KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Azerbaycan
  4. »
  5. Ferhat Aznevi : 10 KASIM ANTLAŞMASI’NIN 9. MADDESİ UYARINCA , AZERBAYCAN’IN SERBEST GEÇİŞ HAKLARI İÇİN GÜÇ KULLANIMI

Ferhat Aznevi : 10 KASIM ANTLAŞMASI’NIN 9. MADDESİ UYARINCA , AZERBAYCAN’IN SERBEST GEÇİŞ HAKLARI İÇİN GÜÇ KULLANIMI

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 29 dk okuma süresi
55 0

Uluslararası hukuka göre, devletler arasındaki herhangi bir anlaşma, hangi adda olursa olsun, tarafları yasal olarak kendi şartlarına bağlayan bir “antlaşmayı” oluşturur. Bütün anlaşmalarda olduğu gibi uluslararası hukuk uygulamalarının geçici uygulamasının etkileri tüm anlaşma tarafları için doğrudan ve anlaşma hukuken yürürlüğe girinceye kadar bir süreye bağlı olmaksızın doğmaya başlamaktadır. Antlaşmanın geçici uygulanması ile ilgili düzenlemeler uluslararası hukuk muvacehesinde bağlayıcıdır ve geçici uygulama için de pacta sunt servanda ilkesi geçerlidir. Aksi yöndeki uygulamalar uluslararası sorumluluğa yol açar. 10 Kasım 2020 Antlaşması bir deklarasyon yada sadece ateşkes antlaşması olarak değil, kendine özgü kalıcı objektif statüler ve haklar oluşturan uluslararası bir antlaşma olarak kabul edilmelidir. Anılan antlaşmanın 9. maddesi özelinde, bunun doğal sonucu, Azerbaycan’ın Ermenistan’dan serbest geçiş güzergahlarının, süresiz olarak kendisine teslimini talep etme hakkının, tesis edilmiş olmasıdır.
Ermenistan’ın makul süre içinde Zengezur’dan geçmesi beklenen ulaşım yollarıyla ilgili somut adım atmamış olması, Azerbaycan açısından kazanılmış hak ilkesi çerçevesinde diplomasi dışı yollara başvurarak 9. maddenin gerekirse güç kullanarak yerine getirilmesi yetkisini, hukuken tartışılır hale getirmiştir. 11 Ocak 2021 Moskova Deklerasyonu Azerbaycan açısından anılan hakları güçlendirmiştir. Öte yandan Uluslararası Hukukun mütekabiliyet ilkesi, Azerbaycan’ın hukuken sınırları içerisinde yeralan Laçin bölgesindeki yolları, Azerbaycan kontrolüne tabi olmaksızın kullanan Ermenistan’a karşı Azerbaycan’a, Nahçıvan ile benzer serbest geçiş yollarının tesis edilmesini talep etme hakkı vermektedir. 2. Karabağ Savaşı’nda, Balistik Füzelerin Yayılmasına Karşı Lahey Davranış Kuralları’na (HCOC) ve savaş hukukuna aykırı şekilde, Ermenistan topraklarından balistik füze atılması, 10 Kasım Antlaşması’na rağmen, Ermenistan’ın ihlalleri ve bölgedeki silahlı terörist grupların varlığı Azerbaycan ve müttefiki Türkiye’ye 2016 tarihli Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Antlaşması uyarınca, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51.maddesine dayanarak, Azerbaycan toprakları dışında, Ermenistan içinde müşterek önleyici müdafaa tedbirleri alma hakkını doğurmuştur.
I-10 KASIM 2020 AZERBAYCAN–ERMENİSTAN ANTLAŞMASI
Bişkek Protokolü’nde olduğu gibi, yine taraflar bir araya gelmeden -bu sefer faks yerine internet ortamında iletişim kurularak- imzalanan 10 Kasım 2020 antlaşması, çok kısa bir sürede, saatler içinde Rusya’nın gözlemci sıfatıyla yer aldığı ve koordine ettiği bir ateşkesi sağlamış ve süresiz bir ateşkes antlaşması olan Bişkek Protokolü’nün yerini almıştır. 9. Madde; “Bölgedeki tüm ekonomi ve ulaşım bağlantıları üzerindeki engeller kaldırılacaktır. Ermenistan Cumhuriyeti insanların, araçların ve kargoların her iki yönde sorunsuz şekilde seyahat etmesinin organizasyonu amacıyla Azerbaycan Cumhuriyeti’nin batı bölgeleri ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasındaki ulaşımın güvenliğini garanti etmektedir. Ulaşımın kontrolü, Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) Sınır Birimi unsurları tarafından gerçekleştirilecektir. Tarafların anlaşması üzerine Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ni Azerbaycan’ın batı bölgelerine bağlayan yeni bir ulaşım bağlantısı inşa edilecektir” şeklinde düzenlenmiştir.
Ermenistan’ın Gümrü, Moskova- Kars ve Bişkek Antlaşmaları’nda, sonradan ileri sürdüğü itirazları gözönüne alındığında, 10 Kasım Antlaşması’nın Ermenistan iç hukuku açısından bağlayıcılığı, kontrol edilmesi gereken bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ermenistan, 03.12.1919 tarihinde iktidarda olan Ermeni hükümetinin Ankara ile imzaladığı Gümrü Antlaşması’nı, sonrasında Moskova- Kars Antlaşmaları’nı kabul etmemiştir. Bugün hala Ermenistan, Kars ve çevresindeki illeri kendi toprağı olarak görmektedir. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, 1994 Bişkek Protokolü’nde Azerbaycan’ın çeşitli kereler şerh düşmesine rağmen, antlaşmayı oluşturan belgelerin bazılarında Karabağ Ermenileri’nden Baburyan’ın isim ve imzasının bulunmasının, Azerbaycan’ın Karabağ’daki statükoyu tanıması anlamına geldiğini yıllarca ileri sürmüş, 08.05.1994 tarihinde Azerbaycan’ın imzaladığı metinde ismi yer alan Karabağ Türk toplumu temsilcisi Bakhmanov’la ile ilgili olarak devamlı usul itirazlarında bulunmuştur. Bu çerçevede öncelikle 10 Kasım Antlaşması’nın uluslararası hukuku açısından statüsünü belirlemek gerekir. Bu antlaşmanın ateşkes yada bir deklarasyon olduğu dile getirilmiştir.
10 Kasım Antlaşması kendine özgü uluslararası bir antlaşma olmakla birlikte, sadece bir ateşkes antlaşması olarak kabul edilse dahi yine taraflar için bağlayıcı olacak ve yeni haklar sağlayacaktır.
ABD Savunma Bakanlığı’nın 2016 tarihli Savaş Hukuku El Kitabı’nda, kısmi veya geçici bir barış olmayan ateşkesin, sadece askeri operasyonların çatışmanın tarafları arasında mutabık kalınan ölçüde askıya alınması olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte Uluslararası hukuka göre, devletler arasındaki herhangi bir anlaşma, hangi adda olursa olsun, tarafları yasal olarak kendi şartlarına bağlayan bir “antlaşma” oluşturur. Ateşkes ile ilgili genel kurallar, 1907 Lahey Barış Konferansı ve Lahey kara savaşı yönetmeliklerinde yer almaktadır. Bu düzenlemelere göre, mütarekenin uygun şekilde bildirilmesi veya ciddi şekilde ihlal edilmesinin ardından, çatışmalar süresiz bir ateşkesle yeniden başlatılabilir. Ciddi bir ihlal teşkil eden eylemler, kasıtlı bir ilerleme, bir tarafın çizgisi dışındaki herhangi bir noktaya el konulmasını içerir. Ateşkes antlaşmalarının, uluslararası hukuk anlaşmalarının geçici uygulamaları kapsamında olduğu kabul edilmektedir. Bütün anlaşmalarda olduğu gibi uluslararası hukuk uygulamalarının geçici uygulamasının etkileri tüm anlaşma tarafları için doğrudan ve anlaşma hukuken yürürlüğe girinceye kadar bir süreye bağlı olmaksızın doğmaya başlamaktadır.
Antlaşmanın geçici uygulanması ile ilgili düzenlemeler uluslararası hukuk muvacehesinde bağlayıcıdır ve geçici uygulama için de pacta sunt servanda (Uluslararası hukuk kaidelerinin oluşmasında etkili olan, devletin anayasasında yeralan , devlete antlaşma yapma yetkisi tanıyan ve devletin antlaşmalarla bağlılığını ortaya koyan kurallar) ilkesi geçerlidir. Aksi davranışlar uluslararası sorumluluğa yol açar. 10 Kasım Antlaşması’nın 1. Maddesinde ve içeriğinde taraf olarak Rusya’nın yer almaması, Rusya’nın bu antlaşmaya dayalı talep hakları açısından oldukça sınırlandırıcı etki yapacaktır. Rusya gözlemci olduğundan ve 1959/60 Londra, Zürih Antlaşmalarında, garantör sıfatına haiz Türkiye ya da İngitere gibi benzer bir garantörlük sıfatına sahip olmadığından, antlaşmanın taraflarca, yani Azerbaycan ve Ermenistan tarafından revize edilmesi halinde, buna teknik olarak itiraz hakkına sahip olmayacaktır. Bu statüko barış gücü içinde geçerlidir. Öte yandan 11 Ocak 2021 tarihli Aliyev, Putin ve Paşinyan’ın imzaladığı Moskova Deklerasyonu’nun 2. maddesinde Rusya’nın da taraf olduğu belirtilmektedir. Fakat bu deklarasyon 10 Kasım Antlaşması’nın sadece 9. maddesiyle ilgili ve tali nitelikli olduğundan asıl ateşkes antlaşmasında Rusya’ya taraf sıfatı vermemektedir.
10 Kasım Antlaşması’nın bağlayıcılığıyla ilgili Dr. Erçakıca’da benzer görüştedir; 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak üçüncü maddesi, silahlı çatışma taraflarının barış antlaşması yapmasına yöneliktir. Bu maddeye göre, bir iç silahlı çatışmanın tarafları, aralarında barış antlaşması yapmakla ve bu antlaşma sayesinde Cenevre Sözleşmeleri’nin hükümlerinin uygulanmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu maddenin bağlayıcı olduğu, ayrıca uluslararası silahlı çatışmalar için de uygulanacak asgari standartları ortaya koyduğu kabul edilir. Bu durumda, Azerbaycan, Ermenistan ve –gözlemci-Rusya arasında yapılan antlaşmanın da, geçici ateşkes antlaşması hükümlerini aştığı göz önünde bulundurulursa, söz konusu Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak üçüncü maddesi kapsamında bir antlaşma olarak değerlendirilmesi gerekir. Kaldı ki, silahlı çatışma ertesinde yapılan antlaşmaların barış antlaşması olarak kabul edilebilmesi için, uluslararası insancıl hukukla ilgili kurallara atıfta bulunulması kriteri de yeri geldiğinde göz önünde bulundurulmaktadır. Rus askerlerinin sınırlı bir barış gücü olarak bölgeye yerleştirilmesi, Ermenistan’a ait askeri birliklerin geri çekilmesi, yerinden edilmiş kişilerin tekrar bölgeye yerleştirilmesi, savaş esirlerinin ve cenazelerin değiştirilmesi gibi uluslararası insancıl hukuk kurallarıyla yakından ilgili meselelere ilişkin düzenlemeler göz önüne alındığında , bu yönüyle de uluslararası bir antlaşmadan söz edebilmemiz mümkündür. Söz konusu antlaşma, Ermenistan adına Ermenistan Başbakanı Paşinyan tarafından imzalanmıştır. Bilindiği gibi devlet başkanları, hükümet başkanları ve dışişleri bakanları, yönettikleri halkları ve devletleri uluslararası alanda yetki belgesine ihtiyaç duymadan temsil eden ve uluslararası antlaşmaları yine yetki belgesine ihtiyaç duymadan imzalayan kişilerden kabul edilir. Bu anlamda Ermenistan’ın ve ve bölgedeki halkın temsil edilmesinde de bir sorun bulunmamaktadır. Ermenistan’da yapılan protestolarla bu antlaşmaya karşı çıkan bazı kesimler, söz konusu antlaşmanın onaylanmadığını ileri sürmüştür. Ancak Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 14. maddesine göre, antlaşmanın onay ile bağlayıcılık doğurması için, antlaşmada bunun öngörülmesi gerekir. Bilindiği üzere bu antlaşmada bir onay işlemine atıf yoktur. Ayrıca Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 3. maddesine göre Viyana Antlaşmalar Sözleşmesi, kendisinin öngördüğü şekilde yapılmayan uluslararası antlaşmaları geçersiz kılmamaktadır. Bu çerçevede her halde Azerbaycan, Ermenistan ve –kısmi gözlemci- Rusya arasında yapılan 10 Kasım 2020 tarihli antlaşmanın uluslararası hukuk tahtında bağlayıcı bir antlaşma olarak kabul edilmesi gerekir. Öte yandan madem ki Uluslararası antlaşma, uluslararası hukuk kişileri arasında yapılan, uluslararası hukuka tabi olan ve hukuki sonuçlar doğurması için gerçekleştirilen irade uyuşmalarıdır.
O halde uluslararası hukuk kişileri arasında yani Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya arasında yapılan 10 Kasım 2020 Antlaşmasının geçerli kendine özgü, taraflara kazanılmış objektif statü niteliğinde haklar veren, bir uluslar arası antlaşma olarak kabulü gerekir. Nitekim taraflar şimdiye kadar kendilerini bu antlaşmayla bağlı hissederek, pek çok kez görüşmüş, bu antlaşmaya bağlı mekanizmaları işletmiştir. Bu görüşmeler Avrupa Birliği nezdinde de gerçekleştirilmiştir. Tüm bu gelişmeler anılan antlaşmanın taraflarca teyiden kabul edildiğini ortaya koymaktadır.
Ermenistan 9. maddeyle birlikte, serbest geçiş haklarına konu topraklarında, egemenlik haklarının bir kısmından Azerbaycan lehine kalıcı olarak feragat etmiş ve Azerbaycan açısından tüm bölge ülkelerine karşı ileri sürülebilecek bir objektif statü doğmuştur.
Yukardaki açıklamalar ışığında, 10 Kasım Antlaşması’nın ve 9. madde özelinde, Batı Azerbaycan ile Nahçıvan arasında Azerbaycan lehine daimi serbest geçişle ilgili düzenlemelerin, artık Azerbaycan lehine doğmuş, tüm bölge ülkeleri nezdinde objektif statü oluşturan kazanılmış bir hak olduğunun kabul edilmesi gerekir.
Öte yandan kamuoyunda Zengezur geçiti olarak anılan, serbest geçiş rejimiyle ilgili olarak uluslararası hukukun mütekabiliyet ilkesini de değerlendirmek gerekir. Egemen Azerbaycan toprakları sınırları içindeki Laçin bölgesini kullanan Ermenistan’ın, Nahçıvan –Azerbaycan arasında, Zengezur bölgesinde benzer bir koridoru muadil haklarla birlikte Azerbaycan’a devretmesi, uluslararası hukukun karşılıklılık ilkesinin gereğidir.
Bu yükümlülüğün Ermenistan tarafından yerine getirilmemesi durumunda, Azerbaycan işbu kazanılmış hakkının zor kullanılarak elde edilmesini sağlayabilir mi?
Bu konuyu değerlendirirken Türkiye’nin konumu ve statüsünü de ele almak gerekir. 10 Kasım Antlaşması’nı imzalayan devletler arasında yeralmayan Türkiye, 5. madde uyarınca 30.01.2021’de faaliyete başlayan ateşkes gözlem merkezi’nin Rusya ile birlikte eşit taraflarından birini oluşturmaktadır. Ermenistan’ın ateşkes gözlem merkeziyle ilgili Türkiye ve Rusya arasındaki görüşme ve antlaşmalara resmi bir itirazı bulunmadığından, Türkiye’nin 5. madde çerçevesinde gözlemci statüsüne sahip bulunduğu kabul edilmelidir. Türkiye aynı zamanda Kars ve Moskova Antlaşmaları’yla Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne bağlı toprakların garantör devletidir. Nitekim 1992 yılında, Ermenistan Nahçıvan’a saldırmaya teşebbüs ettiğinde, Türkiye Kars ve Moskova Antlaşmaları’ndaki garantörlük hakları çerçevesinde müdahalede bulunabileceğini göstermiştir. Nahçıvan’ın az bilinen -Ermenistan sınırları içinde kalaneksklav bölgesi Kerki’yi gözönüne almak gerekir. Kerki’de tıpkı bağlı bulunduğu Nahçıvan gibi Türkiye’nin garantörlüğüne tabidir. 1992 yılında Ermenistan, sınırları içindeki Nahçıvan toprağı Kerki’yi işgal etmiş ve adını Tigranashen olarak değiştirmiştir. Anılan garantörlük hakkı uyarınca Kerki’nin devam eden işgali nedeniyle, bugün de Türkiye’nin bölgeye müdahale hakkı mevcudiyetini devam ettirmektedir. Öte yandan, Rusya ile Ermenistan arasında 2010’da imzalanan askeri işbirliği antlaşması sonrasında, Azerbaycan ve Türkiye arasında aynı yıl imzalanan ve 2016 yılında yenilenen Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Antlaşması uyarınca, iki ülkeden birine karşı askeri saldırı durumunda saldırıya uğramayan ülke “tüm imkanlarını kullanarak” saldırıya uğrayan ülkeyi destekleyecektir. Oldukça geniş kapsamlı bu antlaşma, askeri teçhizatların ortak üretimi, üs bölgelerin kurulması ve tatbikatların gerçekleştirilmesine olanak sağlamaktadır.
Anılan işbirliği antlaşması uyarınca 10 Kasım Antlaşması’nın ardından 17.11.2020 tarihli 1272 sayılı T.B.M.M. kararıyla, sınırları kapsamı zamanı ve sayısı Cumhurbaşkanlığınca belirlenmek üzere Azerbaycan’a gözlem merkezi ve talebe göre diğer bölgeler için asker gönderilmesine karar verilmiştir. 10 Kasım Antlaşması’na rağmen, Ermenistan’ın ihlalleri ve bölgedeki silahlı terörist grupların varlığı bugün de devam etmektedir. Barış gücü bölgesine, Ermenistan’dan sivil görünümlü silahlı grupların geçiş yaptığına dair iddialar sıklıkla gündeme gelmektedir.

Öte yandan Şuşa şehrinde İskender-M balistik füzelerinin parçalarının bulunması ayrı bir soruna yol açmıştır. Kanıtları ortada olmasına rağmen, Rusya Savunma Bakanlığı Şubat 2021’de İskender-M füzesinin 44 günlük Karabağ Savaşı sırasında kullanılmadığını ve füzelerin Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin askeri depolarında olduğunu açıklamıştı. Ermenistan bu füzeyi kullandıklarını kabul etmiş olsa da, Rusya yayılması yasak olan ve nükleer başlık taşıyabilen bu füzelerin Ermenistan’a nasıl ulaştığı konusunda tatmin edici bir açıklama yapmadı. Yüksek güvenlikle korunan balistik füzelerin, sanki piyade mühimmatı gibi Ermenistan’a yasadışı yollarla satılmasına ilişkin iddialarda makul değil. Üstelik bu durum, Rusya’nın da taraf olduğu Balistik Füzelerin Yayılmasına Karşı Lahey Davranış Kuralları’na (HCOC) aykırı. Anılan HCOC kurallarının 4/a-i düzenlemesine göre Rusya 2020 yılında kullanılan balistik füzeleriyle ilgili yıllık bildiriminde, Şuşa’da bulunan kullanılmış İskender-M füzelerinden bahsetmeliydi. Kaldı ki bu füzelerin Ermenistan’a verilmesi de HCOC kurallarına uymamaktadır. İkinci Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan sınırları içinden gerçekleştirilen bu savaş hukukuna aykırı saldırıları, Azerbaycan ve müttefiki Türkiye’ye 2016 tarihli Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Antlaşması ve bu antlaşmayı çok daha ileriye taşıyan Şuşa Beyannamesi uyarınca müşterek müdafaa doktrini kapsamında, Ermenistan toprakları içinde, saldırıyı önlemek için askeri tedbirlere başvurma hakkını doğurmuştur.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51. maddesi uyarınca, Azerbaycan ve ikili antlaşmalarla ortak güvenliğini garanti eden Türkiye’nin, Azerbaycan toprakları dışında, Ermenistan içinde müşterek önleyici müdafaa tedbirleri alma hakkı da göz önünde bulundurulmalıdır. Bölgenin mevcut koşulları, tıpkı Uluslararası Adalet Divanı’nın Korfu Boğazı Davası kararındaki gibi önleyici tedbirlerin alınmasını hukuken meşru kılmaktadır. 1946 yılının mayıs ayında Korfu Boğazı’nda İngiliz mayın gemilerine ateş açılması sonucu aynı yılın Ekim ayında İngilizler geçiş haklarını kullanmak için boğaza, kendilerine ateş açılması tehlikesine karşı hazırlıklı olan dört savaş gemisi göndermiştir. Adalet Divanı : “Amaç, yalnızca Arnavutluk’un tutumunu denemek değil fakat aynı zamanda geçen gemilere tekrar ateş açmaktan kaçınmasını sağlayacak ölçüde bir kuvvet gösterisi yapmaktır. Bununla beraber, yukarıda açıklanan olayla ilgili bütün durumlar göz önünde tutulduğunda, Divan, Birleşik Krallık makamları tarafından alınan bu tedbirleri Arnavutluk egemenliğinin ihlali olarak nitelendirmeyecektir” şeklinde karar vermiştir. Bugünkü birleşmiş Milletler Sözleşmesi kapsamında önleyici müdafaa doktrininin geçerliliği eleştirilse de, ABD ve müttefiklerinin Irak’a müdahalesinde, İsrail’in 1980 sonrası Lübnan sınırları içinde oluşturduğu güvenlik alanında bu doktrin ileri sürülmüştür.
Görüldüğü üzere, Türkiye’nin ikili antlaşmalara dayalı işbirliği ve sorumlulukları, Azerbaycan’ın 9. madde kapsamında serbest geçiş haklarını elde etmek için meşru güç kullanması süreçlerinde askeri açıdan da geçerlilik taşımaktadır.
II- Azerbaycan’ın 9. Madde Kapsamında Serbest Geçiş Haklarını Elde Etmek İçin Meşru Güç Kullanımı
Ermenistan’ın makul süre içinde Zengezur’dan geçmesi beklenen ulaşım yollarıyla ilgili somut adım atmamış olması, Azerbaycan açısından kazanılmış hak ilkesi çerçevesinde diplomasi dışı yollara başvurarak 9. maddenin gerekirse güç kullanarak yerine getirilmesi yetkisini, hukuken tartışılır hale getirmiştir.
Akit devletler Ermenistan ve Azerbaycan’ın Birleşmiş Milletler üyesi olmasını göz önüne alarak Azerbaycan’ın serbest geçiş haklarını kuvvet kullanarak elde etme sürecini Birleşmiş Milletler sözleşmesi çerçevesinde değerlendireceğiz.
Kuvvet kullanma konusundaki temel norm BM Antlaşması madde 2/4’te somutlaşan kuvvet kullanma yasağıdır. Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunulmasını açıkça yasaklayan söz konusu hüküm şu şekildedir: ’’Teşkilatın üyeleri, milletlerarası münasebetlerinde gerek bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir surette, tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.’’ BM Antlaşması, md. 2/4.
Kuvvet kullanımının en önemli istisnasını BM organları kararıyla kuvvet kullanımı oluşturur. Kore Savaşı ve Körfez Savaşı örneklerinde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi barışı ve güvenliği bozduğunu düşündüğü devlete karşı kuvvet kullanılması kararını alabilmektedir. BM sisteminde dünya barışını koruma görevi BM Antlaşması’nın 24/1 ve 25. maddeleriyle BM’nin Güvenlik Konseyi’ne verilmiştir. Barışı koruma görevi Konsey’e verilince, kuvvet kullanma tekeli de kural olarak ona verilmiş olmaktadır. Kuvvet kullanma tekelinin kural olarak BM’de olduğunu gösteren anlaşma hükümlerine 39., 41. ve 42. maddelerinde yer verilmiştir. Bu hükümlere göre, Konsey’e iki işlev yüklenmiştir. Konsey, öncelikle barışa yönelik tehdit, barışın bozulması ya da saldırı fiili hallerinden birisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini saptayacaktır; tavsiyelerde bulunacak ya da alınacak tedbirleri belirleyecektir. Bir fiilin barışa yönelik tehdit mi, barışın bozulması mı, yoksa saldırı fiili mi olduğunun saptanması, tümüyle Konsey’in yetkisindedir. Ama 41. ve 42. maddeler gereğince zorlama tedbirlerinin alınmasına hemen karar vermek zorunda değildir. Konsey, taraflara tesviyelerde bulunarak arabuluculuk ve barışçı çözüm arayışlarını sürdürebilir. Güvenlik Konseyi’nin tavsiyeleri bağlayıcı değildir ve diğer tedbirlerin alınmasını engellemez. Kendine ait bir askeri gücü bulunmayan BM, kuvvet kullanılması gerektiğinde, Kore ve Körfez Savaşları’nda olduğu gibi, sadece barışın bozulduğunu saptamakta ve üye devletlerin kuvvet kullanmalarına izin vermektedir. Antlaşma hükümlerinin işletilmemesi nedeniyle BM’nin, üye devletlerin askeri işbirliğine güvenmekten başka seçeneği yoktur. Bu yüzden şimdiye kadar uygulamada, Konsey’e üye devletler BM adına hareket etmişlerdir. Irak Savaşı’nda da ABD ve müttefikleri bu istisnaya savaş için gösterdikleri gerekçeler arasında büyük yer vermişlerdir. Meşru Savunma Meşru Savunma Hakkı, kuvvet kullanımının en önemli istisnalarından birini oluşturmaktadır. BM Antlaşması’nın 51. maddesi bu hakkı şu şekilde muhafaza etmektedir: “Bu Antlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletlerin üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına hail getirmez.” Üyelerin meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez. Böylece tek tek üyelerin veya hep birlikte meşru savunma hakkı düzenlenmiş olmaktadır. Bu yaklaşıma göre, BM üyelerinden herhangi birine veya bir kaçına karşı silahlı bir saldırıda bulunulduğunda, Güvenlik Konseyi toplanıp gerekli kararları alıncaya kadar BM üyeleri barışı ve güvenliği koruyabilmek amacıyla tek başına ya da topluca meşru savunma hakkını kullanabilirler.
Bu çerçevede, Azerbaycan öncelikle BM Güvenlik Konseyine, 10 Kasım Antlaşması’nın 9. Maddesi uyarınca serbest geçiş haklarını engelleyen ve yükümlülüklerini yerine getirmeyen Ermenistan hakkında, kuvvet kullanarak serbest geçiş haklarının yerine getirilmesi için başvuruda bulunabilecektir. BM Güvenlik Konseyi’nin görevini gereği gibi yerine getirmemesi halinde, Azerbaycan, sivil teknik ekiplerini serbest geçiş güzergahlarında gerekli inşa çalışmalarını yapması için, Ermenistan topraklarına sokma hakkına sahip olup, iş bu sivil ekiplerin olası bir saldırıya karşı korunması için meşru müdafaa hakkını her zaman kullanabilmelidir. Anılan sivil teknik ekiplerin Ermenistan topraklarına girmesi yukarda bahsedildiği üzere, Ermenistan’ın egemenlik haklarının ihlali olarak değil, Ermenistan’ın 9. maddeyle verdiği kazanılmış hakların meşru kullanımı olarak değerlendirilmelidir. Azerbaycan’ın serbest geçiş haklarının tesisi ve inşası için gönderdiği sivil ekiplere, Ermenistan tarafından bir saldırıda bulunulması Azerbaycan’a BM mevzuatı çerçevesinde askeri birlikleriyle meşru müdafaada bulunma hakkını verir. Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanan ortak savunma ve işbirliği anlaşmaları da bu durumda Türkiye’ye, Azerbaycan yanında güç kullanma hakkını sağlamaktadır.

Ferhat Aznevi

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir