Moskova’nın gözüyle ‘Barış Pınarı’

Türk Arap ilişkilerinde Zeytin Dalı

Fas’taki Fetöcüler PKKlılar IŞİDci Türkler ve Türk mafyası!

Пора разорвать износившийся русский сапог

İdlib Sonrası…

Gündem 19 Eylül 2018
91

17 Eylül 2018 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rus lider Putin arasında Soçi’de yapılan zirvede İdlib konusunda önemli bir uzlaşıya varılmıştı. Bu siyasi uzlaşıya ilişkin görüşlerimizi KAFKASSAM’da iki gündür yayınladığımız analizlerimizle okuyucularımıza aktarmıştık. Bu süre içerisinde ulusal ve uluslararası basında İdlib mutabakatının Türkiye açısından bir zafer olduğu ya da bir hezimet olduğunu belirten haber, analiz ve yorumlarla karşılaştık. İdlib mutabakatı zafer ya da hezimet olarak değerlendirilip yorumlanamayacak bir konudur. İdlib mutabakatı Türkiye açısından değerli ve önemli kazanımlar sağlamaktadır. Bu kazanımların doğru görülüp okunması gerekmektedir. Bununla birlikte bu siyasi uzlaşıya istinaden önümüzdeki günlerde sahada icra edilecek operasyonel faaliyetler Türkiye’ye ve Türkiye ile birlikte Rusya, İran, Şam Yönetimi ve muhalif gruplara önemli sorumluluklar ve görevler de yüklemektedir. İdlib mutabakatının tarafları her nekadar Türkiye ve Rusya gibi gözükse de Suriye’nin geleceği ve toprak bütünlüğü açısından İran, Şam Yönetimi ve muhalif grupların da çaba sarf etmesi elzem bir konudur.
Tampon bölgenin oluşturulması, tampon bölgede devriye faaliyetlerinin icra edilmesi, İdlib bölgesinin ağır silahlardan arındırılması ve İdlib bölgesinde bulunan terörist unsurların etkisiz hâle getirilmesini içeren İdlib mutabakatının açıklanmasından saatler sonra bu uzlaşıdan rahatsız olan aktörler hemen harekete geçmişlerdir. İsrail’in 7 Eylül akşamı başlattığı ve 8 Eylül sabah saatlerine kadar devam ettirdiği hava saldırıları ile Hama, Humus, Lazkiye ve Banyas’ta rejime ait üsler vurulmuştur. Suriye hava savunma birlikleri İsrail’in bu hava saldırılarına karşı koyarken yanlışlıkla bir Rus askerî nakliye uçağını düşürmüş ve 15 Rus askeri ölmüştür. İsrail’in Suriye rejimine yönelik bu hava saldırılarının zamanlaması oldukça manidardır. Suriye’de Türkiye-Rusya-İran işbirliğinden ve dolayısıyla İdlib mutabakatına karşı olan ABD liderliğindeki koalisyonun bir parçası olan İsrail derhal harekete geçmiştir. ABD liderliğindeki koalisyonun bir parçası olan Suudi Arabistan’ın da yakın bir gelecekte inisiyatif alarak İdlib bölgesinde bulunan Selefi radikal terörist grupları harekete geçirmesi muhtemeldir. Bu bölgede yer alan Selefi radikal terörist gruplar öncelikle Suriye’de bulunan Rus, İran ve rejim güçleri askerlerine saldırarak İdlib mutabakatını sabote edebilirler. Böyle bir saldırının ardından söz konusu bu terörist grupların İdlib bölgesinde Astana mutabakatı çerçevesinde kurulan Türk gözlem noktalarına ve Hatay iline saldırılar düzenlemesi de muhtemeldir. Bu tür terörist eylemler İdlib mutabakatının paydaşları ve onları destekleyen aktörler arasında yeni bir güven bunalımına da yol açabilir.
İdlib mutabakatı sonrası ABD; çatışmalara yol açmayacak böyle bir mutabakatın sağlanmış olmasından memnuniyet duydukları yönünde açıklama yaptı. Bununla birlikte Münbiç bölgesinde sağlanan mutabakata da bağlı kaldıklarını açıklayan Washington yönetiminden farklı bir açıklama da beklenemezdi. Fakat ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyonun (ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, İsrail, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri) bu mutabakattan son derece rahatsız olduğu da bir gerçektir. İdlib konusu Astana sürecinin en hassas noktası idi ve Astana sürecinin paydaşları olan Türkiye-Rusya-İran üçlüsü arasında anlaşmazlık konusu olmuştu. İdlib mutabakatı ile bu anlaşmazlık bir uzlaşıya dönüşmüş ve Astana sürecinin aktörleri Suriye’de işbirliği yapacaklarının sinyallerini vermişlerdir.
İdlib mutabakatının sahada uğrayacağı başarısızlık ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyonun en önemli beklentisidir. Eğer İdlib sorunu sağlanan mutabakat çerçevesinde bir çözüme kavuşturulur ve Afrin, Azez ve Cerablus gibi dönüştürülebilirse bu bölgelerde yaşayan halklar Suriye’nin geleceğinde kendilerine yer bulurlar. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve yapılacak Suriye anayasasına İdlib, Afrin, Azez ve Cerablus haklarının kurucu aktörler olarak katılması İdlib mutabakatın başarısına sıkı sıkıya bağlıdır.
İdlib mutabakatının sahada başarı ile sonuçlaması Türkiye, Rusya, İran ve Suriye’nin dikkatlerini Fırat’ın doğusuna çevirmelerine yol açacaktır. Fırat’ın doğusunun da Suriye’nin toprak bütünlüğü ilkesi çerçevesinde sisteme entegre edilmesi bu bölgenin de ABD destekli PKK/PYD/YPG terörist unsurlardan temizlenmesi anlamına gelecektir. Bu temizlik sadece terörist unsurlara yöneltilecektir. Bu gelişme hem Türkiye’nin sınır güvenliğinin temin edilmesini sağlayacak hem de bölgede ABD ve İsrail destekli bir terörist devletin kurulmasını engelleyecektir. Kısacası İdlib mutabakatının başarısı Batı ve İsrail tarafından kurgulanan Kürt devletinin kurulmasını da engelleyecektir. Irak’ın kuzeyinin Irak’tan koparılması, Suriye’nin doğusunun (Fırat’ın doğusu) Suriye’den koparılması süreçleri ile devam eden Kürt terörist devleti kurma girişimleri de bir hayal olacaktır. Bölgede bir Kürt devleti kurma projesinin bir parçası olarak Irak ve Suriye’den sonra sıranın İran’a müteakiben de Türkiye’ye geleceği bir gerçektir. İdlib mutabakatının başarısı bu açıdan çok önemli ve değerlidir. Türkiye ve İran bu mutabakatın sağlanması için bu nedenle çok çaba sarf etmişlerdir. Rusya da Ortadoğu’da ABD hegemonyasını dengelemek adına bu mutabakata evet demiştir.
7 Eylül 2018 tarihinde Tahran’da yapılan zirvede Türkiye-Rusya-İran arasında görüş ayrılıkları olsa da taraflar bir anlaşma zemini bulabilmişlerdir. Tahran zirvesinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşma dikkatle bir daha okunursa Türkiye’nin pozisyonu Soçi’de sağlanan mutabakatın temelini oluşturmuştur. İdlib mutabakatı sonrası İran “diplomasi yolu ile İdlib’te çatışmalar önlenmiştir” açıklamasını yaparak İdlib mutabakatına olan desteğini belirtmiştir. Bu nedenle İdlib mutabakatının Türkiye açısından bir hezimet ve başarısızlık olduğunu söylemek stratejik öngörüsüzlükten kaynaklanmaktadır. İdlib mutabakatının bir zafer olduğunu ilan etmek ise dereyi görmeden paçaları sıvamaya benzemektedir. İdlib mutabakatının başarısı sahadaki başarıya bağlıdır. Evet siyasi açıdan İdlib mutabakatı başarıdır ve bunun askerî açıdan sahada meyvelerinin toplanması gerekmektedir. Eğer İdlib’te mutabakat sağlanmasa idi; Türkiye’nin sınır bölgeleri yeni çatışmaların yaşandığı son derece istikrarsız bir alan olacaktı. 12 gözlem noktasında bulunan Türk askerleri risk altında bulunacaktı. Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçlerinin İdlib’ten sonra Afrin, Azez ve Cerablus bölgelerine yönelmesi ise kaçınılmaz olacaktı. Bu durumda Türkiye’nin Suriye’deki kazanımları ve sınır güvenliği risk altında bulunacaktı. Bu nedenle Türkiye, Rusya, İran ve Suriye’nin İdlib mutabakatının sahada süratle başarıya ulaşması için ciddi çaba sarf etmesi gerekmektedir.
İdlib mutabakatına yönelik eleştirilerden biri de İdlib’te muhaliflerim silahsızlandırılması ve terörist unsurların temizlenmesi görevinin Türkiye’ye yıkıldığı yönündedir. Eğer Türkiye kendi milli güvenliği ve bekası açısından şimdiden sorumluluk almazsa ileride yukarıda izah ettiğimiz daha ciddi sorunlarla yüzleşmek durumunda kalabilir. İdlib mutabakatı çerçevesinde sahada üstlenilecek sorumluluğun bir bedeli olacaktır ve ödenen bu bedelle sağlanacak fayda doğru analiz edilmelidir. Büyük resim doğru okunmalı ve değerlendirilmelidir.
İdlib’te tampon bölgenin oluşturulmasını, tampon bölgede devriye faaliyetlerinin icra edilmesini, İdlib bölgesinin ağır silahlardan arındırılmasını ve terörist unsurların etkisiz hâle getirilmesini kapsayan operasyonel faaliyetler dünkü analizimizde de belirttiğimiz üzere basit bir konu değildir. Tarihte olduğu gibi bugün de Türk devleti milli güvenliğini ve bekasını sağlamak maksadıyla zor kararlar ve sorumluluklar almaktan hiçbir zaman tereddüt etmemiştir ve etmeyecektir.
Özetle Türkiye’nin milli güvenliği ve bekası açısından öncelikle İdlib mutabakatının sahada başarıya ulaşması için çalışılmalıdır. Müteakiben Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması maksadıyla, bu düşüncede olan Astana süreci aktörleri Rusya ve İran ile Fırat’ın doğusunun da sisteme entegre edilmesi için yol haritası belirlenmelidir.
Dr.Ufuk Cerrah- KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar