Bağımsızlık, Kürtlere ‘devlet’ olur mu?

Çeçenistanda Kadirov yeniden aday

Grenfell Tower yangını İngiltere’yi karıştırdı!

İşte Ardahan’da toprağa verilen Rus subayın çocukları

II. Abdulhamidin belâ ettigi Düyûn-ı Umûmiye’den McKinsey’e Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi!

Gündem 1 Ekim 2018
709

Öncelikle II. Abdülhamid’e Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın benzetilmesinin ne kadar yanlış olduğunu belirtmek isterim. Temennim; kaderleri benzemesin. Türkiye’nin McKinsey’den danışmanlık hizmeti alınacağı açıklanır açıklanmaz Düyûn-ı Umûmiye’den dem vuruldu. Benzer süreç yüzyıl önce yaşanmıştı. Düyun-u Umumiye’yi, Kıbrıs adasını bir kurşun dahi atmadan İngilizlere tahsis eden II. Abdülhamid, 20 Aralık 1881’de kurmuştu. Amaç devletin borçlarını ödeyebilecek sömürge sisteminin oluşturulmasıydı. Neden buna gerek duyulmuştu?

1881-1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarını denetlenmesi için borç veren devletlerin girişimi ve “cennet mekân uluhakan!” Abdülhamid’in onayıyla Cihanşümul Osmanlı İmparatorluğu’nun maliyesine Düyun-u Umumiye adıyla kurulan denetleme organı el koymuştu “Genel Borçlar” anlamına gelen Düyun-u Umumiye kurulduğu yıldan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve mali yaşamı üzerinde etkin bir rol üstlendi. Düyun-ı Umumiye idaresi: Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclisi İdaresi, 7 üyeden oluştu. Bu üyelerden birisini İngiliz ve Hollandalı alacaklılar, birisini Fransız alacaklılar, birisini Alman alacaklılar, birisini İtalyan, birisini Osmanlılar ve öncelikli alacaklılar için de bir temsilci ayrıldı. Üyelik süresi 5 yıldı. Üyeler yılda 2000 İngiliz lirası maaş alıyorlardı. Şanlı tarih hastalığının müptelası siyasal İslamcıların göz ardı ettikleri neydi biliyor musunuz?

Kurtuluş Savaşı’nı bir kuruş borç almadan zafere ulaştıran TBMM hükumeti, Lozan barış masasına oturduğu zaman imparatorluğa ait borçlarla karşılaştı. İslam Halifesi padişahların saray yaptırmak için aldıkları borçlar, milli mücadeleyi gerçekleştiren ve İngiliz emperyalizmini bu coğrafyadan söküp atan Ankara hükümetine monte edilmişti. Konferansta borçlar konusunda uzun tartışmalar yaşandı. Türk müzakerecilerin diretmesiyle Osmanlı genel borçlarının 1912-1913 Balkan Savaşı sonunda imparatorluk topraklarından pay alan Balkan devletleriyle Lozan Anlaşması’nın sonucu olarak Asya’da meydana gelen yeni devletler arasında bölüşülmesi sağlandı. Bu formülle emperyalizmin bizden kopardığı topraklar üzerinde kurduğu kukla devletciklerin borçlarını da Ankara’ya ödetmek istemesinin önüne geçildi.

Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun borçları onun mirasına oturan bütün devletlere bir oran içinde bölünmüştü. 1933 yılında Osmanlı borçları yeniden gözden geçirildi ve Türkiye’ye düşen hisse, ayrı bir borç haline getirildi. Bu borç için ayrı tahvillerin çıkarılması kabul edildi ve 8.573.343 altın lira olarak tespit edildi. Bundan sonra T.C. hükümetleri Osmanlı borçlarını her yıl düzenli bir şekilde ödemeye devam etti. Yoksul Türk milleti; vatan savunmasında kanını döktüğü canını verdiği yetmezmiş gibi Padişahların keyfi harcamalarının ceremesini çekti. Erken ödemelerle ve satın almalarla 24 kalemdeki Osmanlı borçlarını 1944’ten sonra 10 yıllık dönemde, 25 Mayıs 1954 tarihinde büsbütün kapandı. Böylece genç Türkiye 1924, 1928 ve 1933 tarihlerinde kabul ettiği ilkeleri uygulayıp; verilen süreden 29 yıl önce ödemeleri tamamladı, İtalya 1926’da, Filistin 1928’de, Suriye ve Lübnan 1933’te, Irak 1934’te, Ürdün ve Maan 1945’te, Yugoslavya 1958-1960’te, Bulgaristan 1955’te borçlarını ödeyip hesaplarını kapattı. Buna karşılık Yunanistan, Suudi Arabistan (Hicaz, Necit, Asir) Arnavutluk ve Yemen devletleri borçlarından hiçbir ödemede bulunmadılar. Şimdide bürokratların lüks harcamaları, araç tahsisleri ve akla hayale gelmeyen makam harcamaları için yaptıkları savurganlığın bedeli yine halka ödetilmek isteniliyor.

Muhafazakâr politikacıların dillerinden düşürmedikleri Necip Fazıl gibi ” Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” demek istiyorum. Ve dahi demek istiyorum ki; “Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan! /
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan! /
Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; /
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul./
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; /
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa! ”

McKinsey 1926’da James McKinsey tarafından Chicago’da kurulan ve merkezi New York’ta bulunan dünyanın ilk yönetim danışmanlığı şirketi. İstanbul ve Ankara dahil toplamda 44 farklı ülkede 83 ofisi olan firma, 10 binin üzerinde çalışanı ve 3 milyar dolarlık bir ciroya sahip. McKinsey & Company; önde gelen işletmelere, kamu kuruluşlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve kar amacı gütmeyen kuruluşlara hizmet veren global bir yönetim danışmanlığı firması. Yani küresel finans sömürü sisteminin mali denetçisi. McKinsey, 9000’den fazla danışma ve yaklaşık 2000 araştırma ve bilgi profesyonelinden oluşuyor. 60’tan fazla ülkede ofise, bu ofislerde 130 dilden çalışanı var. Çalışanların etnik kökenlerine bakıldığında 100’den fazla ulustan personeli olduğu görülebilir. Adamlar hiç bir kıtayı, ülkeyi ıskalamak istemiyor. McKinsey İstanbul Ofisi, 1995 yılında Türkiye’de faaliyet gösteren ilk, üst düzey yönetim danışmanlığı şirketi özelliğine sahip. Şirketin kendi internet sayfasında yer alan referans işlerine bakılırsa McKinsey, 1995’te İstanbul Ofisi’ni açmadan önceki dönemde, 1980’lerin ortasında, Türkiye’nin Avrupa Birliği başvurusunu şekillendirmesine yardımcı olmuş. Türkiye’nin Avrupa Birliği macerası göz önünde bulundurulacak olursa pekte işin ehli oldukları söylenemez. Muhalefet sözcülerinin eleştirisine göre McKinsey ile çalışmak kararı Türk hazinesine kayyım atamak gibi bir şey. Hatta “Orduda bir kozmik oda sorunu yaşanmıştı, şimdi de Türk maliyesinde bir kozmik oda vakası yaşanmak üzere.” McKinsey Amerikan yönetiminin isteği üzerine; 2005 Irak Anayasası ilk taslağını hazırlamıştı. Irak’in geldiği mevcut durumda bu garip anayasanın da rolü olmadığını kim söyleyebilir?

Son söz Ziya Paşadan; “Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz /
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39

Yorumlar