İranı ahvazda kim vurdu ?

İdlib anlaşmasına Amerika təhlükəsi

İranda askeri geçit törenine saldırı

İdlip Olayı Nasıl İncelenmeli -II-

Jeopolitik Bir Analiz: Jeostratejik Oyuncular-Jeopolitik Mihverler

Gündem 7 Ocak 2018
206

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte “tek kutuplu” uluslararası sistem söylemi sıklıkla kullanılsa da 1991 yılı sonrası yaşanan bir takım gelişmeler “tek kutuplu” uluslararası sistemin mümkün olmadığını göstermiştir. Washington Yönetiminin özellikle Ortadoğu’da yaptığı bir takım stratejik girişimler ve 2008 yılında başlayan ekonomik ve finansal kriz ABD’nin görece güç kaybına uğramasına yol açmıştır. Buna paralel olarak Rusya Federasyonu, Çin ve Hindistan Avrasya coğrafyasının yeni güç merkezleri olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Biz bu aktörleri (Rusya Federasyonu, Çin ve Hindistan) aynı zamanda küresel aktörler/jeostratejik oyuncular olarak değerlendiriyoruz. Brezezinski jeostratejik oyuncuyu şöyle tanımlamaktadır; “mevcut jeopolitik durumu değiştirmek maksadıyla sınırlarının ötesinde güç kullanma ve etkide bulunma imkân ve kabiliyetine sahip güçler”dir. Siyasi, askerî, ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik güç parametreleri dikkate alındığında bu küresel aktörlerin yanında Avrasya coğrafyasında bir takım bölgesel aktörler de bulunmaktadır. Brezeziski’nin “jeopolitik mihver” olarak tanımladığı bu bölgesel aktörler ise Türkiye, İran, Ukrayna, Güney Kore ve Azerbaycan olarak kendisi tarafından ifade edilmektedir. Brezezinski jeopolitik mihver ülke tanımını şöyle tanımlamaktadır; “önemleri güç ve motivasyonlarından değil, sahip oldukları hassas konumları ve saldırıya açık durumlarının jeostratejik oyuncuya sağlayacağı avantaj ve dezavantajlardan kaynaklanan devletler”dir. Görüldüğü üzere Avrasya coğrafyasında RF, Çin ve Hindistan gibi küresel aktörler/jeostratejik oyuncular ile Türkiye, İran, Ukrayna, Güney Kore ve Azerbaycan gibi bölgesel aktörler/jeopolitik mihverler yer almaktadır. Avrasya coğrafyasında jeopolitik mihver ülkelerinin alacağı pozisyon doğrudan jeostratejik oyuncuların çıkarlarını etkilediği için günümüzde uluslararası rekabetinin hedef ülkeleri jeopolitik mihver ülkeleri olmaktadır. Ukrayna krizi, Türkiye üzerinde ABD ve AB tarafından kurulmak istenen baskı, son İran olayları, uzak doğuda Çin-ABD rekabeti ve ABD’nin Güney Kore, Tayvan ve Japonya’daki askerî varlığını sürdürme kararlılığı, enerji konusunda Doğu Akdeniz, Hazar Havzası ve Ortadoğu’da yaşanan rekabet yukarıda izah ettiğimiz jeopolitik analiz çerçevesinde daha anlamlı hâle gelmektedir. Yaşanan bu jeopolitik rekabette ABD ve AB özel bir konumda bulunmaktadır. Bu iki aktör bir taraftan işbirliği halinde gözükseler de bazı konular da birbirine rakip durumda da bulunmaktadırlar. Bu yazımızda kısaca AB’nin bu jeopolitik rekabetteki konumunu değerlendireceğiz.
Avrupa Birliği günümüz uluslararası sisteminin önemli aktörleri arasında yer almaktadır. Siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik güç parametreleri dikkate alındığında Birlik küresel sistem içerisinde kayda değer bir aktör olarak ön plana çıkmaktadır. Askerî açıdan Birliğin önemi küçümsense de, onun NATO kapsamında Birleşik Devletler’le geliştirdiği ilişki önemini korumaktadır. Avrupa Birliği; Kuzey Amerika (NAFTA) ve Doğu Asya (Çin, Japonya, Güney Kore ve ASEAN) ile birlikte dünyanın en büyük ekonomik merkezleri arasında yer almaktadır. Yaklaşık 72 trilyon dolar olan dünya gayri safi hâsılasının %24’ünü, yani yaklaşık 17.2 trilyon dolarını sadece Avrupa Birliği üretmektedir ve bu veri onu listenin ilk sırasına yerleştirmektedir. Dünyanın 10 büyük ekonomisinden 4’ü (Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya) Avrupa Birliği üyesi devletlerdir. Avrupa Birliği 507 milyon kaliteli nüfusu ve ortalama 33 bin dolar kişi başı geliri ile dünyanın satın alma gücü en yüksek ekonomisi ve pazarıdır. 18.4 trilyon dolar olan dünya mal ihracatının 5.8 trilyon doları, 18.6 trilyon dolar olan dünya mal ithalatının 5.9 trilyon doları Avrupa Birliği tarafından yapılmaktadır. 37 trilyon dolar olan dünya ticaret hacmi içinde Avrupa Birliğinin payı %32, yani 11.7 trilyon dolardır. Küresel ekonomide yapılan yaklaşık 1.4 trilyon dolar değerindeki doğrudan dış yatırımların 330 milyar doları Avrupa Birliği tarafından yapılmaktadır. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisi gibi liberal değerlere dayanan sistemi ile Avrupa Birliği yine bu yatırımların 260 milyar dolarını kendi kıtasına çekebilmektedir. Birliğin 2009 yılından buyana yaşadığı ve düşük büyüme oranları, kamu borçları, bütçe açıkları ve işsizlik ile açıklanan ekonomik ve finansal krize (Euro Krizi) rağmen Avrupa Birliği dünyanın en büyük ekonomisi olma özelliğini korumaktadır. Birliğin önemi “yumuşak güç” olarak da tanımlanan ekonomik ve sosyo-kültürel gücünden kaynaklanmaktadır.
18 Nisan 1951 tarihinde Paris’te Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran Paris Antlaşmasının imzalanması ile başlayan Avrupa entegrasyon süreci, 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği adını almıştır. Entegrasyon projesi ilk 50 yılında Avrupa’ya biryandan kıta içerisinde barış ve güvenlik diğer yandan da ekonomik kalkınma ve refah sağlamıştır.
Avrupa Birliği XXI. yüzyılda çeşitli krizlerle karşılaşmış, varlık gerekçesi ve geleceği tartışmaya açılmıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör saldırıları ve bunun sonuçları, 2005 yılında yaşanan Anayasa Krizi (Referandum Krizi), 2008 yılında başlayan Küresel Ekonomik ve Finansal Kriz (Euro Krizi) ve 2016 yılında İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecinin başlaması (Brexit) entegrasyon projesinin yara almasına yol açmıştır. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin henüz daha hazır olmadan kontrolsüz bir şekilde Birliğe dâhil edilmesi “hazmetme kapasitesi” olarak ifade edilen soruna da sebep olmuştur. Avrupa Birliği; terör, yasadışı göç, bölgesel çatışma ve anlaşmazlıkların çözümü, enerji güvenliği, göçmenlerin entegrasyonu, yabancı düşmanlığı, İslâmofobi, kıta içerisinde aşırı sağın yükselişi gibi stratejik nitelikli sorunları çözebilecek yapısal reformları da Birlik seviyesinde gerçekleştirememiştir. Bu durum Avrupa Birliği’nin geleceği tartışmalarına yol açmıştır.
Avrupa Birliği’nin, Brexit sürecinin sonlanması ile birlikte (muhtemelen 2019 yılı sonu) bu hâli ile yola devam etmesi imkânsız görünmektedir. Yapısal bir reforma ve yeniden bir inşa sürecine olan ihtiyaç ortadadır. Bu reform ve yeniden inşa sürecinin önündeki en büyük engel Birlik içerisindeki Avrupa Birliği karşıtı söylem ve aşırı sağın yükselişidir. 7 Mayıs 2017 tarihinde Fransa’da Emanuel Macron’un, aşırı sağcı ve Avrupa Birliği karşıtı Marine Le Pen karşısında seçimleri kazanması ve cumhurbaşkanı olması Avrupa’ya nefes aldırmış bulunuyor. Alman Şansölye Angele Merkel’in partisi Hıristiyan Demokratlar (CDU), Almanya’da 24 Eylül 2017 tarihinde yapılan seçimleri tekrar kazanmıştır. Önümüzdeki dönemde Merkel ve Macron diğer Avrupa Birliği liderlerini de yanlarına alarak Brexit sonrası Avrupa Birliğini yeniden inşa edeceklerdir.
ABD’de 20 Ocak 2017’de göreve başlayan Donald Trump’ın, ülkesinin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini NATO ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı üzerinden sorgulaması Avrupa Birliğini zor durumda bırakmaktadır. Brexit süreci ve Trump’ın göreve gelişi ile yara alan tarihi nitelikli transatlantik ilişkilerin geleceği de belirsizliğini korumaktadır.
Birliğin batısında yaşanan bu gelişmeye paralel olarak doğusunda da önemli gelişmeler meydana gelmektedir. Avrupa Birliği’nin doğusunda komşu olduğu iki aktör (Rusya Federasyonu ve Türkiye) siyasi, askerî, ekonomik, bilimsel-teknolojik ve sosyo-kültürel (nüfus) açıdan son derece dinamik ve pro-aktif politikalar üretmekte ve uygulamaktadırlar. Moskova Yönetimi sahip olduğu askerî gücü ile Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadır. Rusya Federasyonu bölgesel politikaları etkileyecek şekilde ülkesi dışında askerî açıdan konuşlanmış bulunmaktadır. Moskova Yönetimi; Transdinyester, Kırım, Luhansk, Donetsk, Abhazya, Güney Osetya Dağlık Karabağ ve Suriye’de (Lazkiye-Akdeniz) askerî güç bulundurmaktadır.
Rusya Federasyonu’nun Ülkesi Dışında Bulundurduğu Askerî Üsleri

Bununla birlikte Rusya Federasyonu Avrupa Birliği’nin en önemli doğalgaz ve petrol tedarikçisidir. Avrupa Birliği hâlihazırda doğalgazda %30, petrolde % 34 oranında Rusya Federasyonuna bağımlı durumdadır. Moskova aynı zamanda Yunanistan (Birlik üyesi), Makedonya (Birliğe aday ülke) ve Sırbistan (Birlik ile müzakere sürecinde) gibi Balkan ülkeleri üzerinde başta enerji olmak üzere ekonomik ve kültürel alanda önemli bir etkiye sahiptir.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üye olması için yapılan müzakereler 2005 yılında başlamıştır. Avrupa Birliği’nin olumsuz tutumu nedeni ile müzakereler “de facto” olarak donmuş durumdadır. Türkiye son 15 yılda siyasi bir istikrar yakalamış, askerî ve ekonomik açıdan büyük bir gelişme kaydetmiştir. Türkiye; son derece dinamik bir yapıya sahip olan Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu, Akdeniz Havzası ve Kuzey Afrika’daki gelişmeleri doğrudan etkileyebilecek güce sahip bir aktör konumuna yükselmiştir. Enerji koridoru olan Türkiye, Avrupa Birliği’nin enerji güvenliği açısından önemli bir ülkedir. Yasa dışı göç ve uluslararası terör gibi tehditlerin bertaraf edilmesi noktasında Türkiye’nin önemi ortadadır. Türkiye sadece Avrupa Birliği ve ABD ile değil, diğer küresel ve bölgesel aktörlerle stratejik ilişkiler geliştirebilen bir ülke konumundadır. Mesele artık Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olup olamaması değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini ulusal menfaatleri doğrultusunda tekrar tanımlaması noktasındadır. Türkiye, Brexit ile birlikte yeniden inşa edilecek olan Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini yeniden tanımlamak zorundadır. Bu ilişkiler başta ekonomi olmak üzere enerji ve güvenlik konularına odaklanmalıdır. Gümrük Birliği Antlaşmasının ulusal menfaatler doğrultusunda revize edilmesi bu aşamada büyük önem taşımaktadır. Brexit süreci bu noktada Türkiye’ye önemli bir fırsat sunabilir ve bir model oluşturabilir.
Avrupa Birliği, XXI. yüzyılda oluşan yeni jeopolitik durum karşısında Rusya, Çin, Hindistan, Türkiye, İran ve Körfez İşbirliği ülkeleri gibi küresel/bölgesel aktörlerle olan ilişkilerini yeniden tanımlamak durumunda kalmıştır. Eğer Avrupa Birliği XXI. yüzyılda varlığını sürdürmek ve küresel bir aktör olmak istiyorsa, Arap Baharı süreci ile daha da istikrarsızlaşan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki sorunların çözümünde inisiyatif almak durumundadır. Özellikle Suriye ve Irak krizleri konusunda Avrupa Birliği’nin çözüm üretme noktasında başarısız olduğu ortadadır. Bu krizlerin Avrupa Birliği tarafından sadece göçmen sorunu üzerinden okunması son derece yanlış bir yaklaşımdır. Avrupa Birliği’nin savaşlardan kaçan göçmenleri dışlaması, temelinde barış ve kardeşlik olan İslâm dinini İslâmla yakından uzaktan alakası olmayan terör örgütleri ile bir arada anması ve özdeşleştirmesi, bazı Avrupa Birliği liderlerinin İslâmofobi’ye, Müslüman-Türk karşıtlığına ve yabancı düşmanlığına sebep olan söylemleri ve politikaları küresel ve bölgesel barış ve istikrarı olumsuz yönde etkilemektedir.
XXI. yüzyılda çeşitli krizlerle ve Brexit süreci ile karşılaşan Avrupa Birliği’nin bu sorunları çözmesi ve kendisini yeniden inşa etmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin tek tek küresel/bölgesel etki yaratma kapasiteleri sınırlıdır. Avrupa Birliği üyesi ülkeler uluslararası sistem içerisinde etkili olmak istiyorlarsa bunu Avrupa Birliği çatısı altında gerçekleştirebileceklerinin farkındadırlar. Bu nedenle Brexit süreci ile birlikte Avrupa entegrasyon süreci yeniden tanımlanacaktır. Almanya liderliğinde yeniden şekillenecek olan AB şüphesiz Avrasya coğrafyasının önemli bir aktörü olacaktır. Bu noktada Türkiye’de AB ile olan ilişkilerini yeniden tanımlamak durumundadır.
Dr. Ufuk Cerrah, 07 Ocak 2017, Balgat/Ankara kafkassam

Yorumlar