Հայկական բանակն անցել է խաղաղություն պարտադրելուն

Ruhaninin qələbəsi gözlənilən idi

Azerbaycan Milletvekili: 24 Haziran seçimleri demokrasinin zaferi! Sayın Erdoğan ve Türkiye halkını kutluyorum!

SURİYE’DEKİ ABD-PKK/PYD ŞEYTAN ÜÇGENİ

GAZİ ALPEREN, AHİ VE AKINCI RUHU”NA SAHİP GERÇEK DERVİŞ OLABİLMEK

Gündem 18 Kasım 2018
173

Bir tefsir Profesörünün “şövalye ruhu”ndan bahseden talihsiz yazısını ve bu yazıdaki yanlış Doğu-Batı karşılaştırmasını, toplumsallaşmayla-sürüleşmeyi, itaat ve disiplin kültürü ile körü körüne itaati, bugünkü selefi ve cahil zihniyetli tarikat yapısından ve tasavvuf anlayışından hareketle geçmişteki bütün tarikat yapılanmalarının bireyselliği ve hürriyeti ortadan kaldırdığı şeklinde anlaşılabilecek argümanlarını görünce, onda ve bazı İlahiyat akademisyenlerinde bulunduğunu bildiğimiz genellemecilik ve Oryantalist indirgemeci bakıştan kurtulamadığımızı söyleme ihtiyacı hissettik. Bir de Gazi Alperen, Ahi ve Akıncı Ruhu’na sahip dervişlerden bahsedelim dedik.
Öncelikle söylemeliyiz ki, hocanın yazısında “şövalye ruhu”na atfederek olumlu saydığı bütün özellikler, şövalye kültüründen çok bizim kültürümüzdeki Gazi Alperen, Akıncı ve Ahi ruhun özelliğidir. Hocanın kullandığı şövalye teriminin kapsamına giren kişileri tarih boyu incelediğimizde ise, bunların çoğunun bağnaz birer emir eri ve tarikat mensubu olduklarını ve adeta öldürmek için var olan döğüşçüler sayılabileceklerini görürüz. Dilimize her ne kadar, “şövalye ruhlu olmak” tabiri olumlu olarak girmişse de kanaatimizce doğru bir adlandırma değildir. Düşünce tarihimizde sadece Ahilik geleneğine ve Aşık Paşa’nın Garipnâme’sine bile baktığımızda Gazi Alperen, Ahi ve Akıncı dervişliğin ne olduğunu açıkça görebiliriz. Veya Ahmet Yesevi’yi, Yunus Emre’yi incelediğimizde gerçek dervişin ne olduğunu anlayabiliriz. Burada bahsedilen ahlak eğitimi; erdeme dayalı bir eğitimdir. Önce kişinin öz denetimini, benliğinde doğruluğu/istikameti yakalamasını (tıpkı Yunus’un doğru odun metaforu gibi), ardından da grup, meslek ve toplum yaşamını ve denetimini hedefleyen geleneksel tasavvuf anlayışı; hayatın bütününü kapsayan ama bunu metafizik bir temelde yapmaya çalışan ve nihayette kişiyi özgürleştiren bir anlayıştır. Dolayısıyla tasavvufta tarih boyunca zaman zaman, günümüzde ise neredeyse tamamen bozulan şeyh-mürid ilişkisine dayalı itaat kültüründen hareketle bütün yapılanmanın kendisini sürüleşmeyle izah etmek ve karşısına bireysel hürriyeti koymak sorunlu bir yaklaşımdır.
Bu sorunlu yaklaşım sadece nasçılığı veya sadece kuru akılcılığı veyahut da tarihselciliği öne çıkaran kişilerde sık görülen bir durumdur. Tabii ki, bu yaklaşımlarda etkili olan husus, geçmişten bu yana var olan batıniliğe/hurufiliğe doğru kayan ve aklı, bilimi reddeden bir tasavvufi anlayıştır. Buna bir de günümüzdeki gibi hem batıni hem Hurufi hem de selefi karakterdeki cahil sözde sufiler eklenince ister istemez ayakları yerden kopmuş olan bu anlayışları eleştirmek vacip olmaktadır. Ama bunu yaparken Felsefe-Tasavvuf-Kelam disiplinlerinin burada yazdığımız sıralamaya aynen uyarak ortaya koyduğu üst bakıştan alt ve sınırlı bakışa doğru hareket eden çizgisinin düşünce tarihindeki seyrinin yeterince göz önünde tutulmadığı veya tamamen küçümsendiğini gözlemlemekteyiz. İslam dünyası, geçmişte siyasi-kelami tartışmalarla başladığı sürece tasavvufi yaklaşımla yeni bir açılım getirirken daha üst bir felsefi yaklaşımla çok yönlü bir medeniyet kurmuştu. Sonraki yıllarda felsefe dışlanırken onun üst metafizik yaklaşımı, sufi ve kelamcılarca tevarüs edildi. Metafizik açıdan bu dönemde de çok ciddi tartışmalar yapılsa ve yaklaşımlar sergilense de, bu tartışmalarda felsefenin getirdiği evrensel bilim anlayışı olmadığından İslam dünyası büyük sorunlar yaşamaya başlamıştır. Genel anlamda felsefileşen tasavvuf, bu yapısını koruduğu ve ilme değer verdiği müddetçe, felsefenin evrensel anlayışını gündelik hayatta sürdürmüştür. Büyük bir müsamaha anlayışı, insanlara ve varlıklara sadece insan oldukları ve Allah’ın yarattığı varlıklar olduğu için değer verme düşüncesi hâkim olmuş ve bu durum, gündelik hayatta kurumlara yansımıştır. Bu, bazen öne çıkan büyük sufilerde, bazen de kurulan tarikatlerin anlayışlarında temsil edilmiştir. Öyle ki, bilhassa Anadolu ve Balkanlarda kurulan kolonizatör sufi teşkilatları; Ahi hankahları, Halveti, Yesevi, Bektaşi vb. zaviyeleri, loncaları, tekkeleri yetiştirdikleri örnek insanlarla, zanaat erbabıyla, hem İslam’ın bu topraklarda yayılmasını sağlamışlar hem de bu topraklarda kurdukları Darülacezeler, hanlar, hamamlar, vakıflar aracılığı ile bölgenin iktisadi, sosyal ve kültürel gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Böylece bu topraklarda beraber barış ve adalet içerisinde yaşamanın örneklerini göstermişlerdir.
Yani sufi temelli Gazi Alperen, Ahi ve Akıncı dervişlerin ruhu, Anadolu ve Balkanların medenileşmesinde, şehirleşmesinde, adalet, güvenlik ve barışın sağlanmasında öncü rol üstlenmiştir. Birçok Anadolu ve Balkan kasabası bir derviş tekkesi veya hankahı, yani tarikatlar ve bilhassa Ahi fütüvvet ilkeleri etrafında oluşmuş, gündelik hayat bunun etrafında şekillenmiştir. Elbette Türk devletlerinin de destek ve yardımıyla bu sağlanmıştır. Bu konuyu anlatan başta Kolonizatör Türk Dervişleri makalesi olmak üzere çok sayıda arşiv belgesi ve yerli yabancı yayın vardır. Bu konuda önereceğimiz yeni bir kaynak ise, en az malumatımızın olduğu Bosna bölgesi ile ilgili bilgi eksikliğimizi gideren 2015’de İngilizce olarak Brill tarafından yayımlanmış Dervishes and Islam in Bosnia: Sufi Dimensions to the Formation of Bosnian Muslim Society adlı bir çalışmadır. Bu eserin Türkçe baskısı da geçtiğimiz ay yayınlanmıştır (Bkz. Ines Asceric-Todd, Bosna’da Dervişler ve İslam, Çev. Haris Macic-Özge Kobak, Ketebe Yay., İstanbul 2018). Bu kitap, bize yukarıda anlattığımız hususta çok değerli ve sağlam kanıtlara dayalı bilgiler vermektedir. Kitap, Anadolu ve Balkanların İslamlaşmasında rol oynayan sufi yapılanmaları senkretik ve heterodoksi tarzında yaftalayanlara, İslamlaşmayı sadece “seyyah dervişler”e bağlayanlara, her ne kadar yazarın kendisi de Şeyh Bedreddin gibi bazı konularda aynı hataya düşse de, söz konusu iddiaları ortadan kaldırıcı ilginç cevaplar vermekte, devlet-sufi tarikatleri (bilhassa devlet-Gazi Alperen ve Ahi Ruhu yakın ilişkisi hakkında) ilişkisi hakkında yeni belgeler sunmaktadır. Bu kitap, özellikle Yıldırım Beyazıt dönemine kadar tamamen hâkim olan Ahilik merkezli Gazi Alperen Ruhu’nun Yıldırım’dan sonra kısmen bozulmaya başladığını iddia eden Wittek’in görüşlerini destekleyici yeni malzemeler de sunmakta ve esnaf loncaları ile tarikatlerin doğrudan ilişkilerini ortaya koymaktadır.
Dememiz odur ki, geçmişte sufi yapılanmaların devletle bu kadar içli dışlı oluşu zaman zaman sorun oluştursa da, bu genelde, siyasi yöneticilerin acizliği veya tarikatlerin devlet işlerine burnunu sokması sonucu gerçekleşmiştir. Ancak bugün için gerçek manada tarihi rolleri üstlenmiş sufi tarikatleri tarzı bir yapılanmadan bahsetmemiz elbette zor, hatta imkânsızdır. Bugünkülerin toplumsal rollerinin objektif olarak ortaya konulması ve üzerlerindeki gizemin kaldırılması gereklidir. Aksi takdirde suçlama ve savunma arasında ileride büyük sorunlara ve kutuplaşmalara yol açabilecek gelgitler yaşanmaya devam edecektir.
Buraya kadarki açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, bilhassa Anadolu ve Balkanlarda tasavvufi tarikatlerdeki şeyh, halife, nâkib ve mürid yapılanması, sosyal hayata da uygulanmış ve loncalar aynı şekilde teşkilatlanmıştır (meselâ Ahilikteki Kethüda, kalfa, nakib gibi). Yani illaki bir şeyhe bağlılık hürriyeti, düşünceyi ve medeniyeti yok etmemekte, bilakis şehirleşmeyi ve medeniyeti sağlamaktadır. Medeniyeti yok eden, esas olarak; cehalet, bağnazlık, ötekileştirme, akılsızlık, bilimsizlik, bildiğinin tek doğru olduğunda ısrar etme ve İslam düşüncesinin bütünlüğünü, metafizik arka planını görmemektir. İki üç asırdır gerçek bir sufi yapılanmanın neredeyse tamamen ortadan kalktığı, aynı zamanda her alanda genel bir düşünce sıkıntısının çekildiği bir İslam toplumunda suçu sadece tasavvuf ve tarikatlere yüklemek, hele ki, tasavvuf ve tarikatleri gerilemenin yegane sebebi görmek doğru değildir.
Piyasadaki koca koca felsefeci akademisyenlerin, ‘biz aslında geri kalmadık’ deyip yeniden saçma sapan sınıflandırmalar yaptıklarına, rivayeti ilim zanneden çoğunluğu Temel İslam Bilimci (!) akademisyenlerin geçmişe yönelik her eleştiriyi ve yenilikçi anlayışı sapkınlık gördüklerine, iman-amel ayrımı yapmanın veya azimet yerine ruhsatla fetva vermenin bizi ahlaksızlığa götürdüğünü iddia edecek kadar fıkıhtan ve tefsirden ve de akıldan/felsefeden uzak akademisyenlerin olduğuna, Arapçanın ve geçmiş kitapların ezberlendiği bir ilmî meyhaneye dönüşmüş medreselerin kurtuluşun kendilerinde olduğu naraları attıklarına ve yine kendilerini sufi, içinde bulundukları yapıları tarikat zanneden selefi zihniyetli cahillerin (bazen iyi, bazen kötü niyetli cahillerin) cezbeye kapılıp sağa sola saldırdıkları ve dini kendilerinin temsil ettiklerini iddia ettiklerine şahit olduğumuz bir dönemde suç, hiç kimsede değildir. Suç, hepimizdedir. Elbette bu problemi çözmenin yolu mutlaka ilimden geçecektir. Ama bu, korumacı, suçlayıcı ve ötekileştirici değil, uzlaştırıcı, tenkitçi ve yenilikçi bir anlayışla olacaktır.
Prof Dr İbrahim Maraş

Yorumlar