Авраам Шмулевич: Какой станет Черкесия будущего?

İranda neler oluyor

DİLİMİZ MİLLİ KİMLİYİMİ …..

“Qarabağ müharibəsi regional miqyasdan kənara çıxa bilər”

İdlib Mutabakatı Oyunları Bozdu…

Gündem 21 Eylül 2018
81

Avrupa ve ABD basını ile ulusal basında 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi’de Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rus lider Putin arasında varılan İdlib mutabakatına yönelik birçok haber, analiz ve yorumlar yer almaktadır. Rus basını dâhil uluslararası ve ulusal medyada İdlib mutabakatına yönelik bilgi ve bilinçten uzak olumsuz değerlendirmeleri okuduktan sonra konuyu bir kez daha farklı açılardan ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki İdlib mutabakatına yönelik eleştirilerin ve bilgi kirliliğine yol açan manipülasyonların tamamına yakını Türkiye’ye düşman uluslararası medyadan gelmektedir. Bu nedenle sesler günden güne daha da yükselmektedir. Arzumuz ve temennimiz şudur ki bir kısım ulusal medyanın da sırf eleştirmek ve muhalif olmak için düşmanların/hainlerin değirmenine su taşımamasıdır. Bu konu milli bir meseledir ve Türkiye’nin milli güvenliğini ve bekasını ilgilendiren bir konudur.
Öncelikle “Eğer İdlib mutabakatı sağlanmasa idi neler olacaktı?” sorusunu kendimize soralım ve cevap verelim. Son 1-2 ay içerisinde Rusya ve İran destekli Suriye rejimi ordusu İdlib’e yönelik operasyon yapmak için hazırlıklara başlamıştı. İdlib’in doğusunda ve güneyinde Suriye rejimi ordusu yığınaklanmasını tamamlamak üzere idi ve operasyonun eli kulağındaydı. Muhtemel böyle bir operasyon Türkiye’nin Hatay ili sınırlarının ötesinde cereyan edecekti. İdlib bölgesinde yaşayan ve sayıları yaklaşık 3,5 milyon olan insanlar yaşadıkları yerleri terk etmeye başlayacaktı. Mülteci konumuna düşen bu insanların ilk hedefi Türkiye olacaktı. 3,5 milyondan daha fazla mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bu mülteci akımını karşılaması ise mevcut şartlarda mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla Türkiye Avrupa’ya olan kapılarını açacak ve bu mülteci sorunu tüm Avrupa’yı etkileyen yeni bir insanî krize dönüşecekti. Bununla birlikte mülteci krizinden kaynaklanan yeni güvenlik problemleri sadece Türkiye’yi değil Avrupa’yı da etkileyecekti. Özellikle bu durumdan en çok Orta Avrupa ülkeleri ve Almanya etkilenecekti. Bu nedenle İdlib mutabakatının yapılması ile Almanya ve Orta Avrupa ülkeleri de rahat bir nefes almış durumdalar. Aynı şeyi Suriye kaynaklı bu mülteci krizinden fazla etkilenmeyecek İngiltere ve Fransa için söylemek mümkün değil. Bu iki ülke Suriye’ye yönelik stratejilerini ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyon çerçevesinde şekillendirmeye devam etmektedirler.
Eğer İdlib mutabakatı sağlanmasa idi hemen sınırlarımızın ötesinde Suriye rejim güçleri ile radikal/ılımlı muhalifler arasında çok ciddi çatışmalar yaşanacaktı. Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde yaşanacak bu tür çatışmalar Türkiye’nin güvenliğini de doğrudan etkileyecekti. Ilımlı muhalif gruplar dışında radikal grupların da bu süreçte kendilerini gizleyerek ve mülteciler arasına karışarak Türkiye’ye sızmaları kaçınılmaz olacaktı. Türkiye’nin ve BM’nin de terörist olarak kabul ettiği ve Türkiye’ye doğrudan düşmanlık besleyen bu terörist grupların sadece Türkiye içinde değil Avrupa içinde de eylemler gerçekleştirmesi kaçınılmaz olacaktı. Bu terörist gruplar ayrıca Rejim güçleri ile muhalifler arasında çatışmalar devam ederken Türkiye’yi de çatışmaların içine sürükleyecek sabotaj faaliyetlerinde bulunabilirlerdi. Bütün bunlar Türkiye’yi yeni bir çatışma içerisine sürükleyebilirdi. Bu noktada en hassas hedef ise İdlib’te kurulu bulunan 12 Türk gözlem noktası olurdu. Türkiye’yi Rusya, İran ve Suriye rejim güçleri ile karşı karşıya getirecek bu tür bir gelişme şüphesiz ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyonun en önemli arzusu olurdu. Nitekim İdlib bölgesinde yer alan ve başta HTŞ olmak üzere radikal terörist grupların finansörü ve sponsoru ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyonun parçası olan Suudi Arabistan’dır. İdlib stratejik açıdan dar bir bölge olsa da yaşanacak bu tür çatışmalar Şii-Sunni çatışmasına evrilme ve bütün bir Ortadoğu’yu sarma potansiyeli de taşımaktadır. İran ve Suriye rejimi askerleri ve bu bölgede bulunan radikal/ılımlı muhaliflerin varlığı böyle bir Şii-Sunni çatışmasını tetikleyebilirdi. Bu durumun ABD’nin liderliğini yaptığı koalisyonun stratejik bir hedefi olduğu da bir gerçektir.
Suriye rejim güçlerinin İdlib operasyonundan sonra Afrin, Azez, El-Bab ve Cerablus’a yönelmesi ise kaçınılmaz olurdu. Türkiye kendi sınır güvenliğini sağlamak için bedel ödeyerek bu bölgelerde elde ettiği kazanımlarını kaybetmemek için Suriye rejim güçlerinin bu operasyonlarına karşı koyması kaçınılmazdı. Böyle bir gelişme ise Türkiye’yi Suriye’de Rusya, İran ve Suriye rejimi ile doğrudan doğruya karşı karşıya getirirdi. Bu durumun neye doğru evrileceğini kestirmek bile can sıkıcı bir durumdur.
Fırat’ın batısında yaşanacak bu tür gelişmeler ve Türkiye’nin Rusya, İran ve Suriye rejimi ile karşı karşıya gelmesi en çok ABD liderliğindeki koalisyonu sevindirirdi. Fırat’ın doğusunda önemli kazanımlar elde eden ABD bu süreci çok iyi değerlendirir ve Fırat’ın doğusunda de facto bir PKK/PYD/YPG devletinin kurulması için fırsat yakalardı. Türkiye’nin ve diğerlerinin odak noktası İdlib’teki mücadele iken ABD’nin Fırat’ın doğusunda eli rahatlamış olurdu. Fırat’ın doğusunda yaşanacak bu tür gelişmelerin ise bölgede bağımsız Kürdistan kurma girişimlerinin ikinci adımı olduğunu dünkü yazımızda etraflıca anlatmıştık.
İdlib mutabakatı yukarıda izah ettiğimiz ve Türkiye’nin sınır güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden gelişmelerin önüne geçmiş değerli bir kazanımdır. Bu kazanımın korunması için titizlikle çalışılması elzem bir konudur.
Daha önceki yazılarımızda da aktardığımız üzere İdlib mutabakatı ile; Suriye rejim güçleri ile muhalif gruplar arasında Rusya’nın ve Türkiye’nin kontrolünde 15-20 km. genişliğinde bir alan yaratılması öngörülmüştür. Bu alanda Rus ve Türk askerleri bağımsız devriye faaliyetleri icra ederek bölgede çatışmaların önüne geçeceklerdir. Öncelikle tampon bölgenin yaratılması ile Suriye rejim güçleri ile muhalif gruplar arasında muhtemel çatışmaların önüne geçilmiş olacaktır. Özellikle İdlib bölgesi içerisinde yer alan radikal muhalif terörist grupların Rusya, İran ve Suriye rejim güçlerine doğrudan saldırısı tampon bölgenin yaratılması ile engellenmiş olacaktır. Bu saldırılar Suudi Arabistan kontrolündeki radikal muhalif terörist gruplardan gelmekteydi ve Astana sürecini sabote edebilecek potansiyele sahip bulunmaktaydı. Bu tür saldırılar daha önce de gerçekleşmiş ve Astana süreci paydaşları arasında güvensizliğe yol açmıştı. Çünkü saldırıların İdlib bölgesinden gelmesi Türkiye kontrolündeki ılımlı muhalif grupları da zan altında bırakıyordu. Bilindiği gibi tampon bölgenin inşa edilmesi ve devriye faaliyetleri için askerî heyetler arasında arazide çalışmalar başlamış durumdadır. Askerî açıdan en hassas dönem hazırlıkların ve planların yapıldığı dönemdir. Taraflar böyle hassas bir dönemde yukarıda bahsettiğimiz saldırılara karşı da gerekli tedbirleri almalı ve hazırlıklı olmalıdırlar.
Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları ile Suriye’de kendi sınır güvenliğini temin edebileceği güvenli bölgeler oluşturmuştur. Cerablus’tan başlayarak El-Bab, Azez ve Afrin gerçek anlamda Türkiye’nin güvenliğini sağlayan tampon bölgeler olarak ortaya çıkmıştır. İdlib mutabakatının ardından İdlib bölgesinin de bu tampon bölgelere eklenmesi ve Türkiye’nin ve Türkiye’nin kontrolünde bulunan ılımlı muhalif grupların İdlib bölgesine hâkim olmaları önemli bir hedef olmalıdır. Bu noktada en önemli konu İdlib bölgesinde yer alan ve Suudi Arabistan’ın kontrolünde olan, Türkiye’nin ve BM’nin de terörist olarak ilan ettiği başta HTŞ olmak üzere diğer radikal muhalif grupların etkisiz hâle getirilmesidir. İdlib mutabakatı ile İdlib bölgesinin nasıl teröristlerden temizleneceği konusu da siyasi olarak karara bağlanmıştır. İdlib mutabakatına göre tampon bölge haricinde bütün muhalif gruplar bulundukları bölgelerde kalacaklar ve ağır silahlarını teslim edecekler. Ağır silahlarını teslim etmeyip İdlib mutabakatına uymayan bütün terörist gruplar etkisiz hâle getirilecektir. Muhalif grupların ağır silahlarını teslim etmesi ve teslim etmeyen bütün unsurların terörist olarak değerlendirilip etkisiz hâle getirilmesi Türkiye’nin güvenliği açısından da çok önemlidir. Aslında İdlib mutabakatında yer alan bu madde ile Türkiye sınırlarının hemen ötesinde yer alan muhalif grupların ağır silahlarını bırakmasını ve teröristlerin de etkisiz hâle getirilmesini sağlama fırsatı yakalamış olacaktır. Bu sadece Türkiye’nin değil Türkiye ile birlikte Rusya’nın yapacağı ortak bir operasyonel faaliyetler dizisi olacaktır. Hatta bu sürece İran ve Suriye rejiminin de destek vermesi söz konusudur. İdlib mutabakatı çerçevesinde gelişen bu işbirliği ile Türkiye’nin de Suriye rejimi tarafından Suriye’deki askerî varlığı da resmi olarak kabul edilmiş durumdadır.
Burada önemli olan konu ağır silahlarını teslim etmeyen radikal muhalif terörist grupların nasıl etkisiz hâle getirileceğine ilişkin operasyonların icrası ve bu konuda Rus ve Türk askerlerinin yapacağı işbirliği ve koordinasyondur. Daha önceleri bazı örnekleri olsa da sahadaki bu işbirliği NATO üyesi Türk askeri ile Rus askerinin sahada birlikte ve aynı hedef istikametinde çalışmasını gerektirmektedir. Bu ise bölgesel ve küresel stratejik dengeleri etkileyecek bir durum yaratacaktır. Siyasi açıdan İdlib konusunda mutabakat sağlanmış ve siyasi aktörler askerî makamlara siyasi direktiflerini vermişlerdir. Şimdi sıra askerî aktörlerin sahada İdlib mutabakatını başarıya ulaştırmasına gelmiştir. Bu noktada başta istihbarat teşkilâtları olmak üzere diğer kurum ve kuruluşların da koordineli ve ortak çalışması elzemdir. Şu ana kadar NATO müttefikleri ile İngilizce üzerinden birçok ortak toplantı, planlama, tatbikat ve operasyon icra eden Türk askerinin Rusça konusunda eksiklik hissedeceği de bir gerçek. İdlib mutabakatına istinaden sahada ortak planlama, sıkı bir işbirliği ve koordinasyon gerektiği açık. Rusya, Türkiye, İran ve Suriye rejimi açısından İdlib mutabakatının sahada başarıya ulaşması her ülkenin milli menfaatleri açısından elzem. Bu nedenle tarafların bu konuda hassas olacakları açık. İdlib mutabakatına ilişkin yapılan eleştirilerde bu mutabakatın Türkiye’ye İdlib’te ciddi sorumluluklar yüklediği ifade edilmektedir. Evet Türkiye’nin milli güvenliği ve bekasını ilgilendiren bir konuda Türkiye’nin ciddi sorumluluklar yüklenmesi tabidir. Fakat İdlib mutabakatı sadece Türkiye’ye değil Rusya’ya hatta İran ve Suriye rejimine de ciddi sorumluluklar yüklemektedir. İdlib mutabakatının başarıya ulaşması milli bir and olan “Misak-ı Milli”nin de güvenceye alınmasını sağlamaktadır. Bin bir zorluklarla anavatana dâhil edilen Hatay ilimizin güvenliği ancak Afrin ve İdlib bölgelerinin güvenliği sağlanarak elde edilebilir ve bu konuda da fedakârlıklar yapmak bir devletin en önemli sorumluluğudur ve Türk devleti bu sorumluluktan asla vazgeçemez. Konu bu açıdan ele alınıp değerlendirilince İdlib mutabakatının sağlanması ve onun sahada başarıya ulaşmasının önemi anlaşılabilir.
Bilindiği üzere İdlib bölgesinde 3,5 milyondan fazla insan yaşamakta ve birçok muhalif grup bulunmaktadır. Bu muhalif gruplardan bazıları ılımlı muhalif olarak kabul edilirken, bazıları ise başta BM ve Türkiye olmak üzere birçok ülke tarafından radikal muhalif terörist unsur olarak kabul edilmektedir. İdlib bölgesinde yer alan radikal muhalif terörist grupların finansörü ve sponsoru Suudi Arabistan’dır. Türkiye’nin bu gruplarla bir bağının olması mümkün değildir. Aksine bu terörist gruplar Türkiye topraklarını ve Türk askerini de zaman zaman kendine hedef olarak seçmektedir. Türkiye’nin ılımlı muhalif grupların bir kısmını kontrol edebilirken, bir kısmı ile de diyalog hâlindedir. Dolayısıyla Türkiye’yi İdlib’te yer alan bütün muhalif grupları kontrol eden ülke olarak göstermek bir algı operasyonudur. Bu operasyonun gayesi ise Türkiye’yi radikal muhalif terörist unsurlarla irtibatlı gibi göstermektir. Aksine bu radikal terörist unsurlar Türkiye’yi ve Türk askerini doğrudan hedef almaktadır. İdlib mutabakatı çerçevesinde Türkiye ve Rusya bu radikal muhalif unsurların etkisiz hâle getirilmesi için bağımsız ve ortak operasyonlar icra edeceklerdir.
Bir diğer önemli konu da bazı askeri ve güvenlik uzmanlarının aynı Afrin harekâtı öncesinde olduğu gibi İdlib’te terörist unsurları etkisiz hâle getirmek için yapılacak operasyonel faaliyetlerin zor olduğu, başarısızlığa uğrayacağı ve İdlib mutabakatının sahada başarısız olacağı yönündeki değerlendirmeleridir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu askerî harekâtlar gerçekten zordur. Ayrıntılı ve çok iyi koordine edilmiş bir planlama ve icrayı gerektirmektedir. Bu konuyu ve askerî açıdan dikkat edilmesi gereken hususları daha önceki yazılarımızda ayrıntıları ile açıklamıştık. Türk ordusu içinde barındırdığı gayri milli unsurlardan temizlendikçe ve teknolojik açıdan iyi donatıldıkça Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtlarında olduğu gibi İdlib’te de başarılı olacaktır. Türk Devletine, Türk Ordusuna ve Türk Milletine olan güvenimiz her zaman tamdır…
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar