KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. İran
  4. »
  5. Hande Orhon Özdağ: İran çıkmazı

Hande Orhon Özdağ: İran çıkmazı

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 10 dk okuma süresi
12 0

İranlılar 18 Haziran’da , 13. Dönem cumhurbaşkanlarını belirlemek üzere sandığa gitti. Seçim hazırlıklarının hareketsiz atmosferi sandığa da yansıdı ve katılım oranı yüzde 50’nin altında kaldı.

Tarihin en düşük katılım oranının gerçekleştiği seçimlerde oyların yüzde 62’sini alan aşırı muhafazakâr aday İbrahim Reisi, İran’ın yeni cumhurbaşkanı seçildi.
Sürpriz olmayan sonuç, İran’ın ne denli büyük bir çıkmaz içinde olduğunu bir defa daha gözler önüne sererek malumun ilanı oldu.
Reisi’nin seçilmesi radikal mollanın çıkarları doğrultusunda İran üzerindeki egemenliklerini kısa vadede perçinleyecek gibi görünüyor.

İran’ın daha müreffeh olması ve İranlıların daha insanca bir yaşama kavuşması hayalleri ise daha uzak bir bahara kaldı.
Meşruiyet krizi derinleşiyor

Trump yönetiminin nükleer anlaşmadan çekilerek İran’a yeniden yaptırım uygulamaya başlamasıyla İran devleti derin bir krize girdi.

Rejim, “ABD’ye güvenerek hata yaptığı” argümanıyla Ruhani hükümetini mevcut durumdan sorumlu göstermeye çalışsa da ülkedeki genel memnuniyetsizlik, rejim karşıtı bir nitelik kazandı.

İran Devrimi’nin 40’ıncı yılını bu koşullarda “kutlayan” rejimin, yiten meşruiyetini geri kazanmasında yüksek katılım oranı etkili olabilirdi. Ancak, yaklaşık 60 milyon İranlı seçmenden, yalnızca yaklaşık 18 milyonu Reisi’ye oy verdi.

Seçimlere katılımın bu denli düşük kalması seçimlerin meşruiyetinin hem İran içinde hem de İran dışında sorgulanmasına neden oldu.

Seçimler, “halka dayalı olma” iddiasıyla melez İran rejiminin en önemli meşruiyet kaynağı olmayı sürdürüyordu. Ancak adayların belirlenmesi süreci, daha seçime gidilmeden seçimin meşruiyetine gölge düşürmüştü.

İran’da cumhurbaşkanlığına aday olmak Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin (Şûrâ-yé Négehbân-é Qânûn-é Esâsî/AKK) onayına bağlı.

AKK’nın aday belirleme politikası, İshak Cihangiri ve Ali Laricani gibi devlet yönetiminin kilit pozisyonlarında senelerce görev yapmış isimlerin veto edilmesi, belirlenen adaylar içinde güçlü ılımlı adayların yer almaması özellikle reform talep eden geniş kesimlerin seçimleri bir “atama” süreci olarak algılamasına neden oldu.

Sosyal medya üzerinden “asla oy vermem” etiketiyle kampanya sürdüren rejim muhaliflerinin boykot çağrıları toplumun önemli bir kesiminde etkili oldu.

İran’da seçimlere katılım düşük olduğunda muhafazakârların, yüksek olduğunda ise ılımlı adayların kazanması alışıldık bir durum.

Seçime katılımın bu denli düşük olması da muhaliflerin rejim içi reform umudunun tükendiğinin en bariz ifadesi. Bu ise aslında muhaliflerle rejim arasındaki sorunlu ilişkinin hayli gerginleştiğini gösteriyor.

İbrahim Reisi’nin devrime sadık radikal bir molla olması, özellikle sosyal yaşam üzerindeki baskıların artırılması beklentisini beraberinde getiriyor.

Eğer rejim, beklendiği gibi baskı ortamını sıkılaştırmaya yönelirse baskılara rağmen sokağa çıkmaktan geri durmayan kitlelerin sokağa dökülmesiyle İran’daki gerilim yükselebilir.

İslam Cumhuriyeti’nden İslam Devleti’ne doğru

Asıl düşündürücü olan ise, çıkmaza girmiş ve meşruiyetinin tazelenmesine bu denli ihtiyacı olan bir yönetimin, seçimi bu kadar bariz bir biçimde yönlendirmiş olması.

Seçimlerden önce, siyasal kutuplaşmanın rejim karşıtı hareketliliği artırma riski olduğu için rejimin seçime kutuplaşmış bir atmosferde gitmek istemediği konuşuluyordu.

Ancak cumhurbaşkanı olarak İbrahim Reisi’nin belirlenmiş olması, başka tartışmaları da gündeme getiriyor.

“İslam’a dayalı” bir “cumhuriyet” olma iddiasını taşıyan İran devleti melez yapıdaki sui generis bir rejime sahip.

Ancak rejimin, katılımın düşük olacağı bilindiği halde ılımlı isimlere adaylık izni vermemesi, katılımın düşük olmasının önemli olmadığı yönünde açıklamalar yapılması ve seçim sonrasında düşük katılımın Kovid-19 koşullarına bağlanması “İslam” ve “cumhuriyet” dengesinin “cumhuriyet” aleyhine bozulduğunu düşündürtüyor.

Hatta rejimin “seçimlere” dayandırılan bir meşruiyet arayışından vazgeçtiğini akıllara getiriyor. Cumhurbaşkanı’nın İbrahim Reisi olması da bu açıdan önemli. İran kamuoyunda bir süredir artık 80 yaşını aşmış olan Dini Lider Ali Hamaney’in yerine Reisi’nin geçeceği konuşuluyor.

Reisi ise, bu yılın başında hayatını kaybeden Ayetullah Misbah Yezdi’ye ve onun temsil ettiği geleneğe yakın bir isim.

Katı bir Velâyet-i Fakîh anlayışı benimseyen bu geleneğe göre, dini liderin siyasal ve toplumsal yaşamda kati bir belirleyiciliği olmalı, toplumsal ve siyasal alan tamamen İslami ilkeler çerçevesinde belirlenmeli.

Cumhuriyetin bir İslam devletinde yeri yoktur ya da kısıtlı olmalı. Dolayısıyla bu gelenekte, İslam cumhuriyetinin, din alimlerinin mutlak yönetimine dayanan bir İslam devletine evrilmesi gerektiği düşüncesi mevcut.

İran’daki reform yanlılarına karşı sert bir tutum izleyen Yezdi, 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Ruhani’ye karşı Reisi’yi desteklemişti.

Reisi’nin cumhurbaşkanlığı gerçekten de dini liderliğe bir hazırlık süreciyse Reisi dini lider olduğunda İran çok daha mutlakiyetçi bir yapıya bürünüp “cumhuriyet” olma iddiasından tamamen vazgeçebilir. Molla sınıfının o günkü çıkarlarının bunu gerektirmesi yeterlidir.

Uluslararası platformlarda daha sert daha kırılgan bir İran

Ağustos ayında cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak olan Reisi’nin öncelikli gündemi ekonomik krizle mücadele ve nükleer anlaşmanın diriltilmesi olacak.

Aslında ekonomi, seçimlerden önce Reisi’nin elinin en zayıf olduğu konuydu. Tüm kariyeri hukuk üzerine olan Reisi’nin ekonomi konusunda yetersiz olduğu ve ekonomik krizle mücadele edemeyeceği belirtiliyordu.

Reisi ise direniş ekonomisini ön plana çıkartarak iç üretimi artıracağını, üreticiye kolaylık sağlanacağını vaat ediyor; piyasada istikrar ve yatırımcı için öngörülebilir ortam yaratılacağını iddia ediyordu.

Rant, yolsuzluk ve kaçakçılık gibi sorunlarla mücadelenin ise öncelikli olacağını belirtiyordu. Aslında İran içinde hangi ekonomik önlemler alınırsa alınsın, mevcut derinlikteki bir ekonomik krizin aşılması için yaptırımların kaldırılması ve bunun için de nükleer anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması en acil gereklilik.

Reisi’nin cumhurbaşkanlığı ise nükleer anlaşmanın canlandırılması açısından bazı olumsuzluklara gebe.

Aslında İran’da dış politika kararlarının ardında Hamaney’in olması nedeniyle Reisi’nin cumhurbaşkanlığının müzakereleri olumsuz etkilemeyeceği tahmin ediliyor.

Ancak Reisi insan hakları ihlalleri gerekçe gösterilerek ABD’nin kara listesine alınmış birisi. Benzer şekilde Reisi de ABD başta olmak üzere Batı’ya karşı mesafeli bir tutum benimsiyor.

Özellikle Biden yönetiminin insan hakları, demokrasi ve “evrensel değerler” konusunda tavizsiz olma iddiası bu açıdan İran ile ABD arasındaki dolaylı diyalog zeminine zarar verecektir ve anlaşma konusunda Cumhuriyetçilerin baskılarını aşmak zorunda olan Biden yönetiminin ABD içerisinde elini zayıflatacaktır.

Nitekim Reisi, nükleer anlaşma yeniden yürürlüğe girse bile Biden’la görüşmeyeceğini açıklayarak diyaloğa kapalı olduğu mesajını verdi.

Bu bağlamda İran’ın balistik füzelerinin nükleer anlaşmanın konusu edilmesi ve İran’ın anlaşmanın yeniden çıkılmaması konusunda garanti istemesi gibi iki temel meselenin bu atmosferde müzakereleri zorlayacağı düşünülebilir.

Reisi seçilmeden önce de seçildikten sonra da İran’ın dış politikasında tek konunun nükleer anlaşma olmayacağını, İran’ın dünyayla bağ kurmak istediğini sıklıkla dile getirdi.

Bu bağlamda Latin Amerika ve Afrika ülkeleriyle Çin ve Rusya’nın dışında İran’ın komşularıyla ilişkilerine önem vereceği belirtiliyor.

Reisi özellikle Körfez ülkelerine öncelik vereceğini açıkladı. Nitekim OPEC üyesi ülkelerle ilişkilerin iyi tutulması İran’ın ekonomik toparlanması açısından hayli hayati önemde.

Komşularla ilişkilerin önemine vurgu yaparken Reisi’nin Suudi Arabistan ve müttefiklerine Yemen’in iç işlerine müdahaleyi sonlandırma çağrısı yapması Körfez ülkeleriyle diyaloğun öyle kolay geliştirilemeyeceğinin de sinyalini verdi.

Kısacası, İran’ın hem iç siyasal alanda hem de uluslararası platformlarda daha sert, karşıtlarıyla diyaloğa daha kapalı ve uzlaşı kültüründen daha uzak olduğu bir geleceğe yelken açtığını tahmin etmek zor değil.

Bu dev yapı, hem İran’da hem de bölgede patlamaya hazır bir saatli bomba gibi sertleştikçe kırılganlaşıyor.

Dr. Hande Orhon Özdağ

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.