İdlipte ateşkes mümkün mü

Doğu Akdeniz Yetki Alanı Sorunu Çıkmaza mı Giriyor

İran’da beklendiği gibi kazanan Ruhani

Mystery Surrounds Istanbul-Attack Suspect’s Past in Georgia

Küreselleşme ve Ulus Devlet Tartışmaları Bağlamında COVID 19 Pandemisi Sonrası Dünya Düzeni

Gündem 5 Haziran 2020
210

Dr. Ahmet GÖRGEN
Justus Liebig Universität Gießen

COVID-19 salgını, Aralık 2019’da Çin’de başlayıp, sonraki aylarda dünya geneline yayılarak uluslararası siyasetin bir numaralı sorunu haline gelmiştir. Öyle ki, salgının ortaya çıkışı ve salgının, sosyal, ekonomik ve politik etkileri, küresel düzeyde hem geleneksel medyada hem de yeni medya dediğimiz sosyal medyada tartışmaların ana konusunu oluşturmaktadır. Özellikle akademi ve siyaset çevrelerinde salgının küreselleşme sürecini nasıl etkileyeceği ve ulus devlet yapısını yeniden güçlendirebileceği üzerinde bir tartışma ortamı oluşturmuştur. Bununla ilgili en önemli çıkış, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan gelmiştir. Macron, Nisan ayında Financial Times’a verdiği mülakatta; düşünülmesi mümkün olmayanı düşünmek gerektiğini belirterek, küreselleşmenin artık zamanını doldurduğunu, devlet merkezli bir yapının etkisini artıracağını söylemiştir. Yani Macron, küreselleşmeden geriye dönüşle birlikte mevcut neo-liberal yaklaşımın da yeniden yorumlanarak, devlet müdahalesini ön plana alan “keynesyen” bir modelin oluşabileceğini dile getirmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, genel tartışma iki ayrı görüş üzerinde devam etmektedir. Birinci görüş; küreselleşme ve neo-liberal ekonomi modelinin sonunun geldiğini ve ulus devletin daha da güçlenip devletlerin kabuğuna çekileceği iddiasını taşımaktadır. İkinci görüş ise; salgının küreselleşme sürecini sekteye uğratmayacağı ve bu kriz ortamının ülkelerin kısa vadeli müdahaleleri ile aşılacağını öngörmektedir. Tartışmanın kapsamını daha iyi anlamak için bu iki görüşü detaylı ele almakta yarar vardır.

Küreselleşmenin sonunun geldiği düşüncesinde olan görüşü incelediğimizde, bunun arkasında pandemi ile birlikte ülkelerin kendi kabuklarına çekilmeleri ve bu korku ile seyahat, ticari ilişkiler ve karşılıklı etkileşim noktasında sınırlamalar getirmeleri yatmaktadır. Bu noktada ulus devlet yapısı, olası bir küresel kriz durumunda hükümetlerin ayakta kalmalarının bir garantörü olarak görülüyor. Ülkelerin salgın sürecinde gıda, sağlık ekipmanı gibi ihtiyaçlarda dışa bağımlı oldukları gerçeği onları daha çok kendi üretim mekanizmalarını geliştirmeye ve bu durumda kendi kendine yeten bir ekonomik yapı içerisinde bulunmaya zorluyor. İtalya örneğinde görüldüğü üzere, solunum cihazlarının yetersizliği, ABD, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde, koruyucu maske ve sağlık çalışanlarının kullandığı tulum gibi ürünlerin eksik oluşu, ülkelerin bu ürünlerin ihracatına getirdikleri sınırlamalar, öncelikli olarak kendi kendine yetme mantığının oluştuğunun bir göstergesidir. Zira salgının 2. ve 3. dalgalarının oluşması durumunda, ülkelerin nelerle karşılaşacağının belirsizliğini koruması, onları bu ve benzeri ürünlerde sürekli hazır bir durumda olmaya itmektedir. Siyasi arenada ise küreselleşmeden geriye dönüş algısı, ulus devlet yapısını önceleyen siyasal hareketlerin güç kazanmasının yolunu açmakta, daha otoriter, dışa kapalı ve merkantilist yaklaşım sergileyen yapıların sesinin daha yüksek çıkmasına neden olmaktadır.

Öte yandan bu korkuların yersiz olduğunu düşünen ve şimdiki sistemle devam edileceğini öngören yaklaşıma göre ise salgın, aşılabilir bir kriz doğurmuştur ve küreselleşme noktasında bir geriye dönüş getirmeyecektir. Bu görüşe göre, küreselleşme ile birlikte yürüyen kapitalistleşme, geriye döndürülebilir olmaktan uzak ve ülkelerin birbirine bağımlılığı artık dijitalleşmeyle birlikte en yüksek seviyeye çıkmış durumdadır. Sonuç itibariyle, özellikle batı dünyasını bugün ki ekonomik anlamda yüksek kar ve refah ülkeleri konumuna getiren, bu devam eden kapitalistleşme sürecidir. Zira küreselleşme ortamında insanlar, istedikleri yerlere daha özgürce gidebiliyor, istediklerine daha rahat ulaşabiliyor ve dijitalleşme ile birlikte istedikleri yerlerle irtibat halinde olabiliyorlar. Bundan geriye gidiş toplumsal olarak da kabul edilebilir bir durumda gözükmemektedir. Bu noktada, dijitalleşmenin dünya ticaretinde meydana getirdiği gelişmelerle birlikte bireysel refahın da artışı, küreselleşme sürecini alternatifsiz kılıyor. Zira iç içe geçmiş ilişkiler ve ekonomik kalkınma açısından karşılıklı bağımlılık, bu alternatifsizliği etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Artık küreselleşme süreci ile birlikte oluşmuş olan küresel ticaret ve bunu yönlendiren büyük sermayeli şirketlerin ulus devlet çizgisine sıkışıp, yüksek kar beklentilerinden ödün vermeyecek olmaları da diğer önemli faktörü oluşturmaktadır. Buna ek olarak, yalnızca sermaye sahipleri değil ayrıca ihracata dayalı bir ekonomik büyüme modeli olan Almanya gibi ülkeler de, küreselleşme sürecinden geriye bir dönüş olmayacağını ve krizi aşıp var olan düzen içerisinde devam etmek isteklerini her zaman dile getiriyorlar. Zaten toplumun refahı noktasındaki baskılar da, hükümetleri küreselleşme çizgisinde kalmaya zorlayacak gibi görünüyor.

Peki salt küreselleşme ile birlikte neoliberal politika sarmalında olma veya ulus devlet yapısına geri dönüş dışında başka alternatifler olabilir mi?

Tüm bu tartışmaların ışığında baktığımızda, gelinen noktada, pandemi sonrası dönemin, ekonomiye devlet müdahalesini önceleyen politikaların oluşturulduğu bir dönem olacağı aşikârdır. Zira bunun ilk adımları daha pandemi sürecinin ilk aşaması bitmeden oluşmaya başlamıştır. Örneğin, ABD Başkanı Donald Trump, salgın öncesi dönemde de uyguladığı “America First” politikasını devam ettirmiş ve salgından büyük oranda Çin’i suçlayarak, Çin’den alınan ürünlere ilave gümrük vergisi getirme planlarını ortaya koymuştur.

Avrupa Birliği’nin tutumuna baktığımızda ise virüsün yayılma hızı ile birlikte AB’nin COVID-19’la topyekun mücadele içinde olamadığı ve üye ülkelerin, deyim yerinde ise kendi yağlarıyla kavrulmak zorunda kaldıkları bir süreç yaşanmıştır. Bu durum pek çok AB üyesi ülke için, AB’nin varlığının sorgulanması gerektiği yorumlarını beraberinde getirmiştir. Pandemi öncesi dönemde de zaten AB’nin bütünleşme süreci sekteye uğramış, 2007 Küresel Finansal Krizi sonrası aşırı sağ partilerin yükselişi, göçmen krizleri, Brexit süreci ve Trump’ın AB bütünleşmesini baltalamaya yönelik politikaları AB’yi belirsiz bir kriz içine sokmuştur. Son olarak da, COVID-19’la mücadele sürecinde İtalya’nın Çin’den yardım alması örneğinde olduğu gibi AB dışı güçlerin müdahalesine açık bir alan oluşmuştur. Fakat geç bir hamlede olsa Almanya ve Fransa’nın önerisiyle 500 milyar Euro’su hibe olmak üzere, 750 milyar Euroluk kurtarma paketi oluşturulmuş ve 28 Mayıs’ta üye ülkeler tarafından Avrupa Komisyonunda onaylanarak ekonomik destek süreci başlatılmıştır. Yine, Almanya öncülüğünde, Haziran ayından itibaren AB ülkeleri arasında serbest dolaşımın tekrardan canlanması sağlanarak, salgından en çok etkilenen güney Avrupa ülkeleri İspanya ve İtalya’ya AB içerisinden turistlerin gitmesiyle, gelişmeleri turizme dayalı bu ülkelerin ekonomilerinin canlanması hedeflenmektedir.

Çin örneğine baktığımızda ise pandeminin ana sorumlusu olduğu yönündeki suçlamaları kabul etmeyip, diğer ülkelerle bilimsel veri alış verişi yaptığı ve özellikle pandemiden en çok etkilenen ülkelere tıbbi malzeme ve maddi destek gönderdiği görülmektedir. Bu noktada Çin, pandemi öncesi stratejisiyle uyumlu olarak küresel etki alanını genişletme açısından COVID-19 krizini bir fırsata çevirme telaşındadır.

Türkiye ise salgının kontrolü noktasında diğer ülkelere nazaran büyük bir başarı göstermiştir. Ülke dışında da, özellikle Libya, Filistin, Kuzey Makedonya ve Bosna-Hersek gibi tarihi ve kültürel bağlarının bulunduğu coğrafyalara tıbbi malzeme desteğinde bulunarak salgın sonrası dönemde etkin bölgesel güç konumunu sürdüreceğinin sinyallerini vermiştir. Aynı zamanda müdahaleci ekonomik çizgi içerisinde yer alarak, kendi üreticilerini korumak için ithal edilen 800’den fazla ürüne 30 Eylüle kadar % 30’a varan oranlarda, 1 Ekimden itibaren de 10 puana kadar daha düşük oranlarda ilave gümrük vergisi uygulama kararı almıştır. Bu uygulamanın küresel süreçle uyumlu olarak ekonomik olarak zarara uğrayan Türk üreticilerini bir de küresel piyasadaki rekabetçi yapıya ezdirmeme ve zararlarını kısa vadede telafi etmeyi amaçladığı görülmektedir. Ayrıca 1 Haziran’da açıklanan devlet bankalarının düşük faizle konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi imkanları sunmaları, salgın sorası dönemde ekonomik canlanmayı devlet tarafından teşvik edici bir kurtarma paketi olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, devletler her ne kadar COVID-19 salgınının ilk yayılma sürecinde sınırlarını kapatıp dış dünyayla bağlarını büyük bir oranda koparmış olsalar da, salgının yayılma şiddetinin nispeten azalmaya başlaması ile ülkelerdeki üretimin durması ve küresel ticaretin sekteye uğramasıyla oluşan zararı telafi etmek için yeni bir normalleşme sürecine girmeye başlamışlardır. Salgının tam olarak bitmemiş olmasına rağmen riskin büyük oranda sürmesi durumunda bile bir normalleşmeye gidilmesi, bunun ülke ekonomileriyle ilgili gereksinimlerden kaynaklı olduğunu göstermektedir. Her ne kadar ülkeler keynesyen bir ekonomik yaklaşımla ekonomiye devlet müdahalesini öngören politikalar oluşturmaya başlasalar da, normalleşme sürecinin gidişatı göz önüne alındığında, bunun salgın öncesi süreçle paralel, kapitalist üretim modunda bir ilerleme ve belirli alanlarda devlet müdahalesi olacağını göstermektedir. Devlet müdahaleci yapı, ulus devletin güçlenmesi gibi algılansa da ülkelerin birbirine bağımlılıkları ve salgın öncesi dönemdeki gelir kaynaklarının yerini başka bir kaynakla dolduramamaları, yine ülkelerin dış etkilere ve dış bağlantılara açık bir pozisyonda olacağını gösteriyor. Örnek olarak, AB’de ki en büyük üretim gücü Almanya’nın ürünlerini satmak için farklı pazarlara ihtiyacı olması ve ekonomileri turizme dayalı İtalya ve İspanya’nın özellikle Almanya’dan gelecek turistlere ihtiyacı olması, bu durumu en iyi özetliyor. Yine salgın öncesi dünya ile paralel olarak bölgesel güçlerin yükselişi sürecinin salgın sonrası normalleşme döneminde de hızlanarak devam edeceğini söyleyebiliriz. Zira normalleşmeye geçişte bölgesel ağırlığı olan ülkeler tarafından alınan bazı kararların, kendi ülkelerinin dışını da etkileyecek formatta olduğu görülmektedir. Buna en önemli örnekler, AB’nin hegemonik güçleri Almanya ve Fransa’nın önerisiyle AB ülkeleri için oluşturulan 750 milyar Euroluk kurtarma paketi, Türkiye ve Çin’in artan dış yardımları verilebilir. Bu noktada salgın sonrası dış yardımlara bağımlı ülkelerin ihtiyaçları çerçevesinde bölgesel güçlerin etki alanlarını artırmalarının ivme kazanmasının, çok kutuplu ve daha kaotik dünya düzenin oluşması sürecini hızlandıracağı söylenebilir.

Yorumlar