Rus milletvekilinden Türkiye’ye tavsiye: Boğazları Amerikan gemilerine kapatınız

ABŞ-ın Türkiyəyə hücumunun ŞİFRƏLƏRİ: Qalib kim olacaq?

Fas’taki Fetöcüler PKKlılar IŞİDci Türkler ve Türk mafyası!

Armenian prime minister wants face-to-face meeting with Trump – Washington Free Beacon

İran’ın Zamanı Geldi Mi?

Gündem, İran 23 Mart 2018
137

ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral McMaster’ın görevine son verdi. McMaster’ın yerine ABD’nin eski BM Daimi Temsilcisi Bolton’ın atanacağı duyuruldu. 13 Mart’ta Dışişleri Bakanının değiştirilmesinin ardından bu değişim “İran’ın Zamanının Geldiğini” gösteriyor. Ama bu doğrudan askerî bir müdahale şeklinde mi olacak, yoksa farklı yöntemler mi uygulanacak .

John Bolton’u Trump tarafından yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atandıdı. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı makamı ABD’nin ulusal güvenlik ve dış politikasını şekillendiren önemli makamdır. Başkanlık koltuğuna 20 Ocak 2017’de oturan Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Rusya soruşturmasıyla ilgili olarak “yalan söylediği” gerekçesiyle 13 Şubat 2017’de görevinden istifa etmiş, yerine Korgeneral McMaster getirilmişti. McMaster göreve getirilirken seçenekler arasında John Bolton da vardı. Fakat Trump tercihini McMaster tarafından kullandı. McMaster Başkan ile uyum içerisinde çalışmış bir Korgeneral. McMaster yaptığı açıklama ile bu yaz ordudaki görevinde de ayrılacağını ve emekli olacağını açıkladı. Bu değişimin altında yatan neden McMaster ile yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo arasında var olduğu iddia edilen kişisel sorunlar. Pompeo görevi Nisan ayının başında devralacak. Mcmaster da görevi 9 Nisan da devredecek ve böylece ABD ulusal güvenlik ve dış politikasını şekillendiren pozisyonlarda değişimler tamamlanmış olacak. Yeni Dışişleri Bakanı, yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı ve yeni CIA Başkanlarının profillerine bakıldığında hepsinin Cumhuriyetçiler arasında yer aldığı ve şahin bir tutum takındıkları görülmektedir. Yine bu isimlerin uluslar arası petrol ve silah şirketleri ile olan doğrudan ve dolaylı bağlantıları bilinen bir gerçektir. Trump’ın yeni ekibi İran’a müdahaleyi ön plana alan bir yapı bakış açısına sahip olduğu iddia edilmektedir. Aslında Suriye’de belirli bir kazanım elde eden ABD’nin bundan sonraki hedefinin İran olması muhtemel. ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını göz önüne aldığımızda böyle bir müdahalenin olması kaçınılmaz. Ortadoğu’da İsrail varlığının korunması, RF’nin Ortadoğu’da sınırlandırılması, ekonomik olarak bölgeye girmeye çalışan Çin’in (Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamında) kontrol altına alınması ve Ortadoğu petrol ve doğalgazının uluslar arası piyasalara istikrarlı bir şekilde taşınması ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları açısından son derece önemli jeopolitik konular olarak karşımıza çıkıyor. Enerji kaynaklarının uluslar arası piyasalara serbest piyasa koşullarında, istikrarlı ve güvenli bir şekilde ulaştırılması meselesi ve petrolün varil fiyatının 60 dolar seviyelerinde kalması ABD açısından kritik bir konu.
ABD’nin İran’a yönelik olası bir müdahalesini doğrudan bir askerî müdahale olarak beklemek uygun olmayabilir. İran hava sahasının dış uçuşlara kapatılması, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazına İran aleyhine abluka uygulanması, Nükleer Antlaşma (2015) sonrası hafifletilen ekonomik yaptırımların arttırılması ve sınırlı fakat stratejik hedeflere yönelik saldırlar yapılması ihtimal dâhilinde. ABD’nin hedefi yapılacak bu tür müdahale ile İran’da bir iç karışıklık ile İran rejiminin değiştirilmesidir. Bu girişim Büyük Ortadoğu ya da Genişletilmiş Ortadoğu projesi olarak sunulan ve Arap Baharı süreci ile sahada kendine uygulama alanı bulan merkezi coğrafyada karışıklık yaratmak, bu coğrafyadaki ülkeleri bölmek ve ABD yanlısı rejimleri iş başına getirmek stratejisinin bir parçasıdır.

ABD ya da İsrail tarafından İran’ın stratejik hedeflerine yönelik saldırının ilk hedefi Harg adasındaki petrol tesisleri olabilir. İran ihraç ettiği petrolün %85’ini buradan çıkarmaktadır. Petrol gelirleri ise İran bütçesinin %65’ini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Harg adasındaki petrol tesisleri askerî açıdan stratejik niteliktedir. Bu stratejik hedefe yapılacak saldırı İran’ın sadece nükleer programının değil, aynı zamanda rejimin de sonunu getirebilir. Fakat böyle bir saldırının bedeli uluslar arası ekonomik sistemi kısa süreli fakat etkili bir kriz ile karşı karşıya bırakabilir. Hâlihazırda 60 dolar civarlarında seyreden petrolün varil fiyatı 150 dolarlara kadar çıkabilir. Bu noktada uluslar arası piyasa ciddi şekilde etkilenir. ABD, AB, Çin, Japonya ve Hindistan gibi dünya ekonomisinin bel kemiğini oluşturan ekonomiler bu tür bir girişimin sonucunu rasyonel değerlendirmek durumundadırlar. Petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanacak bir artış 2003 Irak krizinde de olduğu gibi en çok RF’yi olumlu yönde etkileyecek. Enerjiden elde ettiği gelirleri arttıran Putin’in manevra alanı daha da genişleyecektir.

ABD İran’a yapacağı askerî ya da diğer müdahaleler öncesi bölgeyi de şekillendirmiştir. Irak ve Afganistan’a yerleştirmiş olduğu askerî varlığı ile İran’ı iki taraftan kuşatmış durumdadır. Körfez’de Katar merkezli konuşlu Merkezi Kuvvetler Komutanlığının imkân ve kabiliyetleri dünya ordularının tamamını geride bırakacak niteliktedir ve Ortadoğu’daki bütün operasyonların planlama ve icra merkezi konumdadır. ABD Suriye’de Fırat’ın doğusunda önemli bir askerî kazanım da elde etmiş ve bu kazanımı pekiştirmiştir. ABD Fırat’ın doğusuna 4-5 bin tır dolusu olduğu istihbarat raporlarında geçen silah, teçhizat, malzeme ve araç-gereç yığmıştır. Sayıları 50 bine varan PKK/PYD/YPG terörist unsurlarını silahlandıran ABD bu terörist unsurları da kontrol altına almıştır. ABD ayrıca bölgede bulunan müttefikleri arasındaki safları da sıklaştırmış durumda. Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn ve İsrail arasında önemli temaslar ve işbirlikleri de yapılmaktadır. Bu işbirliğinin lideri ABD hedefi ise İran’dır. Körfez’de Suudi Arabistan’ın İran ile olan rekabeti hepimizce malum. Suudi Arabistan’da Prens Salman hem içeride hem de dışarıda Washington’un en önemli müttefiki olarak etkin bir şekilde çalışmaktadır.

ABD’nin Ortadoğu stratejisinde İsrail’in varlığının korunması ve güvenliğinin sağlanması önemli bir parametredir ve İsrail ABD’nin gerçek bir stratejik müttefikidir. Bunun dışında ABD Ortadoğu’da 4 önemli Müslüman ülkenin en az 3’ü ile ilişkilerini iyi tutarak Ortadoğu stratejisini uygulamayı tercih etmiştir ve etmek istemektedir. Bu ülkeler Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve İran’dır. ABD’nin şimdiki hedefi İran’dır. İran’da ABD taraftarı bir rejimin iktidara geçmesi için ABD askerî ve askerî olmayan bütün seçeneklerin masada olduğu bir strateji hazırlığı içindedir. Hâlihazırda Suudi Arabistan ve Mısır ABD’nin kontrolünde bulunmaktadır. Türkiye ise NATO müttefiki olsa da hem PKK/PYD/YPG ile olan işbirliği hem de 15 Temmuz hain darbe girişimi ve FETÖ’ye verilen destekten ötürü ABD’ye güven duymamaktadır. ABD Türkiye’yi kaybetmek istememektedir. ABD Türkiye’yi kaybederse RF’nin yanında yer alacağını düşünmekte ve bu durum da ABD’nin Ortadoğu çıkarlarına aykırı görünmektedir. Türkiye ile ABD arasında hâlihazırda devam etmekte olan diplomatik temaslar ve müzakereler ABD’nin Türkiye’nin kaygılarını giderme ve Türkiye’yi yeniden kazanma girişimi olarak değerlendirilmelidir. Bu konuda nasıl bir sonucun çıkacağı ise iki ülke arasında bulunan ve yukarıda ifade ettiğimiz sorunların çözümüne bağlı kalacaktır. Türkiye’nin haklı olduğu bu konularda bu zamana kadar devam ettirdiği ilkeli tutumunu bundan sonra da devam ettirmesinin uygun olacağını değerlendiriyoruz.

ABD’nin hem askerî açıdan hem de diplomatik açıdan İran’a yönelik olarak aldığı bu tedbirlerin yanında İran’ın iç işlerini karıştırma noktasında CIA’nin de önemli operasyonlar yaptığını da görmekteyiz. İran’da bir iç karışıklık çıkarma yönünde girişimler özelikle 2017 yılının sonları ile 2018 yılının başlarında artmış görünmektedir. Özellikle ekonomik refah, özgürlükler ve demokrasi taleplerini dile getirilen gösteriler İran’da devreye sokulabilir. Bu tür talepler uluslar arası basında yapılan algı operasyonları ile şekillendirilebilir. Bu yolla hem İran hem de uluslar arası kamuoyu şekillendirilebilir. CIA’in MOSAD ve MI6 ile birlikte bu tür operasyonları özellikle 2. Dünya savaşından sonra Irak, Yemen, Libya, Tunus ve Mısır’da yaptığını biliyoruz. Bunun en son örneği ise Suriye’de yaşandı ve Suriye’nin durumu ortada. Türkiye’ye de CIA’in bu tür müdahalelerini burada ifade etmeye bile gerek yok ve hepimizce malum olan konular. İran’da çok ciddi ekonomik sıkıntıların olduğu, demokrasi ve özgürlükler noktasında problemlerin varlığı bir gerçek ama ülkelerin iç işlerine karışmak hiçbir ülkenin görevi değil. Bu tür müdahalelerin sonucu Irak ve Suriye’de yaşanan krizler ülkemizi ciddi şekilde etkiledi. Başta mülteciler sorunu olmak üzere siyasi, askerî ve ekonomik olarak bu krizlerin bedelini Türkiye çok ağır bir şekilde ödedi ve ödemeye de devam ediyor. İran’a yapılacak olası bir müdahaleyi de bu noktadan okumanın önemli olduğunu değerlendiriyoruz. CIA İran içerisinde özellikle etnik grupları kullanarak bir iç karışıklık da çıkarabilir ve bunun için büyük bir çaba harcadığını da biliyoruz ve görüyoruz. Bu noktada İran içerisinde yaşayan ve sayıları 35-40 milyon civarında olduğu ifade edilen İran Türklerinin CIA’in bu manipülasyonuna kapılmaması önem taşımaktadır. İran içerisinde yaşanacak bir kargaşada İran Türkleri çatışmanın tarafı olmadan kendi pozisyonlarını korumalı ve bu durumdan zarar görmemelidirler. Sonuçta oluşacak durumda Tahran Yönetiminde İran Türklerinin etkinliğinin artması önemli bir stratejik hedef olarak belirlenmelidir. Bilindiği üzere 1925 yılına kadar yaklaşık bin yıl boyunca İran’da Türk kökenli hanedanlıklar yönetimde bulunmuştur. Bu konu ciddi bir şekilde tartışılmalı ve müzakere edilmelidir. Çeşitli fikir ve düşünceler değerli olmak birlikte bizim derdimiz ülkemizin bekası ve İran Türklerinin korunmasıdır. İran konusu şüphesiz önümüzdeki günlerin en popüler konusu olacaktır. Müteakip yazılarımızda bu konuları farklı perspektiflerden ele almaya devam edeceğiz.

Dr. Hasan Oktay KAFKASSAM Başkanı

Yorumlar