KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. KAFKASSAM Başkanı Hasan Oktay Küresel Siyaset dergisine konuştu.

KAFKASSAM Başkanı Hasan Oktay Küresel Siyaset dergisine konuştu.

Hasan Oktay Hasan Oktay - - 45 dk okuma süresi
40 0

Küresel Siyaset Dergisi Cumhuriyetin 100.Yılına armağan sayısında Türkiye-Orta Asya İlişkilerini KAFKASSAM Başkanı Prof. Dr. Hasan Oktay ile konuştu.
29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, 25 Aralık 1991 Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadarki dönemde Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya politikasını nasıl değerlendirirsiniz hocam?

Biz, Orta Asya, İslam Dünyası ve Türkistan coğrafyası hakkındaki konuşmalarımızda özellikle Çanakkale Savaşı’nın önemini vurguluyoruz. Biliyorsunuz, İngilizler ve Ruslar kendi aralarında Türk Dünyasını ve İslam Dünyasını paylaştılar. Bu paya göre, gerek Ruslar gerekse İngilizler Osmanlı’yı da devre dışı bırakarak Osmanlı’nın kontrol ettiği, Türklerin kontrol ettiği coğrafyayı ellerine geçirerek yeni bir dünya vizyonu, dünya stratejisi uygulayacaklardı. Fakat 1915’te biliyorsunuz ki, Bolşevikler Çarlık Rusya’ya karşı isyan ettiler. Bu isyana müteakip de İngilizler Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı üzerinden, Kırım üzerinden Moskova’ya yardım ederek Bolşevikler’i bastırmak istemekteydiler.
Biz Çanakkale’de İngilizleri durdurarak Çarlık Rusya’sının yıkılmasının önünü açtık. Nitekim İngilizler Rusya’da Bolşevik isyanına müdahale edemedi, bu durum ise Çarlık Rusya’nın yıkılmasına neden oldu. Bundan sonraki süreçte 1917’de Rusya’da devrim oldu. 1918’de Birinci Dünya Savaşı bitti ve Osmanlı İmparatorluğu mağlup bir şekilde Sevr Antlaşması’nı imzalamakla karşı karşıya kaldı.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları hem Çanakkale’de direnerek Çarlık Rusya’sının yıkılmasının önünü açmış oldu hem de 1918’den sonra 1923’e kadar vermiş olduğu milli mücadeleyle İngilizlerin ve Rusların Türksüz ve İslamsız bir dünya tasavvurunu bir anlamda bağımsız bir devlet oluşturarak yıkmış oldu. Buna müteakip İngilizler, Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki teması kesebilmek adına hemen İran’da bir darbe gerçekleştirdiler. Bin yıldır İran’ı yöneten Türk Hanedanlarını devirerek yerine, 1925-1926’da Pehlevi’leri iktidara getirerek Ruslarla gerçekleştirmiş oldukları Türksüz ve İslamsız dünya stratejisi hamlesinin devamını sağlamış oldular. Biliyorsunuz, Gürcistan ve Ermenistan’ı Çarlık Rusya’sı Osmanlı ile Türk Dünyası arasındaki irtibatı kesebilmek adına kurmuştu. İran’da Anadolu Türkleriyle mezhepsel problemler yaşadığı için Türkiye’nin Türk Dünyasına açılmasının önü kesilmiş oldu. Ama buna rağmen Mustafa Kemal, liberal ve laik bir devlet, seküler bir devlet kurduğunda bunun İran’daki Türklere olumlu anlamda etki edeceğini, bu etkinin de Türkistan coğrafyasına çarpan etkisi yapacağı endişesiyle İngilizler, Gürcistan-Ermenistan örneğinde olduğu gibi İran’ı da Türk dünyasıyla Türkiye arasında bir “çin seddine” dönüştürdüler.
Genelde biz coğrafya derslerini okurken Gürcistan-Ermenistan anlatılır; ama bunların kurulma gayelerine hiçbir zaman için dikkat etmeyiz. Sovyetlerden önceki Çarlık Rusya’sı, önce Güney Kafkasya’yı elde etmişti. 1801’de Tiflis’in, 1828’de Türkmençay Antlaşması’yla Güney Kafkasya’yı tamamen kontrol etmiş ve ardından Türkistan coğrafyasını işgale başlamıştı. Hatta Kuzey Kafkasya’yı ve Türkistan coğrafyasını ondan sonra işgal ettiler. Fakat Milli Mücadele neticesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarıyla kurulduğunda nüfus sayısı oldukça azdı. Aslında 1900’den beri bir savaş vardı. İşte Balkan Savaşları, Trablusgarp Savaşları, Cihan Harbi, peşine Milli Mücadele derken Türkler ciddi anlamda bir yorgunluk ve bıkkınlık içerisine girdiler. Atatürk bağımsızlığı ilan ettikten sonra kendisine Türk dünyası ile ilgili bir soru sorulduğunda bizim nüfusumuz şu anda 13 milyondur. Ama 50 milyon, 100 milyon olduğumuzda tekrar bir Türk dünyasından bahsedeceğimizi ifade etmiştir. Bununla birlikte Atatürk hem Afganistan’la hem de Gagavuzya Cumhuriyeti’yle, Balkanlar’la, Bağdat Paktı’yla da İslam dünyasıyla eldeki imkanlar ölçüsüne ilgilenerek en azından Cumhuriyet’in geleceğine bir ışık tutmuş oldu. Yani Cumhuriyet sadece başkent Ankara olan 783.562 km2lik bir devlet olmaktan öte, bunu dünyaya ve özellikle Türk ve İslam dünyasına tesiriyle ilgili ciddi çalışmalar yapmıştır.
İşte bunun en güzel örneği Hatay’ın ana vatana katılmasıyla ilgili Atatürk’ün vermiş olduğu mücadeledir.1939’da Hatay’ın katılışını görmüyor ama bu en azından Atatürk’ün ve düşünce ve yönetim felsefesinin Türkiye’nin Türk dünyasıyla, İslam dünyasıyla yine Osmanlı örneğinde olduğu gibi ilgilenmesinin önünü açmış oldu.

Şimdi Güney Kafkasya’yı kaybeden, Türk dünyasının üzerindeki hakimiyetini kaybeder. Güney Kafkasya’yı kontrol eden de, Türk dünyası üzerinde kesinlikle kontrol sağlar. Bunun spot başlığını vereyim. Çünkü biliyorsunuz, 1828’de İran Türkleri ile Çarlık Rusya’sı, Türkmençay Antlaşması’nı imzalayıp Güney Kafkasya’yı ele geçirdiğinde, çok değil, doksan yıl sonra iki Türk İmparatorluğu yıkıldı. Biri Osmanlı İmparatorluğu, biri de İran coğrafyasındaki Türk İmparatorluğu. Yani İran’ı biz coğrafyadan dolayı Fars zannediyoruz. Hala bugün bile İran Fars değil ama İngilizlerin müthiş bir şekilde tarihe müdahale etmesiyle bir bilinçaltı operasyonuyla Türkiye’nin İran’a bakış açısı orayı Fars Cumhuriyeti’ymiş gibi algılanıyor. Orası Türk Cumhuriyeti idi. Hatta coğrafyanın ilerisine baktığımızda başka bir Türk Devleti Babür İmparatorluğu vardı.

İşte Hindistan’daki İngilizler İran’ı ve Hindistan’ı Türkler’e unutturdu. Ama Güney Kafkasya’ya Ruslar yerleştikten sonra Osmanlı İmparatorluğu’nu, İran İmparatorluğu’nu ve Babür İmparatorluğu’nu Türkler ellerinden kaybettiler. Dolayısıyla Güney Kafkasya çok önemli bir kilit taşı. Güney Kafkasya’yı elinde tutan İran’ı da, Rusya’yı da, Türkistan coğrafyasına da ciddi anlamda müdahil olur. O bölgede sevki, idareyi, dengeleri kontrol altında tutar.

1923 ile 1980 arası diyelim Türkiye’nin Kafkasya’ya bakışını kısaca özetleyeceğim. Sovyetler 1991’de dağıldığında Ruslar, Güney Kafkasya’da Ermenistan üzerinde Azerbaycan’ın toplam yedi rayonunu ve Dağlık Karabağ problemini ortaya çıkardı. Bu problem üzerinden Rusya Güney Kafkasya’da kaldı. Her ne kadar Güney Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’dan oluşan üç bağımsız devletle karşı karşıya kalsak da Türkiye bu üç devletle sınırlar açıp onları tanıdı.

Gürcistan ve Azerbaycan ile diplomatik temas kurdu. Ermenistan ile Dağlık Karabağ ihtilafından dolayı diplomatik temas kurmadı. Rusya, Türkiye’nin Ermenistan üzerinden Azerbaycan’a ulaşabileceğini göz önünde bulundurarak, bahsettiğimiz sorunu ortaya attı. Böylece Ermenistan’la Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ’daki yedi rayon işgaliyle Türkiye’nin Ermenistan üzerinden Azerbaycan’a irtibat kurmasının önüne geçmiş oldu. Yani Ruslar, Çarlık döneminde başlayıp Sovyet döneminde devam eden Federasyon döneminde de arttırarak devam ettikleri Güney Kafkasya politikasını sürdürdü. Bu politikanın ana gayesini anlamak için bir örnek vermek daha yerinde olacaktır. Bir kemer düşünelim. O kemerin kilit taşı vardır. Bahsettiğimiz kemerdeki kilit taşı Güney Kafkasya’dır yani, Türk Dünyası’nın Doğu-Batı ve Güney-Kuzey koridorudur. Basra Körfezi, Ural Dağları, Sibirya’ya giden hattın kemer taşı Güney Kafkasya’dır. Burayı kontrol eden hem Basra-Sibirya hattını hem de İstanbul-Türkistan hattını çok rahat bir şekilde kontrol etmektedir. Bu bağlamda Rusya bölgeyi çok iyi bildiği için bu stratejiyi Çarlık döneminde üretmiş, Sovyet döneminde devam ettirmiştir. Federasyon döneminde de Dağlık Karabağ üzerinden bu süreci yürütmüştür.
Türk dünyasının en önemli sorunu Dağlık Karabağ sorunuydu.
II. Dünya Savaşı’nda Türk dünyası açısından çok önemli olaylar meydana geldi. Ruslar öncelikle Türk Cumhuriyetlerinden toplamış olduğu eğitimsiz askerleri Almanlara karşı cepheye sürdü. Burada iki tane hesabı vardı. Birincisi Türk dünyasının nüfusunu kırarak, Türk Cumhuriyetleri üzerinde Rusya’nın hakimiyetini daha kuvvetli hale getirebilmek. Diğer taraftan da bunları Almanların önünde bunları kum torbası olarak kullanarak, onları durdurmaktı. 1941-1942’ye kadar başarılı oldular.1942’nin sonuna doğru bu eğitimsiz Türk askerleri Almanlara esir olmaya başladı. Almanlar bunları önce Yahudi diye toplama kamplarında öldürme teşebbüsünde bulunmuş ise de Türkler kendilerinin Yahudi olmadığını, Müslüman ve Türk olduğunu ifade etmiştir. Bu seferde Hitler çok ilginç bir şekilde Türkiye ile irtibata geçerek bunlarla ilgili bir proje ortaya koydu ve Türkiye, Almanya’nın esirleri üzerinden iki ordu kurulmasını gayri resmi olarak müsaade etti. Bir, Türkistan lejyonerleri, bir de Kuzey Karadeniz lejyonları diyebileceğimiz yani Kafkasya lejyonları oluşturdu.
Bunun üzerine de Stalin Kırım sürgününü, Karaçay-Çerkez sürgününü, Ahıska sürgününü gerçekleştirdi. Burada Stalin kurulan bu lejyonerlerden korkuyor, bu orduların onlarla irtibata geçeceğinden endişe ediyordu. Nitekim Stalin, Türkler üzerinden Rusya’ya karşı yeni cepheler açılır endişesiyle Türkleri 1944’te sürgüne gönderdi. İşte Ahıska sürgünü, Kırım sürgünü ve Kuzey Kafkasya-Karaçay-Çerkez sürgünün sebebi, Çeçen sürgünün sebebi buydu. Biz savaşa girmemiş olmamıza rağmen II. Dünya Savaşı’nda Türkiye ve Türkler olarak çok büyük sıkıntı yaşadık. Zaten o Boraltan Köprüsü vakasını biliyorsunuz. Almanlara esir olan Türkistan Türkleri, Almanlar yenilince, Berlin de Ruslar tarafından işgal edilince Türkiye’ye kaçan Rus vatandaşı Türklerdi. Bunlar Türkiye’de bir yıla yakın kaldılar. Fakat Stalin’in baskısıyla, dünya konjonktürün değişimiyle Stalin bunları Türkiye’den istedi ve Türkiye bunları teslim etmek zorunda kaldı. Bunlar da Türklerin gözü önünde Boraltan Köprüsü’nde kuşuna dizildi. Sebebi şu, bir, Türkiye’yi baskı altında tutabilmek, iki, Türkiye’nin bu askerleri Ruslara teslim ederek Sovyet coğrafyasındaki Türklerin psikolojilerini tamamen Rus baskısı altında alarak kimlik değişimi ve dönüşümünün önünü açmaktı. Bu yönüyle Türkiye’de hiç anlatılmaz.
Türkiye’de bu mesele siyasete malzeme yapılır. Bu kaç yılında olmuştu? 1945, bitti 1946. Yani 2. Dünya Savaşı’nın hemen peşine.

Boraltan Köprüsü vakası sonrasında Türkiye tamamen içine kapandı. Çünkü Rus işgaliyle karşı karşıyaydı. Türkiye’nin 1951’de NATO’ya girmesiyle Rusya, tamamen Türkiye’yi NATO konseptine değerlendirip NATO’nun Türkiye üzerinden Sovyet coğrafyasındaki Türkleri isyan ettireceği, ayaklandıracağı endişesiyle korkunç bir duvar oluşturdu. Mesela Gürcistan ve Ermenistan sınırlarının Sovyet dönemindeki tarihine baktığınızda çok acıklı hikayeler duyarsınız. Demir perde ülkesinin ana gayesi ve özelliği, Türkiye’nin, Batı ülkesinin, NATO’nun Sovyet coğrafyasındaki azınlıkları etkilemesinin önüne geçebilmek için muazzam bir şekilde Rusya Türkiye’ye karşı duvar örmüş oldu. Bu duvarı açmak için Türkiye zaman zaman yumuşak güç dediğimiz faaliyetler yürütmüşse de bunlar etkili olamadı. Mesela Nazım Hikmet ve Aziz Nesin’in zaman zaman Rusya’ya, Sovyetlere gittiği anlatılır.
Aslında Türkiye onları kaçak konumuna düşürerek Rusya’ya gitmesini bilinçli olarak yaptı. Bu da Türkiye’de çok bilinen, konuşulan bir durum değildir. Biz Moskova’da, Taşkent’te, Bakü’de olduğumuzda Nazım Hikmet’le ilgili onu gören ihtiyarlarla yapmış olduğumuz konuşmalarda şunu söylediler: “Nazım Hikmet sayesinde biz aşağılık kompleksinden kurtulduk ve Türkçe konuşmayı devam ettirdik. Normalde Ruslar bizim kimliğimizi yok edebilmek, psikolojimizi darmadağın edebilmek için bize baskı yapıyordu ve dilimizi unutturmaya çalışıyordu. Değersizleştirmeye çalışıyordu. Rusya’ya yayabilmek adına. Ama Nazım Hikmet ne zamanki Bakü’ye geldi, bize Türkçe konferans verdi. Biz Türkiye’de de Türkçe’nin konuşulduğunu öğrendik. Bize hep Rus propagandası olarak Türkler Türkçe’yi bıraktı, Türklüğü bıraktı, İslam’ı bıraktı. Tamamen Batı’nın, NATO’nun uşağı olduğu gibi bir propagandaya maruz idik ama Nazım Hikmet’in Aziz Nesil’in buralara gelmesiyle biz Türkiye’de bir Türklüğün olduğunu ve bunun da yaşayan bir Türklük olduğunu öğrendik. Bundan dolayı da biz tekrar bir şokla eski kimliklerimize dönmeye başladık” diyerek Nazım Hikmet’i hayırla yad ederler.

Bu Türkiye’de çok bilinen bir olay değildir. Ben hem Moskova’ya gittiğimde hem de Bakü’ye, Taşkent’e gittiğimde bu ve buna benzer olayları bizzat kendi kulağımla dinledim ve bunların da kayıtlarını aldım. Tabii 1946’da Sovyetler I. Dünya Savaşı bittikten sonra egemen güç olarak bütün dünyaya sosyalizmi yaymakla ilgili bir dış politika argümanı geliştirdiğinde, öncelikle kendi Sovyet coğrafyasında sosyalizmi kabul ettirebilmek, dolayısıyla yarın problem olacak unsurları, Türk unsurlarını baskı altına tutabilmek için Türkiye’yle irtibatı tamamen kesmiş oldu. Türkiye’nin her ne kadar Kafkasya’yla ilgili oradan gelen aileler üzerinden bir ilgi ve alaka oluşturuyorsa da ki biliyorsunuz hem 1878 Osmanlı Savaşı’nda, hem de 1. Dünya Savaşı ve daha sonraki süreçlerde sürekli Türkiye’ye aynen Balkanların olduğu gibi Kafkaslardan da göç oldu.

Bu göç eden insanlar üzerinden Türkiye bölgeyle ilgili bilgi sahibi oldu ve bölgeyle ilgili de stratejiler geliştirdi. Mesela Çerkez Dernekleri kurarak bunlar üzerinden Türkiye orada kalan ailelerle irtibat kurmaya çalıştı. Ama bunun tersi olarak da Rusya, eski coğrafyasından Türkiye’ye gelen dernekler yapılara sirayet etmeye çalıştı. Çünkü Türkiye’de onlarda bir sosyalist değişim gerçekleştirerek Türkiye’yi NATO’dan özgürleştirerek sosyalist ülke yapmak ve ya Sovyetlere yakın ülke yapmakla ilgili faaliyetlerde bulundu. Bu faaliyetler altında aslında Türkiye’nin hem Türk dünyasına hem de Kafkaslarla ilgilenme süreci başladı.
Türkiye’de 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi kurulduğunda hem iç politikada hem de dış politikada Türk vurgusu üzerinden bir siyaset yürüttü ve “dış Türkler” kelimesini Türk siyasetine kabul ettirdi. Yani Türkiye dışında yaşayan Türklere dış Türkler, esir Türkler söylemiyle Sovyetler Birliği’nin kendi coğrafyasındaki Türklere baskı yaptığı, zulmettiği, bunların kurtulması gerektiğiyle ilgili bir politik söylem geliştirdi. Bu politik söylem zamanla Amerikalıların Çekoslovakya’da oluşturdukları Radyo Liberty üzerinden Sovyet coğrafyasından dinlenir hale getirildi. Amerikalılar Radyo Liberty üzerinden Sovyet coğrafyasına hitap ederken, Ruslar da Moskova radyosuyla Erivan radyosu üzerinden de Türkiye’ye Türkçe yayınlar yaparak programlar yaptılar. Aslında bu bile Türkiye’nin hem Sovyet coğrafyasına hem de Kafkasya, özellikle Kafkasya ve Türkistan coğrafyasına kendi sözünü iletebilme kanallarının imkanlarını bulmuş oldu.

Bunun yanında Türkiye, değişik kültürel ilişkilerle bölgeyle ilgili temaslarını artırdı. Ama Türkiye’de dış Türkler algısını canlı ve diri tutan Türk milliyetçileri oldu. Bunlar da ciddi anlamda Türkiye’nin dışında Türk olgusunun varlığını ve bunlarla ilgili de yayınlar, farkındalıklar arttırabilmek için çeşitli siyasi toplantılarla beraber bu algıyı canlı tuttular. Bununla birlikte 1980’de Türkiye’de darbe oldu, 1991’de de Sovyetler dağıldığında aslında Türkiye’nin resmi politikası ve resmi bilgi havuzu Türkiye’nin dışında Türk olduğu ile ilgili bilgi neredeyse yok gibiydi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türk Devletleri’nin bağımsızlığını ilan etme süreci var. 1991’de bu gerçekleşiyor. 1992’de de dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal bir ziyaret gerçekleştiriyor. Bu ziyaret sonrasında Türk dış politikasında 1992’den itibaren yeni bir pencere açıldı diyebilir miyiz? 1992’den 2010’lara kadar bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, 1991’de Sovyetler dağıldığında Türkiye hemen bütün Sovyet sonrası kurulan devletleri kabul etti. Zaten 15 cumhuriyette müteşekkildi. Bizi ilgilendirenler doğumuzda Gürcistan ve Ermenistan, Nahçıvan Özerk bölgeyle beraber Azerbaycan’dı.
Hemen onların ötesinde Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan’ı da biz Türk Devletleri içerisinde değerlendirmemiz gerekir. Tacikistan, Türkiye’de çok bilinen bir coğrafya değil. Bunları tanıdık. Hepsiyle diplomatik ilişkiler kurduk. Bir tek Ermenistan’ı hariç tuttuk.

Çünkü birinci bölümde anlattığım gibi Rusya, Güney Kafkasya’yı kontrol altında tutabilmek adına çok ciddi hamleler ve stratejiler geliştiriyordu. Bu stratejinin ana mihenk taşı da Ermenistan’dı Rusya için. Çünkü Anadolu’dan ve İran’dan göç ettirdiği Ermeniler üzerinden önce Revan Guberniyası’nı oluşturdu. Daha sonra 1918’de Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, bağımsızlıklarını kazanmıştı. 18 ay sürdü bunların bağımsızlıkları.
Rusya tarafından işgal edilince, Sovyet Cumhuriyeti’ne dönüştüler. İşte Güney Kafkasya’da Rusya, Türkiye’nin Türk dünyasına etkisinin önüne geçebilmek adına Gürcistan ve Ermenistan’da muazzam şekilde milliyetçiliği ön plana çıkardı. Stalin’in onlara vermiş olduğu görev gereği kendilerini Rusya’nın jandarmaları, batıya karşı jandarmaları, ileri karakol yetkilileri olarak gördüğünden dolayı milliyetçilik duyguları ve özgüvenleri çok yüksekti. Dolayısıyla Sovyetler dağıldıktan sonra da Rusya, Ermenistan üzerinden 1988’de Dağlık-Karabağ problemi oluşturdu.

Nasıl ki 1946’da Boraltan Köprüsü üzerinde Türkleri kursuna dizen Ruslar, 24-25 Şubat 1992’de Hocalı’da büyük bir katliam yaptılar. Hatırlarsanız 613 kişi öldü. Bu tamamen, Sovyetler yıkılsa da Rus psikolojisini Türk dünyasının bilinçaltına yerleştirebilmek adına gerçekleştirilmiş bir katliamdı. Biz maalesef hem Türkiye hem de Azerbaycan Hocalı meselesini tam anlayıp anlamlandıramadığımız için olayın Rusya’ya yarayacak şekilde anlatımını gerçekleştirdik. Bu aslında Türk devlet felsefesi açısından son derece sakıncalı bir anlatımdı.
Ama maalesef bu konuda biz sesimizi kimseye duyuramadık. Hala Hocalıyla ilgili Rusya’nın işine yarayacak şekilde bir anlatım hikayesi oluşturulmuş durumda. Ben bunu Rus bilim adamlarıyla da çok uzun uzun tartıştım hala da tartışıyorum. Onlar Türkiye’nin Hocalı katliamında herhangi bir şey yapamaması ve Rusların orada Ermeniler üzerinden Türkleri katlettirmesi, eski Sovyet Cumhuriyeti olan Türk devletlerinin Rusya’ya, Moskova’ya karşı herhangi bir şekilde başkaldırdıklarında başlarına neler gelebileceklerinin gösterilmesi açısından Hocalı çok önemli bilinçaltı işlemiydi ve bunu da biz bugüne kadar hala sürdürüyoruz. 1991’den bu yana, 2010’a kadar, ifade ettiğiniz gibi Türkiye, Azerbaycan’la ilişkilerini her geçen gün artırmaya çalıştı. Ama bir Karabağ problemi söz konusuydu.
Karabağ problemi Türk dünyasının kanayan yarasıydı. Çünkü Rusya, Hocalı katliamı örneğinde verdiğim gibi, Dağlık Karabağ üzerinden Türk devletlerini adeta post modern bir şekilde işgal ve kontrol altında tutuyordu. Ta ki, 2020’nin 27 Eylül’ünde Azerbaycan işgal atındaki toprakları kurtarmak için harekete geçene kadar. 44 gün süren savaş sonunda Rusya Güney Kafkasya’da kontrolü kaybetmekle karşı karşıya kaldı. 10 Kasım 2020’de imzalanan Moskova Barış Antlaşması’nda Türkiye en azından barış gücü olarak görev almak arzusundaydı ama Moskova, Sovyet Dönemi’nin, Çarlık Dönemi’ndeki stratejisini devam ettirdiği için Türkiye’yi bu işin içerisine sokmadı.

Ve biz Barış Gücü adı altında veyahut da 10 Kasım Antlaşması’nda herhangi bir şekilde yer almadık. Rusya özellikle Dağlık Karabağ’ı kontrol altında tutup, orası üzerinden yine Güney Kafkasya’yı kontrol etme stratejisini sürdürürken Laçin Koridorunun açılmasını ve bu koridorun Rusya’nın kontrolünde Erivan’dan Dağlık Karabağ’ın istihdam edilmesi, istikam edilmesi sürecini başlattı. Buna mütekabil olarak da biz Zengezur Koridoru açılma ihtimali üzerinden bir beklentiye girdik. Oysa 10 Kasım Antlaşması’nda kesinlikle ve kesinlikle Zengezur Koridoruna herhangi bir atıf yok. Bugün 10 Kasım Antlaşması’ndan bu tarafa neredeyse üç yıl geçti, dördüncü yıla giriyoruz. Ve çok önemli bir gelişme oldu. Ermenistan, Paşinyan üzerinden bir iktidar değişimi yaşadı ve Paşinyan, Ermeni halkını, Ermeni devletini, Dağlık Karabağ ve işgal ettikleri yedi rayondaki küfeyi sırtından attı. Rusya ile ilişkilerini koparıp batıya yönelmeye çalıştığında Rusya sürekli Azerbaycan üzerinden Ermenistan’a baskı kurarak Dağlık Karabağ problemini gündemde tutmaya çalıştı. Bunun üzerine Paşinyan şunu söyledi, Dağlık Karabağ Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir sorun değil. Rusya ile Azerbaycan arasında bir sorun olduğunu ifade ettti. Rusya şunu yaptı, hızlı bir şekilde Dağlık Karabağ’daki Ermenilerin Rusya’ya Erivan’a hareket etmesini sağladı. Burada iki amacı vardı. Bir, bu nüfus hareketliliği Rusya’yı Ermenistan’da bir iktidar değişimine sebebiyet verebilir diye bekledi. Olmadı.

İkincisi de daha sonra bunlar üzerinden Azerbaycan ve Ermenistan arasında sorunun devam etmesini sağlarım düşüncesi idi. Dolayısıyla benim politikam burada yürür diye bekledi. Bu da şu anda Avrupa Birliği ve Rusya’nın baskılarıyla tartışılan bir konu. Ama biz şunu açık bir şekilde söylüyoruz; Güney Kafkasya’da Rusya’nın artık hakimiyeti bitmek üzere. Bunun da en önemli göstergesi Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan Üçlü Barış Anlaşması imzalandığında Rus barış gücünün, dolayısıyla Rus askerlerinin hem Erivan Ermenistan’dan hem de Dağlık Karabağ’dan çekilmesinin önünü açılacak, kalması için gerekli sebep olmayacak.
Olmadığı zaman da Güney Kafkasya tamamen Türklerin kontrolüne girmiş olacak. 1828’de nasıl ki Türkmençay Anlaşması’yla Ruslar Güney Kafkasya’yı kontrol etmişse Ermenistan-Azerbaycan-Türkiye barışı ile de Ruslar bölgeden çekilmek durumunda kalacak ve gerçek anlamda Türk Dünyası bağımsızlığını kazanacak.

İşte Türkiye’nin uzun bir stratejiyle, Türk dünyası ile ilgili, özellikle Mustafa Kemal milli mücadeleyi Türkiye’de sürdürürken, Enver Paşa’nın Türkistan coğrafyasına giderek orada şehit olmasıyla yakmış olduğu bağımsızlık çerağı, gerçek anlamda Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan barışıyla hedeflerine ulaşmış olacak, kendini ortaya koymuş olacak. Türk Dünyası burada şöyle bir problemle karşı karşıya kalacak; Türkiye-Ermenistan üzerinden, Azerbaycan’la barış ve Ermenistan-Türkiye barışı yaptıktan sonra gidiş geliş çok kolaylaşacak. Bir koridora ihtiyaç yok. Çünkü Zengezur koridoru her ne kadar açılmayacak olsa bile, açılsa da Rusya’nın kontrolünde olacağı için yine Rusya Güney Kafkasya’da bulunacak. Bu ne Ermenistan ne de Azerbaycan tarafından kabul edilir bir durum olmaması gerekir.

Tabi burada bir de Türk Devletleri Teşkilatı’na atıf yapmak lazım hocam. Türk Konseyi olarak kuruluyor, zirveler gerçekleştiriliyor. Türk Devletleri Teşkilatı olarak devam ediyor. Ve geçtiğimiz günlerde Türk Devletleriyle ilişkilerin giderek arttığını ve teşkilatın nispeten eskiye göre daha çok güçlendiğini görüyoruz. Her ne kadar Türk Devletleri Teşkilatı bir blok değilse de, uluslararası arenada nasıl algılanıyor? Türk Devletleri Teşkilatı’nı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Evet, Türk Devletler Teşkilatı’nın geleceği Rusya’nın geleceğiyle alakalı. Çünkü Ukrayna Krizi Türk Devletler Teşkilatı’nın kendine özgüven zeminini sağlamlaştırmasının önünü açtı. Hatırlayın, Ukrayna Krizi 24 Şubat, 25 Şubat oldu. 3 Ocak’ta Kazakistan’da büyük bir kriz çıkmıştı. Aslında Kazakistan Kriziyle Ukrayna Krizi birbirini tamamlayan süreçlerdi.
Ama Kazakistan erken toparladı. Ve ülkesinin Ukrayna gibi bir krize düşmesinin önünü aldı. Bu piyango Ukrayna’ya çıkmış oldu. Ukrayna’da eğer Putin beklendiği gibi bir haftada, on günde, hatta bir ayda sonuç alabilseydi bugün Türk Devletler Teşkilatı’ndan bahsetmemiz mümkün olmayacaktı. Hepsi bu birlikten yavaş yavaş kopacaktı. Rusya’nın Kolektif Güvenlik Araştırma Örgütü’ne gireceklerdi ve postmodern bir Sovyet yapısına tekrar kavuşulacaktı.
Hatta bunu Putin, Ukrayna Savaşı’ndan birkaç gün önce yapmış olduğu ulusal seslenişte uzun bir girişle anlattı. Yani Sovyet Rusya’sıyla Çarlık Rusya’sının yeni bir ideolojik versiyonun altyapısını oluşturdu ama Putin’i burada engelleyen Ukrayna’nın direnişi oldu. Ukrayna direndiği için Rusya Güney Kafkasya’ya çok fazla müdahil olamadı ve Putin’e karşı Paşinyan’ın isyanı Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a dönmesinin önünü açtı.Bugün Güney Kafkasya’da Rusya bütün gelişmeleri yakından takip ediyor ve Dağlık Karabağ problemi çözülmüş olmasına rağmen Azerbaycan ve Ermenistan arasında sorun olacak hiçbir problem kalmamış olmasına rağmen şu anda barış anlaşması imzalanmadığı gibi zaman zaman çatışmalar da söz konusu. Çünkü Rusya’nın şöyle bir beklentisi var, hep söylüyorum bunu, Güney Kafkasya’da kontrolü kaybeden, Türkistan coğrafyasındaki kontrolü kaybeder. Onun için Rusya bu barışı engellemeye çalışıyor. Rusya eğer Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan barışı olursa, Ermenistan’daki 102. üssünü çekmek zorunda kalır. Şu anda Türkiye-Ermenistan sınırını Rus askerleri koruyor. Bu çok bilinmez Türkiye’de. Rusya bunu devam ettirirken, Ermenistan ile Azerbaycan arasında çatışmaları çıkartarak, Ermenistan-Azerbaycan sınırının da Rus askerleri tarafından korunmasını sağlayarak, dolayısıyla da Güney Kafkasya’da askeri varlığı devam ettirmek istiyor. Burada Türk Devletler Teşkilatı’nın Rusya’yı da göz önünde bulundurarak yavaş yavaş hareket etmesi gerekiyor. Daha sağlıklı bir zemine oturtabilmek için ve dünyayla ilişkilerini Türk Devletler Teşkilatı şemsiyesi altında sürdürerek kalıcı bir yapıya dönüşebilir.

İlerleyen süreçte Türk Devletleri Teşlikatını Avrupa Birliği’ne benzetebilir miyiz hocam? Mesela Gümrük Birliği Anlaşması da imzalanmıştı Türk Devletleri Teşkilatı’nda geçtiğimiz günlerde. Avrupa Birliği’nin kuruluşuna baktığımızda aslında aynı seyirden ilerliyor. Türk Devletleri Teşkilatı için sizce bu gerçekçi olur mu?

Bunun oluşabilmesi için öncelikle Azerbaycan ile Türkiye arasındaki Ermenistan duvarını kaldırmamız lazım. Bunun da yolu üçlü barıştan geçer. Dolayısıyla İstanbul’dan kalkan bir tren, otobüs kestirmeden Ermenistan üzerinden Azerbaycan’a ulaşabilmesi lazım. Bu da yetmiyor çünkü Azerbaycan’ın Türk dünyasıyla toprak teması yok. Önünde büyük bir Hazar Denizi var, Kuzeyinde Rusya var, Güneyinde İran var. Rusya ve İran zaten Güney Kafkasya stratejisinde başat aktörler. Ya biz Rusya ve İran’da sistem değişikliğini bekleyeceğiz önümüzdeki 5 yıl içerisinde ya da Türk Devletler Teşkilatı bir ortak güç oluşturarak Hazar Denizi’nin altında Marmaray örneğinde olduğu gibi hızlı geçiş sağlayacak. Tüp geçiş sağlamaları lazım, bunu da Kazakistan-Türkmenistan sınırında bir serbest bölge oluşturup, oradan Özbekistan’a takriben 150 kilometrelik mesafe var, orada Özbekistan’ı Türkmenistan’ı ve Kazakistan’ı birleştirecek bir nokta oluşturmak gerekir. Hızlı bir akım böyle olunca o zaman sizin de ifade ettiğiniz gibi Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi bir birliktelikten çok rahat bir şekilde bahsedilebilir. Bu olmadığı sürece biz Hazar’ın doğusundaki Türkler, Hazar’ın batısındaki Türkler diye Türkler ikiye, Türk devletlerini ikiye ayırmış oluruz. Yine ilişkileri gayet iyi olur ama neticede Hazar’ı geçmek şu anda en önemli problem.

Eğer önümüzdeki günlerde İran’da ve Rusya’da bir sistem değişikliği olacaksa ki hatta Çin’i de buna kattığımızda bir sistem değişikliği olacak. Türkiye ve Türk devletlerinin buna hazır olması lazım. Nasıl ki 1991’de Sovyetler dağıldı ama 91’den10 yıl 20 yıl geri gittiğimizde Sovyetlerin dağılmasının ihtimali sıfır bile değilken, dağılacağını söyleyenler vardı. Ama bu söylemi bilgi birikimine dönüştürmedikleri için Sovyetler dağıldığında Türk devletlerine bir yol haritası ortaya konamadı. Şimdi Rusya, İran ve Çin’de sistem değişikliği olacak. Buna göre bir bilgi birikimi ve strateji geliştirmek gerekir. Bu stratejin de ana noktası Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan barışı ve Hazar’ın altından bir geçit yapma hazırlığı olmalıdır.

Hocam Rusya’nın önceliklerinden bahsettiniz. Güney Kafkasya ile ilgili politikalarından bahsettiniz. Son olarak size şunu sormak istiyorum. Sistem değişikliğinden de bahsettiniz. Türkiye’nin ikinci yüzyılında biz Türk dünyasını nasıl göreceğiz? Türk asrı olacak mı? Burada tabii Türkiye’nin politikaları da önemli. Rusya için öncelik nasıl Kafkasya ise, Türkiye’nin dış politika stratejisinde Türk devletleri nerede olmalı?

Türkiye’nin 200 yıllık bir batılılaşma politikası var. Bu devlet politikası, yani Avrupa Birliği politikası birinci politika. İkincisi, Türk Devletler Teşkilatı olması lazım. Üçüncüsü, İslam dünyasıyla ilgili Türkiye’nin çok ciddi anlamda bir dış politika yol haritası olması lazım. Şu anda bunu hükümet eleştirmek anlamında söylemiyorum. Yani dış politikanın röntgenini çekmek, görüntüsü görmek adına söylüyorum. Şu anda bizim bir stratejimiz, politikamız yok. Olaylara etki tepki şeklinde yürüyen bir dış politikamız var. Eylül ayında Birleşmiş Milletler’in toplantısında Türkiye, İsrail’le de Mısır’la da Yunanistan’la da çok rahat Türk Evinde görüşebiliyor. Ama 7 Ekim’de Hamas İsrail’e saldırdığında Türkiye ile İsrail düşman devletlere dönüşüyor. Bu aslında çok sağlam bir dış politika yol haritasının olmadığının en açık göstergesidir. Mesela Mısır’la önce kan kardeşi oluyoruz. Sonra Sisi’yle ciddi anlamda karşı karşıya kalıyoruz. Sonra tekrar Sisi’yle bir araya geliyoruz. Mümkün olduğu kadar sizinle hareket eden devletlerin, toplulukların sayısını artırırsanız etki alanınız o kadar geniştir. Bu bağlamda Avrupa Birliği, NATO Türkiye’nin önemli öncelikleri ve Türk Dünyası ikinci sırada, üçüncü sırada İslam dünyası. Sonra dünyanın diğer devletleri. Ben hep şunu söylüyorum; mesela Türkiye’de 50 bine yakın uluslararası ilişkiler öğrencisi var. Hemen hemen her üniversitede uluslararası ilişkiler bölümü var. Bir sürü hocamız var. Fakat bizim, Ahmet Davutoğlu’nun sıfır problem teorisi dışında, uluslararası ilişkilere mal ettiğimiz herhangi bir teorimiz yok. Hep İngilizlerin, Almanların, Rusların, Çinlinin teorilerini okuyor ve okutuyoruz. Bizim bir teori oluşturmamız lazım. Hatta dünyanın neresinde bir problem varsa orayla ilgili Türkiye’nin en az 10 tane çözümü olması lazım. Biri olmazsa birinin konuşulur olması lazım. Bu bağlamda Türkiye’nin dış politikada öncelikleri kararlı ve istikrarlı bir şekilde öncelikle barış, ki bunu Atatürk çok güzel şekilde örneklemiş, ‘‘yurtta sulh, dünyada sulh, cihanda sulh’’ demiş. İkincisi de yumuşak güç dediğimiz kültürel altyapıyı oluşturmak. İşte Türkçenin yaygınlığı, şu anda dünyada 300 milyon Türkçe konuşan var ve Türkçeye karşı da muazzam bir yönelim var. Bu şekilde bir yumuşak güç alanı oluşturmak gerekiyor. İslam ve Türk Dünyası Türkiye’nin ciddi anlamda etki alanı ki buna Afrika’yı da kattığımızda muazzam bir etki alanı oluşuyor. Bu etki alanında sert duvarlara çarpmadan bir strateji yürütmeliyiz. Ki şunu açık açık söyleyeyim, uluslararası ilişkilere veya dış politikaya bir katkı sağlayacak slogan üretemiyoruz. Ben söyleyeyim; önümüzdeki beş yılda Rusya, İran ve Çin’de sistem değişikliği olacak. Buna hazır olmamız lazım. Bu sistem değişikliği ne getirir? İran parçalanır mı? Veyahut da İran’da demokratik değişim mi olur? Bu Türk dünyası için çok çok önemli. Rusya parçalanır mı? Rusya’da demokratik değişim mi olur? Bu Türkiye için çok çok önemli. Ve Çin parçalanır mı? Çin, dünya ile girişmiş olduğu yeni alanlarda, hakimiyet mücadelesinde geri adım attığında Çin beşe bölünecek. Bu artık uluslararası ilişkilerin hem perde gerisinde hem de açık ortamlarda yani kapalı kapılar ardında da ve açık toplantılarda konuşulan bir konu oldu. Mesela Türkiye’nin ikinci meşrutiyetini hatırlayın. İran meşrutiyet yaşadı, Rusya meşrutiyet yaşadı. 1908’de biz, 1904’te, 1905’te onlar yaşadı. 1917’de Rusya’da sistem değişti. Çarlık ’tan Sovyet sistemine geçtiler. 1923’te biz İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçtik. 1000 yıl Türklerin yönettiği İran’da, 1925-26’da Farslar iktidara gelerek sistem değişiklikleri birbirini takip etti. 1946 2. Dünya Savaşı sonrası yine Türkiye ile Rusya, İran birlikte çalkantılı dönem yaşadılar. 1979’da İran’da Humeyni iktidara geldi, bir dini bir devrim gerçekleştirdi. 1980’de Türkiye’de bir askeri darbe oldu. 1991’de Sovyetler yıkıldı. Bunlar birbirine yakın kader çizgileri.
Biz 4 yıl, 5 yıl önce partili Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtik. Şimdi İran ve Rusya’da sistem değişikliği olacak. Bunlar bu coğrafyada birbirini yakın takip eden sistem değişiklikleri. Buna hazırlık yapmak zorundayız. İsrail, İran, Amerika, İran ilişkilerini yakından takip etmek gerekir. Bunu Türkiye ve Türk dünyasına nasıl etkisi olur? Parçalanırsa veyahut da demokratik değişim olursa ne olur? Putin sonrası Rusya’da özellikle Ukrayna krizinden sonra nasıl bir değişim dönüşüm olacak? Bunları çok açık ve net bir şekilde tartışmamız ve bunun olası sonuçları üzerinden Türkiye’nin geliştirmesi gereken politikaları ortaya koymamız lazım.
Hazar Denizi’nin altından bir Türk geçit alternatif olarak elimizde bulunması lazım ve Türk Devletler Teşkilatı Ekonomik olarak buna bir bütçe ayırıp, açmalıdır. Başka türlü Türk dünyasıyla Türkiye’nin entegrasyonu, uyumu ve birlikte hareket etmesi çok sağlıklı yürümez. Ama Hazar’ın yanına İran ve Rusya’daki sistem değişikliği, Çin’deki sistem değişikliği, yeni bir 150-200 milyonluk Türk dünyasını tekrar bir volkan gibi patlatacak. Biz iki kutuplu dünya konuşurken belki de bir Türk Dünyası kutbu buna İslam Dünyasını da eklemlediğimizde yeni Türkiye vizyonunun önünde çok önemli bir hareket alanı oluşacak. Tabii Avrupa Birliği ve NATO iddialarımızdan kesinlikle vazgeçmiyoruz.

Çünkü NATO bizim vazgeçilmemiz NATO’ya girebilmek için biliyorsunuz biz Kore’ye asker göndermek durumunda kaldık. Orada kendimizi ispat ettiğimizde NATO’nun önemli gücü haline geldik. Ama Avrupa Birliği dediğim gibi Türk Devleti’nin Abdülmecit’ten, 2. Mahmut’tan, 3. Selim’den bu tarafa Batılılaşma politikasının ana mihengi.
Avrupa Birliği bizi alıp almaması önemli değil ama bizim Avrupa Birliği ve Batılılaşma iddiamız devam edecek. Türkiye yüzyılının, Türk yüzyılının önemli ayaklarından biri bu. Çünkü Şangay coğrafyası dediğimiz Türk dünyası coğrafyasında marka değerleri sıfır, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi maalesef çok zayıf. Biz demokrasinin 20. yüzyılın en önemli yönetim biçimi olduğunu bütün Türk dünyası devletlerine kabul ettirmek durumundayız. Artı Türk devletleri topluluğu ekonomik olarak, sosyal olarak, siyasi olarak gelişerek Türkiye’yle entegrasyonu hızlandıracaklar. Demokrasi, insan hakları hukukun üstünlüğü Türkiye yüzyılının en önemli aygıtları olarak önümüzdeki dönem daha fazla konuşulacak.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir