Rus askeri uzman: Lİbya’daki gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz, ulusal çıkalarımıza göre harekete geçeceğiz

Putin 7 rayonun geri qaytarılmasını Ermənistandan tələb edir”

Бывшему послу Турции в Азербайджане: Армения предает

Rus gazeteci: Rusya’ya en fazla Erdoğan geliyor, ama yapacak bir şey yok

İran yalan söylemiyor başka bir dünyada yaşıyor

Gündem, İran 23 Şubat 2020
135

Sahne, biri Pedro Almodóvar’ın diğeri Quentin Tarantino’nun bir filminin karışımına benziyordu. Siyah, tam anlamıyla ABD’li, hem güzel hem de ihtişamlı bir Chevrolet marka araba, “ABD’ye ölüm” sloganları atan dev kalabalıkların arasından ilerliyor. Araba yine ABD’li olan bir drone ile öldürülen Kasım Süleymani’nin ölü bedenini taşıyordu.

Süleymani’nin Tahran’daki cenaze törenine eşlik eden bu büyük ironi, sosyal medyada sayısız yorumlara yol açtı. Yorumlara alay egemendi ama bu, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı ABD ürünlerini boykot etme çağrısında bulunmaktan alıkoymadı.

Akıldışı bir dünya gözümüzün önünde göz kamaştırıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. İran Devrim Muhafızları’nın yeni komutanı Hüseyin Selami “el-Meyadin” kanalına verdiği mülakatta İsrail’i yok etmek için koşulların şimdilik uygun olmadığını belirtti. Yarın mı, kim bilir. Bu sözler, Şam ve çevresini hedef alan ve görünüşe bakılırsa İran mevzilerini vuran yeni İsrail hava saldırılarından saatler sonra sarf edildi. Bu sıralarda, İran İslâmî Şûrâ Meclisi Başkanı Ali Laricani Beyrut’ta bulunuyor ve ülkesinin ekonomik yardımlar sunmaya hazır olduğunu Lübnan halkına iletiyordu. Oysa herkes, oldukça ağır ekonomik yaptırımlara maruz kalan ülkesinin her türlü yardıma ihtiyacı olduğunu biliyor. Ekonomik olarak çökmüş Lübnan’ın İran’a yardım etmeye gönüllü olması bile bundan daha inandırıcı olabilirdi. Hem Hasan Nasrallah daha önce de Lübnanlılara Çin’den yardım istemeyi tavsiye etmemiş miydi?

Bunun yanında İran, geçen Cuma günü düzenlediği seçimlere işaret ederek dünyaya sunduğu demokratik örnek ile övündü. Ancak gerçekte İran Anayasayı Koruma Konseyi “Reformcu” adayların yüzde 80’nin aday olmasını engellemişti. Yandaş medya da “Reformcuların yenilgisinin garanti olduğu” türünde haberler yapmaya başlamıştı. Ne kadar nesnel bir çıkarım!

Öte yandan, İdlib’te son günlerde tanık olunan dünya tarihindeki en büyük tehcir dalgasından birinde yüz binlerce kişinin (hatta bir milyona da ulaşmış olabilir) yerinden edildiği belirtiliyor. İran yandaşı medya ise aksine İdlib’te gerçekleştirilen tarihi zaferlerden bahsediyor. Elbette İran’ın resmi sözcüleri arada sırada bizlere Süleymani suikastine verilecek sarsıcı yanıtın yolda olduğunu da hatırlatıyorlar. Ama görünüşe bakılırsa yolda başına bir şey gelmiş ki bir türlü ulaşamıyor!

Gerçek şu ki, ideolojik ve kapalı rejimleri inceleyenlerin çoğu, özellikle de siyasi reklam (propaganda) aracılığıyla yalanın söz konusu rejimlerin işleyişinin temel özelliklerinden olduğunu fark etmişlerdir. Bu tür rejimler nefes alır gibi yalan söylerler. Ancak bu konuda yazanlar, temel olarak Nazizm ile Stalinizm’e odaklanmış ve 50’li ve 60’lı yıllarda yazmışlardır. O dönemde, dünyanın çatışan ve rakip bölgeleri arasında kopukluk vardı. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş da bunu taçlandırdı. O günlerde özellikle bu kopukluk, rejimlerin radyo, televizyon ve diğer iletişim araçlarını engelleme, kendisine sansür uygulama gücünün yol açtığı sınırlı iletişim sayesinde halkları yalanlara inandırmak mümkündü. Dünyanın bir bölümü Churchill’in ünlü betimlemesi ile “Demir Perde”nin arkasında yaşıyordu.

Bu sayede, 5 Haziran 1967 sabahında onlarca İsrail savaş uçağının düşürüldüğü gibi bir yalan, çok azımızın “BBC” ve diğer Batılı radyo kanallarını dinlemesinden sonra gerçek ortaya çıkana kadar saatlerce yaşayabilmişti. Değişim, 1975 yılındaki Helsinki Zirvesi ve Sovyetler Birliği’nden ayrılma fenomeninin yayılması ile başladı. Düşman, düşmanının evinde neler olup bittiğini öğrenmeye başladı. Daha sonra küreselleşme ve iletişimde yaşanan devrim bunu çok daha ileriye taşıdı. Günümüzde,1967’de başımıza geldiği gibi bir yalana birkaç saatliğine bile inanmak artık zorlaştı. Çünkü ünlü klişenin dediği gibi insanlar “Olayları daha yaşanırken takip etmeye” başladılar.

Hal böyleyken İran’ın bu yaptığı nedir ve neden yalan söylüyor?

Medyatik açıdan dünyanın birbirine bu kadar açık olduğu bu zamanda, İran’ın bu açıklamalarının kelimenin Nazizm ya da Stalinizm anlamıyla bir propaganda türü olduğu şüphelidir. Çünkü yalanlar -özellikle- çok geçmeden ortaya çıkarıldıkları için artık maksadının tersi bir işlev görmeye başladı.

Bu durumda İran muhtemelen yalan söylemiyor ama doğruyu da söylemiyor. Var olan gerçekliğin dışında bir gerçeklik kurup içinde yaşamaya çalışıyor. Başka bir dünya kuruyor. Bu istek ve arzuya belki de 1979’daki devrimi ile kapıldı. Çünkü Tahran’daki ABD elçiliği çalışanlarını rehin alması ile diplomasinin tanıdık ve bilindik anlamından koptu. Sahip olduğu ve Velayet-i Fakih ile bağlantılı manevi, zamansal, dokunulmaz ve hatasız liderliği diğer liderliklerden farklı. Seçimleri diğer seçimler gibi değil.

Var olan dünyadan başka bir dünyada yaşamak düşüncesi, sahibi için bir güvence ve elbette gerekçe değildir. Uzun vadede İran’ın destekçilerinin bile inanılmaz olana inanmak için sadece ona duydukları sadakat veya inanç ile yetinmeleri zordur.
Hazım Sağıye
Şarkulavsat

Yorumlar