker düşmüştü. Kısa boylu birisiydi. Kendisi çıkmak istiyor ama çıkamıyordu. Üsteğmen Oğuz :- “Çıkarın onu!” dedi. Çıkardılar. Üsteğmen Oğuz’un esmer, kara gözlü, terler içindeki bu kısa boylu Mehmetçiğe kanı ısındı. Ona sordu:
-“Nerelisin sen oğlum”. Asker hemen esas duruşa geçip bağırarak tekmil verdi:
-“Tukatlıyım Komutanım”.
Üsteğmen Oğuz, “Düşman ne kadar hile yaparsa yapsın, Tokat’lı Mehmetçiğin bu güzel şivesiyle böyle tekmil veremeyeceğini anladı. “Bunlar bizim birliklerdir” diye düşündü ve kesin emrini verdi:
-“Kapıları açın. Türk ordusu geldi. Mehmetçikler geldi.”
Kariyerleri içeri aldılar. Magosa halkı coşuyordu: “Türk askeri gelmiş, Türk askeri gelmiş…” Sığınaklardan yıllardır hatta yüzyıldır Mehmetçiği bekleyen insanlar onlara koşuyordu. Kaleye havan mermileri düşmesine rağmen, kimse mevzilere girmiyordu.Üsteğmen Oğuz zarar görmemeleri için bağırıyor, onları mevzilere sokmak istiyordu. O sırada bir ak sakallı dede geldi. Üsteğmen Oğuz’un kolundan tuttu ve Ona:
-“Komutanım ne oluyor sana? Bırak öleceksek Mehmetçiğin yanında ölelim. Biz 86 senedir, bir gün Mehmetçik gelecek diye, onun aşkı ile bekledik. Artık ölsek gam değil. Bırak bu anın tadını çıkaralım”.

Mehmetçik içeri girdi. Ama onu da tutmak mümkün değildi. Silahını ateşleyen Kahraman Mehmetçik düşman içine kartal gibi daldı. Bir anda, 1 Tugay düşmanın çil yavrusu gibiKaçtığı görüldü. Kale kapısının önüne gelen ilk Türk kariyerden inen bir onbaşıya, Rumlar’ın havan atışı yaptığı yer uzaktan gösterildi. Onbaşı diz çöktü. Nişan aldı ve havan mermisi Rumların cephaneliliğinin bulunduğu binanın penceresinden girdi. Önemli bir hedef bertaraf edilmişti. Daha sonra o onbaşıya çok etkili bir Rum makineli tüfek mevzii gösterildi. Onbaşı soğuk kanlılıkla bir mermiyle de o mevziyi yok etti. Daha sonra komutanları bu askeri ödüllendirmek için çok aradılar. Ama o kahraman onbaşı hiç ortaya çıkmadı. Şehit değildi, gaziydi.

Kahraman ve fedakar Magosa Mücahidi ve Kıbrıs’ın kahraman Türk halkı, Mehmetçik gelene kadar Allah’a teslim oldu, ama Magosa’yı düşmana teslim etmedi. Magosa’da kadınlarımız yemek pişirdi. Sabahlara kadar mevzilerde, eşlerinin yanında onlara destek oldu. Genç çocuklar mevzilere su ve cephane taşıdı. 80’lik dedeler mevzilerde nöbet beklediler. Magosa böyle kurtulmuş ve Magosa Türk halkı kahraman Oğuz üsteğmene bir şükran ifadesi olarak hayattayken onun heykelini dikmiştir.

Üsteğmen Oğuz Kalelioğlu’na ne mi oldu?
O şimdi 28 Şubat sanığı olarak Sincan F Tipi Cezaevindedir… 03.11.2012”.

Bu yazıyı 2012’de yazdım. O tarihte Magosa kahramanı Oğuz albay malum kumpas sonucu hapisteydi. Şimdi çıktı..

Üsteğmen Oğuz diyorum ama o askerlik tabiri. O bu mücadeleyi verirken ben Üniversitede öğrenciydim. Ama Oğuz albayımı daha sonra yakından tanıdım. Ben Silahlı Kuvvetlere girip Bursa Işıklar Askeri Lisesine teğmen olarak tayin olunca 12 Eylül 1980 sonrası Okula konferansa geldi. Orda tanıştık. O yıllarda çok aktifti. Ben daha sonra Harp Okuluna tayin oldum. Orada da götüştük… Yıllar geçti. Biz Üniversiteye geçtik. Hocalık yapmaya başladık. Oğuz üsteğmen, kurmay albay rütbesindeyken emekli oldu. Bir ara Oğuz albay doktora yapmak istemiş, sınava girmiş, kazanmış. Rahmetli Ünsal Yavuz hocanın danışmanlığında epeyce mesafe almışlar. Fakat Ünsal Yavuz hoca vefat edince Enstitü danışman olarak beni atadı. Birlikte çalıştık. Çalışmayı tamamladık. Neşe Özden hocanın da önemli katkıları oldu. Türk- Yunan İlişkileri konusundaki çalışması ile bilim doktoru oldu. Şimdi Ankara’da bir Üniversitede hocalık yapıyor…

Peki neden bu kadar becerikli ve nitelikli bir subay terfi edemedi? Niçin general olamadı?
Maalesef bunun cevabını resmi olarak veremeyiz. Daha doğrusu verecek durumda değiliz.. Ama bizce cevabı şudur: Maalesef ülkemizde devlet kademesinde milli düşünen ve milli davrananlara çok az yer vardır. Genelde, milli olanların kabiliyet ve becerileri sonuna kadar kullanılır ve sonunda onlar bir kenara bırakılırlar. Elbette milli düşünen. Ve milli davrananlar bunu bir “kullanma” olarak görmez. Devlet ve millet için makam, mevki düşünmeden varını yoğunu ortaya koyarak çalışır. Vazifesini yapar. Ama çok yukarılara, karar mekanizmalarına gelmeleri “gizli ellerce” engellenir.
Oğuz Albay da böyle bir engellemeyle karşılaştı muhtemelen.

Son sözümüz şudur: Kim bu ülkeye, bu millete parmak ucu kadar hizmet etmişse gelecek nesiller tarafından hayır ve şükranla yad edilmeli, hizmetleri anlatılmalı, genç kuşaklara doğru aktarılmalıdır.
Aksi bu milletin kahramanlarına vefasızlık, milletin birlik ve bütünlüğüne de kast etmektir.
Cemalettin Taşkıran

Yorumlar