Temmuz’da S-400’ler Geliyor

BREXIT EUROSKEPTİKLERİ YILDIRABİLİR Mİ?

Mısır Suriye İhvan hareketi ne için oluştu

Şu an Türkiye ve İran ile diyalog zor ve faydasız

Haşdi Şabi ve Hizbullah

Gündem 22 Mayıs 2019
46

Irak merkezli ‘Haşdi Şabi’ ve Lübnan ‘Hizbullah’ı çevrelerinden sesler yükseldi: “İran ile ABD arasında bir savaş patlak verirse, İran’ın yanında savaşın bir parçası olacağız.” “Bu savaşı Amerika ve uşaklarının hesabını görmek için bekliyoruz.”

Bu üslup, iki savaşan taraf arasında kalmış ülkelerdeki en temel varsayımlara aykırıdır. Hem sağduyu hem de ulusal çıkar, ilgili ülkenin savaştan tarafsızlaştırılmasını ve kötü sonuçlarından uzak tutulmasını zorunlu kılar.

Irak merkezli “Haşdi Şabi” ve Lübnan “Hizbullah”ının naraları, iki ülkedeki muhalifleri ABD’nin yanında savaşa katılmaya bunları davet etselerdi kısmen haklı olabilirdi.

Tabii ki böyle bir şey olmadı. Muhalifleri, Irak ve Lübnan’ı tarafsız kılmak, olası bir savaştan uzaklaştırmak için buna sürüklenmenin sonuçlarına yönelik uyarıda bulundular.

“Haşdi Şabi” ve “Hizbullah”ın kullandığı dil, özellikle de bölgenin kırılganlığı ve savaşlara olan dayanıksızlığı -ki barışa dahi dayanıksız!- dikkate alındığında, savaşın kötü ve çirkin bir hadise olduğunu söyleyen en temel varsayımlarla da çelişmektedir.

Bölgedeki savaş hakkında verdikleri bu kutlama tandanslı resim, elmaslarda ortaya çıkan, temizleyen ancak yakmayan kutsal ateş görüntüsünden elde edilmiş olabilir. Durum böyle değil; öncelikle ateş kutsal değil ve elmas olduğu iddia edilen yakıt çok çabuk tutuşan odundur. Her iki taraftaki bu hamasetin kaynağı, bölgesel görevi milli menfaate tercih etmedir. Bunu haklılaştırmak için hakikatin örtülmesine ve ölümün artmasına neden olan argümanlar öne sürüyorlar.

Mesela, “Savaş direniş demektir ve biz de bu eksendeyiz, elimiz kolumuz bağlı nasıl bekleyebiliriz” deniliyor. Açıkça görüldüğü gibi burada, “eksen” ülkenin yerini, Hizbullah’ın veya milislerin çıkarları da halkın ve vatanın çıkarlarının yerini almıştır.

Bu durumda ise, Iraklılar ve Lübnanlılar, istisnasız, istekli veya isteksiz olarak, İran ile vatan bağından daha güçlü bir ideolojik bağa sahip olan “eksenin” organik bir parçası olarak kabul edilmiş oluyor. Mevcut özgürlükler, eğitim oranları ve sağlık durumu gibi ölçülebilir “nicel değerlerin” yerine, kader, zafer, onur ve meydan okuma gibi ölçülemeyen “niteliksel değerleri” koymaya çalışıyorlar.

Çünkü bu niteliksel değerler ölçülememekte, sadece tanımlanabilmektedir. Sahtekâr ve çıkarcı kesimlerin rahatlıkla istismar edebileceği ve kullanabileceği değerlerdir.

Fakat şu soru sorulmaya devam ediyor: Bu iki tarafı yani “Haşdi Şabi” ve “Hizbullah”, ülkelerini ve halkını İran için yıkıcı bir savaşa sokmaya hazır kılan şey nedir?

Bazıları şunu diyebilir; Bu iki örgütü kuran ve finanse eden İran’dır, dolayısıyla şimdi de bunun diyetini ödemek isteyebilirler. Bu görüşü doğru kabul etsek dahi bize şunun cevabını sunmuyor, “Haşdi Şabi” ve “Hizbullah”, neden böylesi bir külfetin altına girdiler, varlıklarını ve var olma nedenlerini neden sadece İran’a bağladılar?

Cevabın çoğu esasında tarihte yatıyor. Mevcut haliyle bu iki ülke, Irak “Sünni” ve Lübnan “Marunî” politik yapıları tarafından inşa edildi. Bu, İngiliz ve Fransız sömürgelerinin akabinde ve Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra oldu. Bu iki hegemonyanın (Sünni-Maruni) oluşumuna dair değişik rivayetler var, bazıları, cemaatler arasındaki tarihsel olarak kalıtsal eşitsizlikleri öne çıkarırken, diğer bazıları bir cemaatin diğerine yönelik hükmetme ve kontrol etme arzularını öne çıkarmıştır. Büyük olasılıkla, hakikat iki rivayetin arasında bir yerde bulunuyor.

Ancak önceki durum ne olursa olsun, 2003’te ABD ve İran’ın vesayeti ile Irak’taki “siyasal Sünni” yapı, bugün hâlâ iktidarda olan “siyasal Şii” yapı ile değiştirildi. Lübnan’ın siyasal “Maruni” yapısı aşamalı olarak değiştirildi, 1989’daki Taif Anlaşması ile başlayan süreç Suriye’nin vesayeti ile uyumlu olarak “Siyasal Şii” bir yapıya dönüştürülene kadar devam etti. Zira Lübnan’ın barış ve savaş ile ilgili en güçlü karar verici tarafı Suriye idi. Ancak 16 yıl Irak ve 30 yıl Lübnan, ulusal düzeyde ciddi bir şey başaramadı. Her iki ülke, hiçbir şeyi tamir edemedi ve bu iki taife altında ezilenlere yardım eli uzatılamadı. Bu yıllar boyunca yapılan tek şey, iki vatan toprağını yok etmek, gücünü zayıflatmak ya da üçüncü tarafların istediği savaşlarda ve çatışmalarda geride kalan ne varsa imha etmek. Irak’taki “siyasal Sünni” yapıdan ve Lübnan’daki siyasal “Maruni” yapıdan alınan ne varsa tamamı İran’a hibe olarak verilmiş oldu.

Bu bir kendini feda etme halidir. İçtenlikle kendini kurban olarak feda etmenin yeni bir şey olmadığı bilinmektedir. Tarih buna şahit olmuş, dinler ve tapınaklar bu türden davranışlara şahitlik etmiştir. Fakat Hz. İbrahim ile beraber oğlu İshak ve karısı Sare ya da Kral Agamemnon ile beraber kızı İphigenia ve karısı Klütaymestra acılar ve ıstıraplar çektiler, büyük bedeller ödediler. Gün gelir, ödül almamak için çaba harcanır. Burada İran için kendini feda etmeye büyük bir neşe eşlik ediyor, cömertlikte sınır tanınmıyor, görünen o ki her şeye hazırlar. Sevdiği karşısında adeta eriyen bir “sofi” tablosuyla karşı karşıyayız. Önde gelen mutasavvıflardan birinin söylediği gibi “Gerçek sevgi, kendinde hiçbir şey kalmayıncaya kadar sevdiğin için her şeyini feda edebilmektir.”

Komünistler de eski Sovyetler Birliği ile böylesi bir bağ kurdular, ancak Komünistler Sovyetlerin savaşlarından uzaktı, onlarla “uluslararası dayanışma” pozisyonlarında kaldılar, açıklamalar yaptılar ve en iyi şekilde gösterilerde bulundular.

Ancak bizde durum farklı ve bu politikadan daha büyük bir sorun, öyle bir sorun ki vatanın anlamı, ulusun birliği ve günümüzde uygulanabilirliği gibi soruları beraberinde getiriyor.
Hazım Sağıye

Yorumlar