Büyük savaş öncesi sesizlik mi

Lavrovun açıqlamaları nikbinlik üçün əsas verirmi?

FETÖ Yüzünden Hayatı Kararan Eski Bir Harp Okulu Öğrencisinin Hikayesi

Mosula hücumla bağlı iki təhlükə

İDLİB DENKLEMİ

Gündem 1 Mart 2020
236

İdlib; Suriye’ye bağlı bir şehir olup, Türkiye’ye yaklaşık 100 km uzaklıkta bulunmaktadır.
​Genelde Sunni Arapların yaşadığı bu şehrin normal nüfusu 2 milyon civarında iken günümüzde 4,5 milyon civarında bir nüfusun yaşadığı tahmin edilmektedir.
​Yer altı kaynakları açısından oldukça fakir olan bölgede verimli tarım havzalarının bulunması nedeniyle daha çok tarımsal üretimin yapıldığı bir bölge olduğunu söyleyebiliriz.
​İdlib’in Türkiye’ye Hatay ve kontrol ettiği Afrin üzerinden sınırı bulunması ve yoğun çatışmaların yaşandığı Halep ile komşu olması ayrıca Suriye’yi yöneten Nusayrilerin merkezi kabul edilen ve Rusya Federasyonu askeri üslerinin bulunduğu Lazkiye ile sınırdaş olması, günümüz tartışmalarını belirli bir oranda açıklamaktadır.
​Ancak İdlib dekleminin açıklanması için yeterli değildir.
​İdlib’de günümüzde ortaya çıkan süreç uzun bir stratejik planlamanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
​Maalesef Türkiye bu stratejik süreci doğru okuyamadığı gibi ortaya çıkan sonuçtan da en fazla zarar gören ülke konumuna gelmiştir.
​Şöyle ki
​Irak ve Suriye üzerinden yapılan planlamada; ABD ve müttefikleri ile Rusya Federasyonu kapalı diplomasi temelinde anlaşmış gözükmektedir.
​Yapılan anlaşmada;
​Irak, ABD ve müttefiklerine bırakılırken
​Suriye, Rusya Federasyonu’na bırakılmıştır.
​Ancak Türkiye’yi en çok ilgilendiren konu ise Irak ve Suriye arasında Fıratın doğusu ve Irak’ın kuzeyini oluşturan coğrafyanın bir ara bölge olarak planlanmasıdır.
​Bu bölgeye yönelik Türkiye’nin gerek Cerablus harekatının sürdürülmesi aşamasında, gerekse Barış Pınarı Harekatı sırasında girişimleri etkisiz kılınmış ve ABD ve müttefikleri ile Rusya Federasyonu tarafından birlikte koruma altına alınmıştır.
​Irak’ta günümüzde yaşanan anarşist durum nedeniyle de Irak’ın kuzeyi ve Fıratın doğusundaki tahkim sorunsuz sürdürülmektedir.
​Özellikle İran etki alanındaki Haşdi Şabi ve Süleymani operasyonu ile de ara bölgeyi tehdit edecek tüm unsurlar bertaraf edilmiştir.
​Bugün PYD/PKK/YPG/PEŞMERGE terör gurupları küresel şemsiye altında sessiz sedasız tahkimata devam etmektedir.
​Amaç mümkün olan en uygun zamanda harekete geçerek; Türkiye, Irak, İran ve Suriye’yi tehdit edecek bir siyasal organizasyonu kurmaktır.
​Yani emperyalist devletlerin; Türkleri, Arapları ve Farsları sürekli sorunlu hale getirecek terör devleti kurulacaktır.
​Tabi tüm bu strateji planın uygulanmasına yıllar önce IŞİD süreci ile başlanmış ve IŞİD sayesinde belirttiğim bölge demografik olarak boşaltılmıştır.
​Ancak bu süreçte ABD ve müttefikleri ile Rusya Federasyonu kendi birliklerini kullanmadıkları için sahada Türkiye ve İran’ın etkili hale geldiği görülmüştür.
​Türkiye ve İran gibi küresel ve bölgesel dengeleri bozacak siyasal İslam ekseninde hareket eden iki devletin etkili hale gelmesi; başta İsrail’in güvenliğini sağlamak nedeniyle olmak üzere küresel güçlerin hiç arzu etmediği bir durumdur.
​Bunun üzerine her zaman olduğu gibi siyasal İslamcı guruplar harekete geçirilmiştir.
​Suriye’nin değişik bölgelerinden hatta zaman zaman küresel güçlerin araçları ve korumaları altında İdlib tarafına sürülmüştür.
​Böylece İdlib 2015 sonrası radikal İslamcı muhaliflerin merkezi durumuna gelmiş ve nufusu günümüzde kesin olmamakla beraber 4,5 milyona çıkmıştır.
​Astana ve Soçi süreçleri aşamasında buradaki radikal unsurların silahsızlandırılması konusunun Türkiye tarafından üslenilmesi konusu ise işlerini daha da kolaylaştırmıştır.
​Çünkü siyasal İslamcı gurupların küresel güçlerin istihbarat örgütleri tarafından yönetildiği herkesin malumu olduğu gibi Türk Müslümanlığının bu guruplar için tehdit olarak görüldüğü de bilinen bir gerçektir.
​Ayrıca İran’ın Türkiye’nin zayıflatılması ve uluslararası alanda sorunlu hale gelmesi için 15 ayrı şii milis gücü ile provoke etmeye devam edeceği de aşikardı.
​Tüm bu süreç tıkır tıkır işledi.
​Türkiye Astana ve Soçi süreci gereği birde 12 ayrı gözlem noktasını hava sahasını kontrol edemediği ve hava savunma sisteminin bulunmadığı bir ortamda oluşturdu.
​Sonuçta Radikal unsurların Türkiye tarafından silahsızlandırılması sorumluluğu yerine getirilmediği bahanesi ile Rusya’nın hava gücü ve hava savunma sistemi ile İran’ın sahadaki 15 ayrı şii milis gücü marifeti ile operasyon başladı.
​Elbette Türk kuvvetleri de zaman zaman hedef haline geldi.
​Böyle olunca Türkiye, oldukça fazla sayıda askeri birliğini oldukça dar bir alana taşımaya başladı.
​Bu durumu daha riskli hale getiren ise hava sahasının kontrol edilememesi ve hava savunma sisteminin bulunmamasıdır.
​Türkiye’nin burada bulunmasının uluslararası dayanağı 51. Maddedir ve bu maddede Türkiye’nin sınırları boyunca ulusal güvenliğini tehdit edebilecek bir alanı kaplayabilir.
​Diğer yandan NATO’nun harekete geçmeside ancak Türkiye’nin ulusal sınırları çerçevesinde geçerli olacağı için bu şekilde de bir açıklama yapılmıştır.
​Yani BM ve NATO çerçevesindeki toplantılarda Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygıları dikkate alınırken Türkiye’nin İdlib derinliğindeki faaliyetlerinde taraf olunmamıştır.
​Bu uluslararası hukuk açısından ciddi bir sorundur.
​Türkiye’nin bu gelişmeleri doğru okuyup; resmi anlamda zaten yüksek sesle ifade edilen Türkiye-Suriye sınırı boyunca 30 km derinlikte bir alana odaklanmalıdır.
​İdlib derinliğindeki kuvvetlerini ve gözlem noktalarını bu 30 km derinlikte bir paralel hat üzerinde oluşturmalıdır.
​Bu yaklaşım Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun hareket etmesi anlamına geleceği gibi hava kuvvetleri olmadan kolayca sınır hattını koruyabilecek konuma gelecektir.
​Türkiye-Suriye sınırı boyunca 30 km derinliğe sadece Türk güvenlik kuvvetleri ile tahkim edilmeside ayrıca önemlidir.
​Çünkü böylece ÖSO yada Suriye Milli Ordusu ve diğer güçlerden uzak durursa Pancı suçlamalardan da kurtulacaktır.
​Yine bu 30 km derinlikteki alana öncelikle Türkmenlerin tamamen yerleşmesi önemlidir. Ayrıca dost unsurlarda yerleşebilir.
​Böyle bir durumda; Türkiye, küresel oyunu bozacağı gibi hedef olmaktan da çıkacaktır.
​Bulanık suda balık tutmak isteyen İran hedef olacaktır.
​Bakalım Türkiye stratejik akılla mı hareket edecek göreceğiz.


Prof Dr Selçuk Duman

Yorumlar