Türkiye Eritre ilişkileri ve Afrika boynuzunda devlerin savaşı!

PUTİNİN NÖVBƏTİ PREZİDENTLİYİ AZƏRBAYCANA NƏ VƏD EDİR?

Irak, Türkiye’nin PKK ile mücadele için Kuzey Irak’a girmesine yeşil ışık yakacak

İran’da Geçekleştirilen DAEŞ Saldırıları, Katar Krizi ve Ortadoğu’nun Geleceği

İran’ın Çin rüyası kâbusa mı dönüşüyor

Gündem, İran 1 Şubat 2020
221

eneral Kasım Süleymani’nin öldürülmesi Tahran’daki karar vericiler için şok terapisi olmuş mudur?

Böylelikle stratejilerinin başarısızlığının İran’ı çıkmaza sürüklediğini itiraf etmeleri mümkün olur mu?

Bu soru, İran’ın önde gelen üniversitelerinden birinden akademisyenlerin yer aldığı bir panelde tartışıldı.

Doğrusu böyle bir meselenin tartışılması dahi büyük bir gelişmedir.

Nitekim bu; rejimin ‘sessizlik kurallarına’ bir başkaldırı mahiyetinde olup, ‘yasaklı’ konuların gün geçtikçe daha fazla İranlı tarafından cesaretle ele alındığını göstermektedir.

Bu tartışma sırasında, katılımcılardan biri Süleymani’nin tasfiyesi ile Çin Savunma Bakanı Mareşal Lin Biao’nun ölümü arasında bağıntı kurdu. Lin Biao’nun 1971 yılında şüpheli bir uçak kazasında ölmesi Mao’nun Çin’inde köklü değişikler yaşanmasına sebep olmuştu.

Mareşal Lin’in ortadan kaldırılması, başta Başbakan Zhou Enlai olmak üzere Çinli reformcuların, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un eşi Can Çing’in yönettiği “Dörtlü Çete”nin aşırılarını tasfiye etmesine olanak sağladı.

Böylelikle yeni bir evreye girildi ve Proleter Kültür Devrimi’nin, ulusal devlete dönüşme süreci başlamış oldu. Birkaç yıl içinde Çin, Deng Xiaoping liderliğinde, içe dönük stratejisini terk ederek, dünyaya açıldı.

Deng Xiaoping kapitalist bir ekonomiyi kapsayıcı bir politik çerçeveyle inşa ediyor ve “devrimi ihraç etme” hayallerini görmezden geliyordu.

Çin Komünist rejimi devrimci meşruiyetini kaybettikten sonra, ekonomik başarı ve ülke genelinde yüz milyonlarca insanın yaşam standartlarını çarpıcı şekilde yükseltme yoluyla yeni bir meşruiyet kaynağı oluşturmaya başladı. Çinliler, dünyanın dört bir yanındaki insanların istediği malları üretip ihraç etmenin, Londra ve Paris’teki bazı öğrenciler dışında kimsenin yeterince istekli olmadığı bir devrimi ihraç etmekten daha kolay ve daha karlı olduğunu keşfettiler.

Ancak şahsen, bu bağıntı ve karşılaştırmanın yeterince dakik olmadığını düşünüyorum. Zira Mareşal Lin emperyalizmle gizli ilişkiler kurmak ve Başkan Mao’ya karşı bir darbe planlamakla suçlanırken, General Süleymani Mürşid Ali Hamaney’in en sadık bağlılarındandı.

Lin’in biyografisi son derece görkemliydi, çünkü Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun başında birçok zafer kazanmış, ‘Taç Mücevher’ addedilen Pekin’i ele geçirmişti. Buna karşılık, Süleymani’nin en ateşli hayranları bile kazanması bir yana girdiği bir savaşın ismini veremedi. Şimdiye kadar, onu övenler sadece siyasi başarılarından söz edebiliyor. Suriye’deki Beşşar Esed rejiminin çöküşünü engellemek, vekilleri aracılığıyla Lübnan devlet aygıtlarını ele geçirmek bu başarılar arasında.

Bununla birlikte, Süleymani’nin ölümü, Hamaney’in İran’a çok miktarda paraya ve sayısız hayata mal olan ‘devrimi ihraç etme’ politikasını ciddi şekilde gözden geçirmesi için bir fırsat sağladı. Nitekim bu ülkelerdeki hiç kimsenin ‘Humeyni rejimini’ ithal etmek için gönüllü olmadığı da açıktır.

Çin modelini taklit etme fikri İran’da yeni değil, Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani ilk olarak 1990’da bu modeli taklit edip geliştirmeyi denedi, şaka yollu bir şekilde, ‘modern dünyaya uyum sağlamak amacıyla, din adamlarının kıyafetlerinden ödün vermeye hazır’ olduğunu söyledi. Mesela Şah Rıza, İran’ı ‘yeni bir Japonya’ya dönüştüreceği sözünü vermişti, Rafsancani ise yeni bir Çin vadediyordu.

Şah verdiği sözleri yerine getiremedi, çünkü mazereti vardı, İslam Devrimi olmuştu ve sürgündeydi. Rafsancani’nin Çin hayali de suya düştü. Zira ülkedeki gerçek karar vericiler, Deng Xiaoping’in İranlı versiyonuna zoraki tahammül gösterdiler ki hayatta kalabildi.

Rafsancani’ye yakın bazı insanlar dost ortamında, onun biraz korkak olduğundan söz ettiler. Söylediklerine bakılırsa vericiler, Deng Xiaoping olma fırsatı varmış, ancak gizli ticari anlaşmalarını korumak için yer yer çekimser davranırmış. Yani birileri Rafsancani’ye hatırlatmalıydı; insan kendisi, ailesi ve çevresi için para kazanır, ama bu işi Deng Xioping olduktan sonra yapar, önce değil.

Bşkan Deng’in kızı, kayınpederi ve yakın çevresi, lider Mao’nun yönetimi sonlandığında oldukça zenginleşmişti. Rafsancani’nin ailesi ve çevresi de zenginleşti ancak Humeyni yönetimini sonlandırmak için gerekli çabayı gösteremedi.

Rafsancani “Çin” melodisini çalarken, birçok makalede Deng modelinin İslam Cumhuriyeti için geçerli olmadığını tartışmıştım. Çin’de Maoizm, milliyetçilik, eşitlik ve yabancı düşmanlığını birleştiren güçlü bir ideolojiydi. Buna karşın ‘Humeynist’ ideoloji asla tutarlı bir hikâyeye dönüşemedi. İran milliyetçiliğine düşmanca tavrı ya da mesafeli duruşu ona garip bir hava verdi. Dahası, Çin devrimi, onlarca yıllık zorlu bir mücadelenin sonunda mümkün olabildi, bu süreçte on milyonlarca insanın dahil olduğu bir iç savaş yaşandı. Buna karşın ‘Humeynist’ devrim yaklaşık dört ay içinde başarılı oldu, çünkü Şah, devasa gösterileri şiddetle bastırma emri vermeyerek, iktidardan vazgeçti ve sürgünü tercih etti.

1980’lerdeki Çin ile bugünkü İran arasında başka farklılıklar da var.

Çin Komünist Partisi’nin, yönetimin mesajını halka aktarabilecek ve stratejideki herhangi bir değişiklik için halk desteğini harekete geçirebilecek en az beş milyon kişiyi içeren eğitimli ve disiplinli kadroları vardı. Humeyni Cumhuriyeti’nde ise aynı konumda olan kadrolar yozlaşmış ve yolsuzluğa bulaşmış durumda.

Bu yönetici kadro toplumun büyük bir kesimine hitap etmekten acizdir. Rejimin düzenlediği halk toplantıları kimseyi aldatamıyor. Tahran’daki karar vericiler artık yalıtılmış bir azınlıktır, düşsel bir geçmişte yaşıyorlar ve gelecekten korkuyorlar. Daha da tuhaf olanı; bu kişilerin çoğunun, paralarını yurt dışındaki bankalara yatırması, çocuklarını da Avrupa ve Amerika’ya göndermiş olmalarıdır.

İnsan böylelerini görünce dehşete kapılıyor, halk tarafından benimsenmemelerine rağmen İran’ı nasıl olurda ‘yolunacak kaz’ gibi görebilirler. Bu yozlaşmış yöneticiler arasından bir Deng Xioping çıkmaz. Çünkü üretken bir ekonomi yaratmak istemezler, tek düşündükleri daha fazla kazanç elde etmek ve işler ters giderse firara tevessül etmektir. Ayrıca isteseler dahi bu kadrolarla küresel pazarda faaliyet gösterebilecek modern bir ekonomi modeli geliştiremezler.

Deng ve ekibinin miras aldığı gelenek baskıcı ve gericiydi, ancak değişim arzusu değişimi mümkün kılabildi.

Öte yandan, ‘Humeyni Cumhuriyeti’nde’ (Maoist rejimle baskı tarzındaki benzeşmeye rağmen) bir reform ihtiyacı hissediliyor değil. İran rejimi, gözü kapalı bir atın, acı hasat tohumlarını öğütmek için değirmen taşının etrafında mükerrer dönüşünü andırıyor
Emin Taheri

Yorumlar