Yörüngesine Girilen ve Hegemonyası Belirsiz Yeni Dünya Düzeninde Türk İstihbaratı İçin Bir Gereklilik: Ortadoğu Münhasır Analiz ve Operasyon Başkanlığı

ABD’yi iç savaşa sürükleyerek bölmek isteyen güç kim?

ARNAVUT TARİHÇİLERİNİN HATALARI: KENDİ TARİHLERİNİ BAŞKASININ YALANLARIYLA YAZDILAR

Мировой спрос и добыча нефти до и после соглашения о заморозке

İrfan Kaya ÜLGER : ORTADOĞU’DA BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMANIN TAŞLARI MI DÖŞENİYOR ?

Gündem 14 Kasım 2020
96

Bir şeriat devleti olan İsrail’in ulusal ideolojisi ve ütopyası Vadedilmiş Topraklardır. Yeni dünya koşullarında öngörülen hedefe savaş yoluyla ulaşma yöntemi terk edilmiş, bunun yerini “barış ve işbirliği” almıştır. ABD esas itibariyle bunu teşvik eden ve kolaylaştıran dış aktör işlevi görmektedir. Dolayısıyla barış sürecinin yeniden canlandırılması veya barış içerisinde bir arada yaşama amacıyla yürütülen normalleşme anlaşmaları, esas itibariyle İsrail’in kadim ideolojisine hizmet etmektedir.

Jarusalem Post gazetesinde yer alan bir habere göre Bahreyn ile İsrail arasında sivil uçuşlar çok yakında başlayacakmış. İki ülke arasında normalleşme anlaşması, 15 Eylül 2020’de Washington’da imzalanmıştı. Trump’un yönlendirmesiyle aynı tarihte İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayan bir başka devlet de Birleşik Arap Emirlikleri olmuştur. Sırada Suudi Arabistan’ın olduğu iddia edilmekte ise de bu pek mümkün gözükmemektedir. Kral Salman, İsrail ile anlaşma yapılmasına, İsrail’in tanınmasına karşıdır. Buna karşılık Veliahd Prens Muhammed bin Salman’ın bu konuda çok hevesli olduğu bilinmektedir. Öte yandan, ABD yönetimi tarafından değişik zamanlarda yapılan açıklamalarda yakın gelecekte 5 ülkenin daha İsrail ile normalleşme anlaşması imzalayacağı öne sürülmüştür. Bu çerçevede adı geçen ülkeler Sudan, Umman, Komon Adaları, Cibuti ve Moritanya’dan oluşmaktadır. Geçen hafta İsrail İstihbarat Bakanı Eli Kohen, Kanal 13 televizyonuna yaptığı açıklamada çok yakında bir müjde vereceklerini öne sürmüştür. Habere göre müjde, Sudan olacakmış. İsrail ile Sudan arasında halen devam eden gizli görüşmeler tamamlandığında diplomatik ilişki kurulacakmış.
Gerçekten de Sudan diğer ülkelerden farklılık göstermekte. Bundan 52 yıl önce Mısır ile İsrail arasında Camp David anlaşması imzalanırken Sudan Yönetimi üç hayırı öne çıkaran bir açıklama yapmıştı: “İsrail ile barış anlaşmasına hayır, İsrail’i tanımaya hayır ve İsrail ile müzakere yapmaya hayır”. Sudan’ın İsrail ile yakınlaşmasını teşvik eden ülkenin ABD olduğu hiç kimse için sır değil. Washington yönetiminin, İsrail ile anlaşma yapması mukabilindeki Sudan’a teklifi ise bu ülkeyi teröre sponsor olanlar listesinden çıkarmak. Sudan yönetimi, bu listeden çıkarıldığı taktirde yabancı sermaye yatırımlarının ülkeye geleceğini ümidini taşıyor.
Trump iktidarı ile birlikte hızlanan İsrail’in meşruiyetini güçlendirme adımları Ortadoğu’daki siyasi dengeleri nasıl etkileyecek? ABD yönetiminin baskısı ve yönlendirmesi ile İsrail ile Arap ülkeleri arasında birbiri ardına gerçekleşen tanıma ve normalleşme anlaşmaları ve diplomatik ilişki tesis edilmesi barışa katkı sağlayacak mı? Gerçekten iddia edildiği gibi Ortadoğu’da çatışmanın sona ereceği yeni bir dönemin, “barış içerisinde bir arada yaşama”nın taşları mı döşeniyor? İsrail’in, Kudüs başta olmak üzere Filistin topraklarındaki işgalinde bir değişiklik olmamasına rağmen, bu devlet ile ilişkilerin normalleştirilmesi, haksızlıkların tescili anlamına gelmeyecek midir? İsrail’in işgal ve ilhak politikasında hiçbir değişiklik olmamasına rağmen sağlanacak normalleşmenin yeni haksızlıklara kapı aralamayacağını garanti eden bir supranasyonal otorite mi oluşturulmuştur ?
Yahudi akaidi ve Siyonizmin doğuşu
Bu soruları cevaplandırmadan önce İsrail devletinin nasıl kurulduğunu incelemek ve Siyonist ideoloji üzerinde durmak gerekiyor. Hatta daha da geriye gidip Yahudi akaidinin (inançları) temel esasları ele alınmalı. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Yahudi akaidi son derece anti-hümanist ve ayrımcı bir karakter taşımaktadır. Yahudiler kendilerini Yehova’nın (Tanrı) seçkin kulları olarak görmekte, dünyadaki tüm zenginlikler Tanrı tarafından Yahudiler için yaratıldığına inanmaktadırlar. Diğer milletler ise “seçkin kavim” İsrailoğullarına hizmet için yaratılmıştır.
Bu bakış açısının doğal bir yansıması olarak da başka milletlere mensup kişilere karşı bir Yahudi tarafından cürüm işlendiğinde suç oluşmamaktadır. Bir Yahudi, Yahudi olmayan birini öldürdüğünde katil olmaz. Bir Yahudi, Yahudi olmayan birinin malına el koyduğunda bu fiil haksızlık veya hırsızlık olarak değerlendirilmez. Zaten yeryüzündeki tüm varlıklar Tanrı Yehova tarafından seçkin milleti için yaratılmamış mıdır? Olan biten, malın esas sahibine dönmesinden başka bir şey değildir ve burada esasen bir hırsızlık da yoktur. Yahudilerin tahrif edilmiş, orijinalliğini yitirmiş inançları bu şekildedir. Dindar Yahudiler, bu inançlara sıkı biçimde inanırlar, dindar olmayanlar ise gelenek olarak kabul ederler.
Siyonizm, 19’ncu yüzyılda yukarıda bahsedilen Yahudi akaidinden türemiştir. Siyon, Ahd-i Atîk’te (old tastament) Kudüs şehri için kullanılmış bir isimdir. Zaman içerisinde bu kelime tüm İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyonizm ise Yahudi halkının “tarihî yurtlarına dönüşü” anlamında kullanılmaktadır. Bir başka ifadeyle Siyonizm, Filistin’de Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyasal hareketin adıdır. 19 yüzyıl sonlarında Avrupa’da yaygınlaşan Yahudi karşıtlığı (anti-semitizm) ve Rusya’daki “pogrom” hareketlerinin ardından gündeme gelmiştir. Theodorl Herzl’in 1896 yılında yazdığı Yahudi Devleti (Der Judenstaat) adlı kitap, Siyonist ideolojinin tarihsel gelişiminde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kitabın yayınlanmasından bir yıl sonra İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Dünya Yahudi Kongresinde, Tanrı buyruklarına uygun olarak Nil’den Fırat’a kadar uzanan Vadedilmiş Topraklar’da (arz-ı mevud) bir Yahudi devleti kurulması kararı alınmıştır.
Yahudilerin Vadedilmiş Topraklar hedefine ulaşmasına en büyük desteği sağlayan devlet ise İngiltere olmuştur. İngiltere Dışişleri Bakanı Robert Balfour tarafından 1917 yılında açıklanan Balfour Deklarasyonu, Siyonist projenin işaret fişeği olmuştur. Her ne kadar deklarasyon hukuki bakımdan bağlayıcı bir metin değil ise de, İngiliz hükümetinin o dönemdeki irade beyanını yansıttığı düşüncesi genel kabul görmüş ve büyük etki doğurmuştur. Balfour Deklarasyonu aslında bir uzun cümleden oluşmaktadır: “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi olmayanların medeni ve siyasi haklarının garanti edilmesi kaydıyla, Yahudiler için bir ulusal yurt kurulmasına sempati ile bakar”.
Bu “sempatik bakış”, İngiliz manda idaresi döneminde bölgeye Yahudi göçünün teşviki şeklinde pratiğe yansımıştır. İngiltere, Avrupa’da ve Rusya’da güçlenen anti-semitik eylemlerden dolayı ayrımcılıkla karşı karşıya kalan Yahudilerin Filistin’e göç etmeleri desteklenmiştir. Öte yandan da Avusturya, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde yaşayan zengin Yahudilerin Filistin’e göçe ilgi göstermemeleri üzerine, onları zorlamak amacıyla Dünya Siyonist Teşkilatı devreye girmiştir. Kimi kaynakların iddialarına göre, Avrupa’daki zengin Yahudilerin göçe ikna edilmeleri için Dünya Siyonist Teşkilatı, Alman Nasyonel Sosyalist Hareketi ile gizli bir anlaşma yapmıştır. Anlaşmanın konusu Filistin göçüne mesafeli duran zengin Yahudilerin rahatsız edilmesidir.
İsrail devleti bir projenin ürünü
İkinci Dünya Savaşının ardından 29 Kasım 1947 tarihli oturumda BM Genel Kurulu, İngiliz mandasının sona ermesinin ardından Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması, bir Filistin devleti kurulması ve Kudüs kentinin de BM tarafından yönetilmesini öngören ünlü bölünme kararını kabul edilmiştir. İsrail devleti, bu karara dayanarak 14 Mayıs 1948’de Yahudi devleti olarak kurulmuş, ancak kararda yer alan Filistin devleti kurulamamıştır. Üstüne üstlük Irgun, Stern, Haganah adlı Yahudi terör örgütleri, Filistin devleti kurulması öngörülen toprakları işgal etmişlerdir. Bu arada BM tarafından yönetilmesi gereken Kudüs kentinin Batı bölümü 1948 yılında işgal edilmiştir. Kentin eski şehir olarak da adlandırılan doğu bölümü ise 1967 savaşında ele geçirilecektir. Kuruluş dönemindeki Yahudi terör örgütü Haganah’ın adı bir süre sonra değiştirilmiş ve İsrail Silahlı Kuvvetleri olmuştur. 1980 yılında ise Menachem Begin hükümeti döneminde Kudüs, İsrail’in başkenti ilan edilmiştir. Ancak Trump yönetimine kadar hiçbir ülke bunu rağbet etmemiş, büyükelçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımamıştır.
İsrail, 1967 savaşında Sina Yarımadası, Gazze Şeridi, Batı Yakası ve ayrıca Golan tepelerini ele geçirmiştir. Bu işgaller uluslararası toplum tarafından kabul edilmemiştir. BM Güvenlik Konseyi 242 ve 338 sayılı kararları başta olmak üzere pek çok kararında 1967 savaşında işgal edilen toprakların tahliyesi istemiştir. Bununla birlikte İsrail’in 1967 savaşı öncesinde ele geçirdiği topraklar da uluslararası hukuka aykırılık teşkil etmektedir.
İsrail’de 1970’li yıllarda başlayan “barış için toprak” tartışması, işgal bölgelerinin bir bölümünden çekilmesi karşılığında İsrail’in komşuları ile barış anlaşması imzalaması ve meşruiyet kazanmasını öngörüyordu. 1979’da Camp David anlaşması ile başlayan barış süreci, 1991 Madrid ve 1993 Oslo müzakereleri ile devam etmiştir. Madrid görüşmeleri sonuçsuz kalırken Oslo’da İsrail ile Filistin arasında mutabakat sağlanmış ve İlkeler Deklarasyonu yayınlanmıştır. Filistinlilere Batı Yakası ve Gazze Şeridinde otonomi veren anlaşmanın yükümlülükleri daha sonra İsrail tarafından yerine getirilmemiştir. Bu arada 1994 yılında Ürdün ile İsrail arasında barış anlaşması yapılmıştır.
İsrail, 1948’den günümüze işgal ettiği topraklar üzerinde hukuken hak sahibi olmadığı halde fiili durumu dünyaya kabul ettirme çabasına girmiştir. Barış sürecinin bir bütün olarak bu işlevi gördüğünü söylemek abartı sayılmamalıdır. İsrail’in kadim politikası adım adım Arzı Mevud’un gerçekleştirilmesidir. İlk yıllarda İngiltere, son dönemde ise ABD, İsrail’in teolojik siyonist projesine güçlü biçimde destek sağlamıştır.
Normalleşme anlaşmaları, İsrail’in Ortadoğu’da etki alanını genişletecek
ABD, öncesi dönemlerde BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği toprakları tahliye etmesi lehinde oy kullanıyordu. Trump yönetimi ile birlikte ABD itidali terk ederek sert bir yönelim içerisine girmiş ve İsrail’in en katı destekçisi haline gelmiştir. 2017 Ocak ayında göreve başlayan Trump, bir yandan Batı Yakasında oldu bitti şeklinde inşa edilen Yahudi yerleşim birimlerine ekonomik desteği arttırmış, öte yandan İsrail’i Yahudi yerleşim bölgeleri ve Golan tepelerini ilhak etmeye teşvik etmiştir. ABD’nin en fazla tepki doğuran eylemi ise büyükelçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımak olmuştur. ABD sadece kendi diplomatik temsilciliğini Kudüs’e taşımakla kalmamış bir çok ülkeye bu amaçla baskı uygulamıştır. 15 Eylül 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail ile ilişkilerini normalleştirme anlaşması da ABD baskısı sonucu mümkün olmuştur.
2020 yılının başında Yüzyılın Anlaşması adı altında Trump tarafından kamuoyuna açıklanan planda ise örtülü biçimde İsrail’in tüm Filistin coğrafyası üzerinde tahakküm kurması kurgulanmıştır. Planda bir yandan Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu görüşü savunulurken, öte yandan Doğu Kudüs’ün bazı mahallelerinin yeni kurulacak Filistin devletinin idare merkezi olacağı görüşü ileri sürülmüştür. Filistin tarafına cömert mali yardım ve yatırım desteği taahhüdü de içeren planın amacı ise fiili işgali ve hukuksuzluğu Filistinlilere tescil ettirmek ve İsrail’in Ortadoğu’da daha geniş bölgelere yayılmasını teşvik etmektir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında görünen manzara şudur: ABD, İsrail’in toprak işgallerinin hukukileşmesi ve siyasi/ekonomik nüfuzunun genişlemesi için çaba göstermektedir. Bir şeriat devleti olan İsrail’in ulusal ideolojisi ve ütopyası olan Vadedilmiş Topraklar hedefinden vazgeçme söz konusu değildir. Sadece yöntem değişikliğine gidilmiştir. Yeni dünya koşullarında öngörülen hedefe savaş yoluyla ulaşma yöntemi terk edilmiş, burun yerini “barış ve işbirliği” almıştır. ABD tüm bu projeksiyonu teşvik eden ve kolaylaştıran dış aktör işlevi görmektedir. Dolayısıyla barış sürecinin yeniden canlandırılması veya barış içerisinde bir arada yaşama amacıyla yürütülen normalleşme anlaşmaları, esas itibariyle İsrail’in kadim ideolojisine hizmet etmektedir.

Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER

Yorumlar