Şimdi yükleniyor

Hüseyin Alpaslan: ORTA DOĞU’DA JEOPOLİTİK MİRASIN YENİDEN İNŞASI: SU POLİTİKALARI BAĞLAMINDA ABD–İSRAİL STRATEJİLERİ

Özet

Bu makale, Orta Doğu’nun günümüzdeki jeopolitik dinamiklerini tarihsel bir perspektiften ele alarak, Sykes–Picot Antlaşması’nın mirası, Türkiye’nin bölgesel konumu, Kürt ve Ermeni meselesi, su kaynaklarının stratejik değeri ve ABD–İsrail politikalarının bölgesel etkilerini incelemektedir (Fromkin, 1989; Akşin, 2020). Çalışma, özellikle Türkiye’nin sınır ötesi su politikalarının (Fırat ve Dicle nehirleri) uluslararası ilişkilerdeki rolünü, bu kaynakların bölgesel güç dengeleri üzerindeki etkisini ve son dönemde ABD ile İsrail’in Suriye ve Irak üzerinden yürüttüğü stratejilerle bağlantısını değerlendirmektedir (Dağ, 2018; Kibaroğlu, 2011). Ayrıca, Ermeni meselesinin bölgesel yeniden yapılanma projeleri bağlamında nasıl tarihsel bir araç olarak gündeme getirildiği tartışılmaktadır (Walker, 2010).

1. Giriş

Orta Doğu, tarih boyunca küresel güçlerin siyasi, ekonomik ve askeri rekabetlerinin en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biri olmuştur (Fromkin, 1989; Koloğlu, 2015). Bölgenin jeostratejik önemi, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişim noktasında yer alması ve dünya enerji kaynaklarının önemli bir kısmını barındırmasıyla doğrudan ilişkilidir (Oran, 2018). Bu nedenle Orta Doğu, yalnızca bölgesel aktörlerin değil, aynı zamanda küresel güçlerin de çıkar çatışmalarının odağında yer almıştır (Çandar, 2006).

XX. yüzyılın başlarında İngiltere ve Fransa’nın imzaladığı Sykes–Picot Antlaşması (1916), bölgenin siyasi coğrafyasını yeniden şekillendirmiş ve modern Orta Doğu sınırlarının büyük ölçüde yapay temeller üzerine inşa edilmesine yol açmıştır (Fromkin, 1989). Bu antlaşma, sömürgeci güçlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadelesinin somut bir göstergesi olarak, etnik, mezhepsel ve kültürel çeşitliliği göz ardı eden sınırlar oluşturmuştur (Koloğlu, 2015). Bu durum, günümüze kadar süregelen istikrarsızlıkların ve çatışmaların önemli bir yapısal nedeni olarak değerlendirilmektedir (Fromkin, 1989).

Soğuk Savaş sonrası dönemde ise ABD, Orta Doğu’daki hegemonik güç boşluğunu doldurarak bölge politikasında belirleyici bir aktör haline gelmiştir (Çandar, 2006). 21. yüzyılda ise ABD ve İsrail’in güvenlik, enerji ve jeopolitik çıkarları, bölgedeki politikaların yönünü tayin eden temel faktörler arasında yer almaktadır (Inbar, 2008). Özellikle enerji hatlarının kontrolü, su kaynaklarının paylaşımı ve etnik kimlik temelli politikalar, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendiren unsurlar olarak öne çıkmaktadır (Dağ, 2018; Warner & Zawahri, 2012).

Bu bağlamda Türkiye hem jeopolitik konumu hem de hidropolitik kapasitesi nedeniyle Orta Doğu’daki stratejik denklemin merkezinde yer almaktadır (Kibaroğlu, 2011). Türkiye, Asya ile Avrupa arasında bir enerji koridoru işlevi görmekte; aynı zamanda Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki su kaynakları sayesinde bölgesel su politikalarında önemli bir aktör konumundadır (Dağ, 2018). Bu durum, Türkiye’yi yalnızca enerji güvenliği bağlamında değil, aynı zamanda hidropolitik denge açısından da vazgeçilmez bir ülke haline getirmektedir (Kibaroğlu, 2011).

2. Tarihsel Arka Plan: Sykes–Picot ve Bölgesel Miras
1916 tarihli Sykes–Picot Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinde İngiltere ve Fransa arasında imzalanan gizli bir mutabakat olarak, Orta Doğu’nun modern siyasal sınırlarının belirlenmesinde dönüm noktası olmuştur (Fromkin, 1989). Bu antlaşma, bölgeyi etki alanlarına ayırarak Osmanlı sonrası dönemde kurulacak devletlerin siyasi yapılanmalarına yön vermiştir (Koloğlu, 2015). Dolayısıyla Sykes–Picot, yalnızca bir sınır düzenlemesi değil, aynı zamanda bölgenin etnik, dini ve kültürel dokusunu göz ardı eden bir sömürgeci tasarım olarak değerlendirilmelidir (Fromkin, 1989).

Antlaşmanın en önemli sonuçlarından biri, Arap dünyasının parçalanması ve ortak bir siyasal kimlik geliştirme olasılığının engellenmesidir (Fromkin, 1989). İngiltere ve Fransa, Arap topraklarını kendi çıkarlarına uygun biçimde paylaştırarak, yerel yönetimlerin yerine manda rejimleri kurmuş ve böylece bölge halklarının siyasal özne olma potansiyellerini sınırlamıştır (Koloğlu, 2015). Bu süreçte Kürtler ve Ermeniler gibi etnik gruplar da yeni kurulan ulus-devletlerin dışında bırakılmış; bu durum hem kimlik temelli gerilimlerin hem de sınır anlaşmazlıklarının günümüze kadar uzanan kökenlerini oluşturmuştur (Kirişci & Winrow, 1997; Walker, 2010).

Batılı güçler, Sykes–Picot sonrasında bölgedeki etnik ve mezhepsel farklılıkları çoğu zaman jeopolitik araçlar olarak kullanmışlardır (Romano, 2006). Özellikle Soğuk Savaş ve sonrasındaki dönemlerde, bu gruplar büyük güçlerin bölgesel politikalarında denge unsuru veya baskı aracı işlevi görmüştür (Gunter, 2014). Böylelikle Orta Doğu, kendi iç dinamiklerinden çok dış müdahalelerle şekillenen, kırılgan bir siyasal yapıya sahip olmuştur (Fromkin, 1989).

3. Bölgesel Yeniden Yapılanma

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD, Orta Doğu’da yeni bir güç mimarisi oluşturma hedefi doğrultusunda “Yeni Orta Doğu Projesi” olarak adlandırılan stratejik bir vizyon geliştirmiştir (Çandar, 2006). Bu proje, bölgedeki mevcut siyasal sınırların ve yönetim biçimlerinin yeniden tanımlanmasını, demokratikleşme söylemiyle meşrulaştırılan ancak temelde enerji güvenliği, jeostratejik denge ve İsrail’in bölgesel güvenliği gibi çıkar temelli hedeflere dayanan bir yeniden yapılanmayı öngörmüştür (Inbar, 2008).

Bu bağlamda öne çıkan konulardan biri, Kürtlerin özerk yapılanmaları meselesi olmuştur (Kirişci & Winrow, 1997). ABD’nin bölgesel politikalarında Kürtler, hem Irak’ta hem de Suriye’de stratejik bir ortak olarak konumlandırılmıştır (Romano, 2006; Gunter, 2014). 1991 Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde oluşturulan uçuşa yasak bölge, fiilen Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY)’nin temellerini atmıştır (Romano, 2006). 2003 Irak işgaliyle birlikte bu yapı anayasal statü kazanmış ve federal Irak sisteminde yarı bağımsız bir bölgesel yönetim olarak kurumsallaşmıştır (Özpek, 2018).

Benzer bir süreç, 2011 Suriye iç savaşı sonrasında kuzey Suriye’de, özellikle Türkiye sınırına yakın bölgelerde yaşanmıştır (Gunter, 2014). ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) aracılığıyla bu bölgelerde desteklediği Kürt yapılanmaları, Rojava veya Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi adı altında fiilî bir yönetim modeli geliştirmiştir (Gunter, 2014). Bu durum, Türkiye açısından hem ulusal bütünlük hem de sınır güvenliği bağlamında ciddi endişelere neden olmuştur (Özpek, 2018).

4. Su Kaynakları ve Jeopolitik Güç: Fırat ve Dicle Nehirleri
Türkiye, Orta Doğu’nun en önemli iki akarsuyu olan Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı havza ülkesi konumundadır (Kibaroğlu, 2011; Warner & Zawahri, 2012). Bu iki nehir, Türkiye’nin yanı sıra Suriye ve Irak için de hayati öneme sahip olup, bölgenin ekonomik, tarımsal ve toplumsal yaşamında belirleyici bir rol oynamaktadır (Dağ, 2018). Türkiye’nin bu nehirlerin kaynak noktalarına sahip olması, ülkeye önemli bir hidropolitik avantaj sağlamaktadır (Kibaroğlu, 2011).

Ancak Fırat–Dicle havzası, bu avantajın aynı zamanda bölgesel gerilimlerin kaynağı haline geldiği karmaşık bir coğrafyadır (Dağ, 2018; Warner & Zawahri, 2012). Suriye ve Irak, aşağı havza ülkeleri olarak, Türkiye’nin gerçekleştirdiği baraj ve sulama projelerinin kendi su paylarını azalttığını ileri sürmekte ve bu durum sık sık diplomatik gerginliklere yol açmaktadır (Dağ, 2018). Özellikle Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yürüttüğü su yönetimi politikaları, bölgesel düzeyde “su paylaşımı” tartışmalarını daha görünür hale getirmiştir (Kibaroğlu, 2011).

Bölgedeki ABD askeri varlığı, bu su politikalarını dolaylı biçimde etkilemektedir (Çandar, 2006). ABD’nin Irak ve Suriye’deki stratejik varlığı, enerji koridorlarının yanı sıra su güvenliği ve tarımsal üretim alanları üzerinde de dolaylı bir denetim mekanizması yaratmaktadır (Dağ, 2018).

5. İsrail Faktörü ve Bölgesel Stratejiler

İsrail’in uzun dönemli güvenlik doktrini, komşu devletlerin zayıflığı veya iç bölünmüşlüğü üzerine inşa edilen bir güvenlik mantığına tekabül eder (Inbar, 2008). Bu perspektif, hem klasik stratejik hesaplamalarda (askeri üstünlük, sınır derinliği eksikliği) hem de daha inceltilmiş siyaset tekniklerinde (bölgesel aktörlerin parçalanması, etnik/mezhepsel ayrışmanın derinleştirilmesi) kendini gösterir (Inbar, 2008). Akademik çalışmalar, İsrail siyasetinin bazı dönemlerde Suriye, Lübnan ve Filistin alanlarında bölgesel güçleri parçalamaya yönelik politikalar izlediğini; bunun bir parçası olarak yerel aktörlerin güçlendirilmesi ya da zayıflatılmasının stratejik biçimde kullanıldığını tespit etmektedir (Feitelson & Haddad, 2001).

Bu stratejinin uygulama araçları arasında seçici destek, vekâlet/paydaş ilişkileri, sınır ötesi operasyonlar ve yerel yapıların fiilî özerkleştirilmesine dolaylı katkı yer alır (Inbar, 2008). Bu politikanın amaçlarından biri, rakip merkezî devlet otoritelerinin yeniden etkinleşmesini zorlaştırmak ve müzakere masasında avantaj sağlamaktır (Inbar, 2008). Bununla birlikte bu yaklaşım, uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı derinleştirme ve insani maliyetler doğurma riskini artırmaktadır (Feitelson & Haddad, 2001).

İsrail’in su güvenliği politikası da bu güvenlik mantığının ayrılmaz bir bileşenidir (Tal, 2006). İsrail, su kaynaklarını sadece ekonomik bir girdi değil, aynı zamanda stratejik bir varlık olarak görmüş; iç su yönetimi, alternatif su sağlama teknolojileri (ör. deniz suyu arıtma, atık su geri kazanımı) ve bölgesel su meselelerinde politik nüfuz arayışlarını eşzamanlı olarak geliştirmiştir (Tal, 2006). Bu yaklaşım hem içsel su dayanaklılığını artırmaya hem de komşularla su paylaşımı konusundaki pazarlık gücünü korumaya yöneliktir (Tal, 2006).

Literatürde, İsrail’in bölgesel su altyapılarına yönelik politikalarının bazı durumlarda ayrımcı uygulamalar veya baskı mekanizmaları içerdiği; çatışma dönemlerinde su altyapısına yönelik hasar/erişim kısıtlarının insani sonuçlar doğurduğu vurgulanmaktadır (Feitelson & Haddad, 2001). Bu tür uygulamalar uluslararası hukukun suya erişimle ilgili normları ve insani hukuka ilişkin yükümlülükleri çerçevesinde ciddi sorgulamaları beraberinde getirmiştir (Feitelson & Haddad, 2001).

İsrail’in güvenlik stratejisinde etnik–mezhepsel bölünmelerin derinleştirilmesi ve su güvenliğinin siyasileştirilmesi birbirini besleyen iki unsur olarak ortaya çıkmaktadır (Inbar, 2008; Tal, 2006). Bu iki eksen birlikte değerlendirildiğinde, bölgesel barış ve sürdürülebilir su yönetimi açısından ağır yapısal engeller teşkil etmekte; uzun vadeli istikrar için hem siyasi çözümler hem de teknik–hukuksal su iş birliği mekanizmalarının eşzamanlı olarak geliştirilmesi gerekmektedir (Feitelson & Haddad, 2001).

6. Ermeni Meselesi ve Tarihsel Hafızanın Siyasallaşması

Ermeni meselesi, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun iç ve dış politikasını derinden etkilemiş; Cumhuriyet dönemi boyunca da Türkiye’nin dış ilişkilerinde hassasiyetini koruyan bir konu olmuştur (Walker, 2010). Bu mesele, tarihsel olarak Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki diplomatik baskı unsurlarından biri olarak zaman zaman gündeme getirilmiştir (Walker, 2010).

Soğuk Savaş sonrası dönemde, Ermeni meselesi insan hakları, kimlik politikaları ve tarihsel adalet söylemleri çerçevesinde yeniden uluslararası platformlara taşınmıştır (Walker, 2010). Özellikle ABD Kongresi ve Avrupa Parlamentosu gibi kurumlarda alınan kararlar, Türkiye açısından tarihsel ve diplomatik sorumluluk tartışmalarını gündeme getirmiştir (Walker, 2010). Bu kararlar, genellikle sembolik nitelikte olmakla birlikte, Türkiye’nin dış politika önceliklerini ve bölgesel ilişkilerini etkileyebilecek politik baskı araçları olarak değerlendirilmektedir (Walker, 2010; Çandar, 2006).

Bazı analizlere göre, bu tür kararların uluslararası siyasette gündeme getirilmesi, sadece tarihsel bir tartışma alanı yaratmaktan öte, Türkiye’nin jeopolitik konumu, enerji ve su politikaları ya da bölgesel güç dengeleri gibi konularda yürüttüğü dış politika manevralarını sınırlamaya yönelik diplomatik bir yöntem olarak da işlev görebilmektedir (Oran, 2018; Dağ, 2018). Bu bağlamda, Ermeni meselesi kimi dönemlerde uluslararası ilişkilerde stratejik bir müzakere aracı haline gelebilmektedir (Walker, 2010).

Ermeni meselesi tarihsel yönünün ötesinde, günümüz uluslararası siyasetinde normatif söylemlerle jeopolitik çıkarların kesiştiği bir alan olarak önemini korumaktadır (Walker, 2010). Türkiye açısından bu konu hem tarihsel hafıza politikaları hem de dış politika dengeleri bakımından dikkatle yönetilmesi gereken çok boyutlu bir mesele olarak varlığını sürdürmektedir (Oran, 2018).

Sykes–Picot Antlaşması’ndan günümüze uzanan tarihsel süreç, Orta Doğu’da yapay sınırların, dış müdahalelerin ve jeopolitik çıkarların sürekliliğini açık biçimde ortaya koymaktadır (Fromkin, 1989; Koloğlu, 2015). Bölgenin sınırları büyük ölçüde dış aktörlerin stratejik hesaplarıyla şekillenmiş; bu durum, etnik ve mezhepsel çeşitliliği dikkate almayan bir siyasi yapı üretmiştir (Fromkin, 1989). Sonuç olarak Orta Doğu, tarih boyunca küresel güçlerin nüfuz mücadelesine açık, istikrarsızlık potansiyeli yüksek bir coğrafya haline gelmiştir (Koloğlu, 2015).

Günümüzde ABD ve İsrail’in Suriye ve Irak üzerinden yürüttüğü politikalar, Türkiye’nin güvenlik ve su politikalarıyla doğrudan kesişmektedir (Çandar, 2006; Dağ, 2018). ABD’nin “Yeni Orta Doğu” stratejisi çerçevesinde desteklediği Kürt özerk yapılanmaları, bölgedeki güç dengelerini yeniden tanımlarken Türkiye açısından ulusal bütünlük ve sınır güvenliği bağlamında ciddi riskler doğurmaktadır (Özpek, 2018; Gunter, 2014). Benzer biçimde, İsrail’in bölgesel güvenlik ve su politikaları, çevresindeki devletlerin zayıflaması üzerine kurulu bir stratejik mantıkla hareket etmektedir (Inbar, 2008; Tal, 2006). Bu durum, Orta Doğu’daki hidropolitik dengeleri ve enerji hatlarının güvenliğini doğrudan etkilemektedir (Dağ, 2018; Warner & Zawahri, 2012).

Bölgedeki diğer kronik sorunlar, özellikle Ermeni meselesi gibi tarihsel ve diplomatik boyutu güçlü konular da zaman zaman Batılı aktörler tarafından politik baskı unsuru olarak gündeme getirilmektedir (Walker, 2010; Çandar, 2006). Bu mesele, uluslararası alanda tarihsel bir tartışma olmanın ötesine geçerek Türkiye’nin dış politikasını ve bölgesel manevra alanını etkileyen bir araç hâline gelebilmektedir (Oran, 2018).

Sonuç olarak, Orta Doğu’daki mevcut tablo; tarihsel miras, enerji kaynakları, su politikaları ve kimlik temelli çatışmaların bir jeopolitik süreklilik oluşturduğunu göstermektedir (Fromkin, 1989; Koloğlu, 2015; Dağ, 2018). Türkiye, bu karmaşık denklem içerisinde hem jeopolitik konumu hem de hidropolitik kapasitesi nedeniyle stratejik bir aktör olmaya devam etmektedir (Kibaroğlu, 2011). Ancak bu rol, Türkiye’nin bölgesel istikrar, enerji güvenliği ve çok boyutlu dış politika hedefleri arasında hassas bir denge kurmasını zorunlu kılmaktadır ve tarihsel birer uzantısı olarak yeniden gündeme getirilmektedir (Oran, 2018; Dağ, 2018).


Hüseyin Alpaslan

Kaynakça

Akşin, S. (2020). Yakın Çağ Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Çandar, C. (2006). “Yeni Orta Doğu Projesi ve Türkiye.” Radikal Gazetesi, 12 Mart.

Dağ, A. (2018). Türkiye’nin Su Politikası ve Hidropolitik Stratejiler. Ankara: SETA Yayınları.

Feitelson, E., & Haddad, M. (2001). Management of Shared Groundwater Resources: The Israeli-Palestinian Case with an International Perspective. Springer.

Fromkin, D. (1989). A Peace to End All Peace: The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East. New York: Holt.

Gunter, M. (2014). Out of Nowhere: The Kurds of Syria in Peace and War. London: Hurst.

Inbar, E. (2008). Israel’s National Security: Issues and Challenges since the Yom Kippur War. London: Routledge.

Kibaroğlu, A. (2011). “Turkey’s Water Diplomacy in the Euphrates–Tigris Basin.” International Negotiation, 16(2), 303–322.

Kirişci, K., & Winrow, G. (1997). The Kurdish Question and Turkey: An Example of a Trans-State Ethnic Conflict. London: Frank Cass.

Koloğlu, O. (2015). Sykes–Picot’tan Günümüze Ortadoğu. İstanbul: Timaş Yayınları.

Oran, B. (2018). Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özpek, B. B. (2018). “Kürt Sorunu ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 15(60), 23–45.

Romano, D. (2006). The Kurdish Nationalist Movement: Opportunity, Mobilization and Identity. Cambridge University Press.

Tal, A. (2006). “Seeking Sustainability: Israel’s Evolving Water Management Strategy.” Science, 313(5790), 1081–1084.

Walker, C. J. (2010). Armenia and Karabagh: The Struggle for Unity. Palgrave Macmillan.

Warner, J., & Zawahri, N. (2012). “Hegemony and Asymmetry: The Euphrates–Tigris Water Regime.” International Environmental Agreements, 12(3), 251–269.

Yorum gönder