EROL GÜNGÖR VE TÜRK-TATAR CEDİTÇİLERİ “İSLAMCI” MIDIR?

Ряд причин вынуждает Турцию приступить к новой антитеррористической операции на севере Сирии

Paşinyan ve sözcü’lerine!

TRUMP YÖNETİMİN YENİ AFRİKA STRATEJİSİ DEĞERLENDİRİLMESİ

Esra Özsüer’in “Türkokratia – Avrupa’da Türk İmajı” adlı kitabı üzerine

Gündem 12 Kasım 2018
127

Eser hazırlanırken Yunan kaynakları ve arşivlerinden faydalanıldığı için fazlasıyla özgündür. Bununla birlikte Türklerin Yunanistan’da ki hâkimiyetlerinin (Türkokratia Dönemi) incelenmesi bakımından sanıyorum ülkemizde ilk olma özelliğini taşımaktadır.

Kitap 5 bölümden oluşmaktadır ve Eylül 2018’de Kronik yayınlarından çıkmıştır. Bölümler sırasıyla; İmaj, Öteki ve Kimlik, Batı’da Oryantalizm Pençesinde Doğu İmajı, Türkokratia, Yunan Tahayyülünde Türk İmajı adlarını taşımaktadır. Her ne kadar eser Türkokratia Dönemini merkeze alsa da kitabın diğer bölümleri de emek mahsulü bilgiler içermektedir.

Eserin ilk bölümünde imajın tanımlaması yapılmış ve tarihte Türk imajı üzerinde durulmuştur. Batının Türkler hakkındaki önyargılarının tarihsel süreci anlatılmıştır. Batıya göre iyi olan hiçbir şey Türk’e ait olamaz. Örneğin Mostar Köprüsü gibi şaheser bir eserin hakkını “Avrupa’daki Asyalı Barbarlara(!)” vermek istemezler. Aynı şekilde kolektif hafızada Niş’teki kafatası kulesi Sırplar için Osmanlı’nın zulmünü çağrıştırmaktadır. Bu yanlış, primitif bakış açısına yazar haklı olarak itiraz eder ve çalışmasında Türk düşmanlığıyla ilgili bilgileri alt alta koymanın yetersiz olduğuna değinir. Bunun nedenleri üzerinde durulması gerekliliğinden bahseder: “ Türkler, Osmanlı, Doğu ve İslamiyet Batının kendi kriterlerine göre yargıladığı bir mahkeme salonunda imajlarını doğrulama çabasındaki sanık gibidir. Ancak bunun ne ilk ne de son temsilcileri olmadıkları da aşikârdır… Bu noktada Tarih bize yeterli bilgiyi zaten sağlamaktadır. Asıl soru nedenlerini bulmaktır… Amaç dünyadaki Türk imajını yeniden keşfetmek, bilinenleri yeniden hatırlamak değildir. Sadece basit bir sorunun cevabı aranmıştır.: Neden?” (s. 24)

Kitabın ikinci bölümü Öteki ve Kimlik adını taşımaktadır. Burada ilk çağlardan itibaren ben ve öteki düşüncesinin nasıl geliştiği, zaman içerisinde bir kalıp haline geldiği ve önyargıya dönüştüğü üzerinden bahsedilmiştir. Stereotip kavramı üzerinden öteki tanımlaması yapılmıştır. Bu kelime insanların kendisinin dâhil olduğu yapıların dışındaki kişiler için oluşturduğu bir tipolojiye verilen isimdir. Buna göre kişilerin kendisinin dâhil olduğu iç grup neredeyse bütün erdemleri üzerinde toplamıştır. Dış grupla ilgili stereotipse “bencil, klancı, pis, ahlaksız, yalancı, düzenbaz, saldırgan ve yayılmacıdır.” Batı’da sadece bu önyargılar Türkler üzerinde yoğunlaşmamıştır. Avrupa’da özellikle XIII. yüzyıldan itibaren öteki algısı din üzerinden tanımlanmaya devam etti. Bu tanımlamaya göre (Avrupa’da din papalığın tekelinde olduğu için) Ortodoks Bizans (sapkınlar), Müslümanlar (kâfirler) ve paganlar olarak üç sınıf olarak din temelli bir gruplandırmaya gidilmiştir. (s. 51) (Bir ilave olarak; Bizans tarihi çalışmalarının batıda daha geç tarihlerde başlamasının temel nedeni işte bu tanımlamanın düşün ve yazın hayatına etkisidir.) Aynı bölümde Yahudiler ve Siyahlar üzerinde ötekileştirmenin temelleri üzerinde durulmuştur. Özellikle siyahlarla ilgili Montesquieu’nun sözü gerçekten hayret vericidir. “Tanrı gibi yüce bir bilgenin böylesi bir kara bedene iyi birini vermesini insan aklı almıyor…” Montequieu’yu böyle sakat düşüncelere iten sebep kilise kaynaklı din algısıdır. Kiliseye göre İblis’in rengi siyahtır ve lanetli kimselerin tenlerinden ışık gittiği için siyahlar günahkârdır. Aynı şekilde Yahudilerde bu hastalıklı düşünceden nasibini almıştır. Yahudilerden Yuhanna İncilinde İblis’in çocukları olarak anılır. O devre ait birçok gravürde bunların izlerini görmek mümkündür. (s. 55-56) Bu bağlamda antisemitizm Avrupa’nın çocuğudur.

Devam eden bölümde Avrupa’nın Oryantalizm kavramı gözlüğüyle doğuya bakışı üzerinde durulmuştur. Özsüer’e göre “Batı Doğu’yu hep ideolojik süzgeçten geçirdiği değerlerle yargılamıştı: geri kalmış, despot, pis, tembel…”(s. 64.) Yazar bununla birlikte İslam’ın Avrupa’da ki ilerleyişini özet geçerek, Türklerin İslam dairesine girdikten sonra İslam dünyasının itici gücü olduğundan değinmiştir. Batı için artık yeni düşman Müslüman Araplar değil Müslüman Türklerdi. Özellikle Anadolu’nun (Diyar-ı Rum’un) Selçuklu Türkleri tarafından fethedilmesi İncil’de geçen yerlerin kâfirlerin eline geçmesi anlamına geliyordu. Onun için Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena tarafından kaleme alınan Alexiad adlı eserde Türklerle ilgili ifadeler önemlidir. Kitap batı dünyasının yeni ötekisinin kim olduğunun kayıtlara geçtiği ilk çalışmadır. Bunu Hristiyan inancına göre Hz. Meryem’in korumasında olan İstanbul’un elden çıkması eklenince artık yeni öteki belleklerde sarsılmaz bir yer edinmiş oldu. Batı için Bizans her ne kadar sapkın görülse de bir kâfire göre (yani Türk’e göre) tercih edilebilir bir mesafedeydi.[1]

Dördüncü bölüm esere adını veren bölümdür ve Türk hâkimiyeti döneminin yunan tahayyülündeki algısı üzerinde durulmuştur. Sadece geç dönem tarih çalışan araştırmacıların değil, Selçuklu, Bizans hatta Roma tarihiyle ilgilenen araştırmacılar için de özgün bilgileri içinde barındırmaktadır. Kendi adıma alanım olması hasebiyle “Bizans’ın Yunanlılığı ya da Yunanların Bizanslılığı” alt başlıklı bölümü ilgiyle okuduğumu söyleyebilirim. Fakat kanaatimce Yunan ulusunun inşası sırasında oluşturulan kurmaca tarih ve mitlerin anlatıldığı yerler bölümün en öğretici parçasını oluşturmaktadır.

Yunan araştırmacılar Bizans’a ilk başlarda Avrupalı olmanın önünde bir engel olarak görmüşler ve bundan dolayı milli tarih yazımında yer vermemişlerdir. Bu durumun temel sebebi Avrupa’nın kültürel anlamda hegemonyasını hissettirdiği dönemlerde Yunan ulus kimliğinin inşasının paralelliğiyle açıklanabilir. Neticede batı uygarlığının temelleri Antik Yunan’da atılmıştı. Bu sayede Yunanlar kendilerini diğer Balkan milletlerinden daha ayrıcalıklı bir yere konumlandırıyorlardı. Bizans, balkan devletlerinin tamamının ortak tarihinin bir parçası olduğu için Yunan ulus devletinin önünde bir engel olarak değerlendirilmiştir. Hatta Bizans İmparatorluğu’nu Yunan topraklarında işgalci bir güç olarak algılamışlardır. Bu durum 1870 yılına kadar böyle devam etmiştir. Bu tarihten sonra Yunan Halk Bilimci Zambelis Antik Yunan-Bizans ve Çağdaş Yunan’ın örf ve adetlerinin benzer olduğunu, bu yüzden birbirinden ayrı bir halka olarak görülemeyeceğini çalışmalarında işledi. Yunan tarihinin babası olarak görülen Paparrigopulos’da bu tezi daha sağlam bir zemine oturttu. Zambelis ve Paparrigopulos’un çalışmalarından sonra Bizans, Yunan milli devleti için kültürel bir araç vazifesi görmüştür. Çünkü Yunanların diğer Balkan devletleriyle (bugün de devam eden) toprak meseleleri vardı. Onun için artık Bizans mirası siyaseten paylaşılamaz bir durumdaydı. Tabi devletin Yunanca konuşması mirastan en büyük payı Yunanistan’a veriyordu. Fakat Yunanlar daha düne kadar reddettikleri bu mirasa ortak istemiyorlardı. Turkokratia Dönemine dair bazı uydurma bilgiler bu dönemde ortaya çıktı. Özellikle Gizli okul miti tam anlamıyla dikkate değer bir mahiyet taşımaktadır. Türk okuyucular gizli okul mitiyle ilk kez Dimitri Kitzikis’in Türk Yunan İmparatorluğu adlı kitabında karşılaşmıştır. Kitzikis konuya dair detaylı bir bilgi vermese de Osmanlı döneminde Yunan çocukların gizli okulda eğitildiğini reddeder. Gizli okul miti (Kryfo Scholio) Yunanların ulus kimliğini oluşturulması için uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildi. İddiaya göre Osmanlı Devleti Yunan dili ve eğitimin yasaklamış, Yunanlar’da çocuklarını öz benliklerini kaybetmemeleri için genellikle kilise veya manastırlardan oluşan gizli okullarda geceleri eğitim verdirerek bu eksikliği gidermişlerdir. Bu yalan bilgi iki noktada Yunan milliyetçilerine avantaj sağlamıştır. İlki yukarıda bahsettiğimiz Yunan halkında milli bilinç oluşturmasıdır. İkincisiyse Yunan bağımsızlık mücadelesine destek vermeyen Patrikhane’nin bozulan imajını bu mit sayesinde düzeltmesidir. Neticede anlatı zalim ve asimilasyonist(!) Osmanlı politikasının fedakâr din adamları sayesinde başarıya ulaşamadığı üzerine kurgulanmıştı. Bu masa başında tarihçi mühendisliğiyle üretilen iddiaya Özsüer’de itiraz eder: “Osmanlı hâkimiyeti döneminde Yunan dilinin ve kültürünün engellendiği iddiası 1454 yılında Fener’de kurulan liseyle, bugün ki adıyla Fener Rum Lisesi (Megali tou Genous Sholi), çelişkili bir sonuç ortaya koyuyordu… Bu noktada Osmanlı hâkimiyeti döneminde Rum cemaatinin olduğu her yerde Rum okullarının açılmasına izin veren devlet, nasıl olmuş da Yunanların eğitimini engelleyip Gizli Okulların açılmasına neden olmuştu? 1821 Mora İsyanı’na kadar Yunanca kaynakların hiçbirinde Gizli Okul (Kryfo Scholio) ile ilgili en ufak bir bilgiden söz edilmemiş ve hiçbir bilim insanı da Osmanlı hâkimiyet döneminde gizli okulların varlığına işaret eden bir kaynak bulamamıştı.” (s. 285-288)

Kitabın son bölümü Yunan Tahayyülünde Türk İmajı adını taşımaktadır. Bu bölüm Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonra devlet adamı Konstantin Zagrafos’un Osmanlı Devleti ile yakınlaşma girişiminden dolayı Yunanların gözünde Tourkofilos (Türk dostu) lakabıyla anılmaya başlandığı ve bu girişiminden dolayı büyük tepki aldığına dair bilgilerle başlar. Nitekim Yunanlar için artık müstakil bir devletleri dahi olsa Osmanlı (dolayısıyla Türkler) hala stereotipin değişmezlik ilkesinden hareketle düşman kategorisinden kurtulamaz. Bununla birlikte İstanbul, Ayasofya, Patrikhane Yunanların Helenizm idealini tetikleyen semboller olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yunanlar kendilerini batının bir parçası olarak görmektedirler. Fakat Balkanları neredeyse 500 sene idare etmiş Türkler doğunun temsilcisiydi. Yunanlar dâhil pek çok Balkan devleti bu doğulu kökten pek de hoşnut değillerdi. Onun için Türk hâkimiyeti dönemi unutulması gereken bir zaman dilimi olarak algılandı. Belleklerde olumsuz şekilde yer etmesi için her şey yapıldı. Osmanlı devri Yunanlar için kölelik yıllarıydı ve olumlu hatırlanmaması gereken bir geçmişi ifade ediyordu. Bunun için Yunan aydınlanmacıları bastıkları kitap ve broşürlerde Türkleri ellerinde kılıç veya palayla resmettiler ve kana susamış barbarlar olarak gösterdiler. Yunan olmayan barbardır (Pas mi Ellin Varvaros) cümlesi ilk başta kendilerinden olmayan tüm milletler için kullanılsa da, batının yeni düşman konsepti için mezkur cümle genel anlamının dışına çıkarak yalnızca Türkler için kullanılmaya başlanmıştır. Kısaca Yunanlılar atalarını belirledikleri gibi, düşmanlarını da kendileri belirlemişlerdir.

Yukarıda kısaca tanıtmaya çalıştığımız Esra Özsüer hocanın eseri alanındaki büyük boşluğu tamamladığı için kıymetli bir çalışmadır. Son dönemde Avrupa’da Türk imajı üzerine pek çok yayın yapılmasına rağmen, Özsüer’in eseri duru ve akıcı üslubuyla diğerlerinden ayrışır. Eleştiri olarak yazı boyutunun küçük olması gösterilebilir ama eser 376 sayfadır. Tek bir kitap olarak basılabilmesi birazda yazı boyutunun küçültülmesiyle sağlanmıştır. Esra Hoca’nın eserini okuyan okuyuculara ek olarak Stephane Yerasimos’un yayına hazırladığı içinde Türklere dair birçok makalenin bulunduğu Türkler Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik adlı kitabı da görmelerini tavsiye edebiliriz. Ayrıca Esra Özsüer’i içinde sarsıcı bilgiler barındıran güzel çalışması için tekrar kutlar, kitabını ithaf ettiği muhterem babaları için Allah’tan rahmet dileriz.

Talat Koçak

[1] (Mine Kırıkkanat’a göre batı iki büyük travma yaşadı. Bunlardan ilki Kudüs’ün elden çıkmasıydı. İkinci büyük travmaysa İstanbul’un fethiydi. Batı ilk travmayı atlatmış, fakat ikinci travmayı atlatamamıştır. Tafsilat için bkz http://www.ulukanal.com/talat-kocak-konstantin-in-sahte-vasiyetnamesi-ve-dogu-roma-nin-mirasi/4038/ )

Yorumlar