UKRAYNA’NIN ASKERİ TEKNİK KOMPLEKSİ RUSYA’YI DENGELEYEBİLİR Mİ

ОРГАНИЗАЦИЯ УПРАВЛЕНИЯ ГОРСКИМИ НАРОДАМИ СЕВЕРНОГО КАВКАЗА В XIX — НАЧАЛЕ XX ВВ.: ОСНОВНЫЕ ЭТАПЫ, ОСОБЕННОСТИ И ПРОБЛЕМЫ

İran tehditleri hakkında ciddi istihbarat bilgilerimiz var

ABD’nin İran’a müdahalesi kimin işine yarar?

Erdoğan Almanya’da Türkiye Avrupa’nın Neresinde?

Gündem 28 Eylül 2018
110

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan BM 73. Genel Kurulu genel görüşmelerine katılmak üzere ABD’yi ziyaretinin ardından dün Almanya’ya geçti. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in resmi davetlisi olarak Almanya’ya giden Sayın Cumhurbaşkanı’nın ziyareti devlet ziyareti olma niteliği taşıyor. Bu devlet ziyareti Sayın Cumhurbaşkanı’nın Almanya’ya Cumhurbaşkanı olarak ilk devlet ziyareti bu açıdan da önemli bir ziyaret olarak değerlendiriyorlar. Türk, Alman ve Avrupa basınının Sayın Cumhurbaşkanı’nın ziyaretine yoğun ilgi gösterdiği de gözlemlenmektedir. Gerek Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri gerekse Türkiye-Almanya ikili ilişkileri son yıllarda zor günler geçiriyor. Almanya AB’nin en büyük ve en güçlü ekonomiye sahip ülkesi ve Birliğin lokomotifi. Türkiye ile Almanya’nın ikili ticaret hacmi yaklaşık 300 milyar dolar. Almanya ile ilişkiler ekonomi ve turizm başta olmak üzere her alanda gelişmiş durumda. Son yıllarda yaşanan kötü ilişkilerden bu kazanımlar da etkileniyor. Sayın Cumhurbaşkanı bu ziyaretiyle Almanya ile ilişkileri tamir etmenin yollarını arıyor. Bu tek taraflı bir arayış değil Almanya için de Türkiye önemli bir ülke. İki ülke arasında PKK ve FETÖ terör örgütü gibi konularda ciddi görüş ayrılıkları var. Herşeye rağmen iki ülke ekonomik olarak birbirlerinin mütemmim cüzi durumundalar. Özellikle Ortadoğu kaynaklı yasadışı göç ve mülteci sorunu konusu Almanların yumuşak karnı. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde Almanya’ya rağmen bir şeyler yapabilmesi mümkün değil. Buna karşılık Almanya da güvenliğin teminatı olarak Türkiye’yi görüyor. Birbirlerini sevmeseler de iki ülke arasındaki tarihi nitelikli ilişkilerin artarak devam etmesi kaçınılmaz. Sayın Cumhurbaşkanı mevkidaşı Frank-Walter Steinmeier, Şansölye Angela Merkel, Alman iş çevreleri ve Almanya’da yaşayan Türk temsilcilerle önemli görüşmeler gerçekleştirecek. Bizler de takip edeceğiz.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri inişli çıkışlı süreçlerden geçmiş ve Türkiye’nin Avrupa’daki konumu sürekli tartışılmıştır. Günümüzde bu tartışmalar Türkiye’nin muhtemel AB üyeliği üzerinden yürütülmüş ve Avrupalılar henüz Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığı konusunda bile hemfikir olamamışlardır. Aksine Türkler tarih boyunca ortak bir Avrupalılık kimliğinin inşasında her zaman “öteki” olma konumunda ve rolünde olmuştur. Bu “ötekilik” bugün Avrupa’da İslâmofobi ve Türk/Türkiye karşıtlığı ve hatta “Erdoğan karşıtlığı” üzerinden tanımlanmaya başlamıştır. Tarihsel süreç içerisinde Avrupalılık ve Türklük kimliği tartışmaları çeşitli parametreler dikkate alınarak her zaman yapılmıştır. Biz ise bugün “coğrafî” parametreleri dikkate alarak Avrupalılık ve Türklük kimliklerinin jeopolitik bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz.
İnsan ve yer (mekân) ile bunlar arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim olan coğrafya açısından ele alarak yapacağımız Avrupa değerlendirmesi Avrupa kimliği tanımlamasında önemli bir kıstas oluşturmaktadır. Avrupa’nın dünya üzerinde bulunduğu yer bize Avrupa’nın coğrafî konumunu tarif etmektedir. Avrupa; “Asya kıtasının batısında, Afrika’nın kuzeyinde ve Atlas Okyanusu’nun doğusunda yer almaktadır” şeklinde Avrupa’nın coğrafî konumunu tanımlayabiliriz. Bununla birlikte Avrupa; “kuzeyinde Kuzey Buz Denizi, batısında Atlas Okyanusu ve doğusunda Ural Dağları, Hazar Denizi, Kafkas Dağları, Karadeniz, Türk Boğazları ve Ege Denizinin bulunduğu bir kıtadır” tanımını da yapabiliriz. Burada dikkatimizi çeken nokta ise; Avrupa’nın kuzey, batı ve güney sınırlarının doğal sınırlardan (okyanus ve denizler) oluştuğu, fakat doğu sınırının ise muğlâk olduğudur.
Yukarıda belirttiğimiz ve popüler hâle gelen Avrupa’nın doğu sınırı (Ural Dağları…) tanımını literatüre Alman kökenli İsveçli coğrafyacı Philip Johan von Strahlenberg (1676–1747) kazandırmıştır. İsveçli coğrafyacı XVIII. yüzyılın ilk yarısında Rusya’yı baştan sona gezmiş ve Asya ile Avrupa arasındaki bu coğrafî sınır düşüncesine “Kuzey ve Doğu Avrasya’nın Tarihî ve Coğrafî Tanımı” adlı kitabında yer vermiştir.
Kıtalar; dünyanın en büyük kesintisiz ve bağımsız kara parçalarıdır tanımına atıf yapan bazı coğrafyacılar ise coğrafî açıdan Avrupa’nın bir kıta olmadığını belirtmektedirler ve Avrupa’yı Avrasya kıtasının batısında bulunan bir yarımada olarak tanımlamaktadırlar. Bununla birlikte Avrasya kavramını; Avrupa ve Asya olarak bilinen birbirine bağlı büyük kara parçalarının bütününü adlandırmak için kullanmaktadırlar. Bu coğrafyacılar Avrasya’yı dünyanın merkezî ve ana stratejik ekseni olarak değerlendirmektedirler.
Coğrafya bilimini sadece mekân ile sınırlı tutmayan, onun dinamik ve canlı olduğunu savunan coğrafyacılar ise mekânın üzerinde yaşayan insanlara, toplumlara ve medeniyetlere vurgu yapmakta ve bu doğrultuda Avrupa’yı coğrafî bir kıta olarak tanımlamaktadırlar. Onlara göre; Avrupa’yı kıta yapan fiziksel özellikleri değil, sosyo-kültürel farklılıklarıdır.
Avrupa’ya ilişkin olarak bu noktaya kadar yaptığımız tanımlamalardan ve değerlendirmelerden Avrupa’nın diğer sınırlarının aksine sabit ve tanımlanabilir bir doğu sınırının olmadığını görmekteyiz. Nitekim tarihçi Eric Hobsbawm “…herkesin bildiği üzere, Avrupa’nın coğrafî olarak herhangi bir doğu sınırı yoktur ve dolayısıyla bu kıta varlığını yalnızca entelektüel bir yapı olarak sürdürmektedir…” şeklinde konuyu değerlendirmiştir. Joseph Ratzinger (Papa 16. Benedict) ise “…Avrupa. Özünde Avrupa nedir? Bu soru, Avrupa nerede başlar nerede biter şeklinde, Kardinal Josef Glemp tarafından Avrupa Piskoposları Ruhanî Meclisi toplantılarında, sık sık soruldu. Nüfusu Avrupalılardan oluşsa bile, Sibirya, düşünce ve yaşama biçimleri Avrupa’dan çok farklı olduğu için mi Avrupa sayılmamaktadır? Atlantik Okyanusu’nun nereleri sınır kabul edilebilir? Hangi adalar Avrupa’dır, hangileri değildir ve neden değildirler? Bütün bunlar düşünüldüğünde Avrupa’nın coğrafî bölge özelliklerinin tümüyle ikincil derecede önem taşıdığı görülür: Avrupa, bir kıtadır diyerek coğrafî tanımlarla sınırlandırılamayacak olan kültürel ve tarihsel bir kavramdır” diyerek Avrupa’yı coğrafî parametrelerin dışında sosyo-kültürel parametrelerle tanımlamaktadır.
Tarihsel süreç içerisinde Avrupa’nın doğu sınırının her zaman muğlâk ve değişken olduğu görülmektedir. Başlangıçta Yunanlılar yaşadıkları bölgenin kuzeyindeki bilmedikleri yerleri adlandırmak için “Europa” ismini kullanmışlardır. Daha sonra Roma İmparatorluğunun hüküm sürdüğü topraklar Avrupa ile özdeşleşmiştir. Eski Yunan, Roma ve Bizans dönemlerinde Avrupa’nın doğu sınırları Anadolu’yu da kapsayacak şekilde tanımlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun Mohaç Savaşı (1526) ile Macaristan’ı ele geçirmesinin ardından Avrupa’nın doğu sınırı coğrafî olarak Avrupa’nın ortasından geçecek şekilde belirlenmiştir. XIX. yüzyılın ilk yarısında Habsburg İmparatorluğunun şansölyeliğini yapan Kont Klaus Metternich için Asya’nın başladığı yer Viyana’daki bürosunun pencerelerinden çok uzakta değildi. Tarihçi Edward Said “Oryantalizm” adlı eserinde bu konuya vurgu yapmakta ve “kime göre doğu?” ve “kime göre batı?” sorularını sorarak coğrafyanın sübjektifliğinden ve muğlâklığından yakınmaktadır. XVI. yüzyılda Avrupalılar tarafından; Balkanlardan Arap yarımadasına kadar uzanan topraklar (Osmanlı ve İran toprakları) “Yakın Doğu” olarak tanımlanırken; coğrafî keşiflerin yapıldığı, sömürgelerin bulunduğu, Osmanlı ve İran’ın doğusunda kalan yerler ise “Uzak Doğu” olarak tanımlanmıştır. Bugün de popüler olarak kullanılan Ortadoğu, Genişletilmiş Ortadoğu ya da Büyük Ortadoğu gibi kavramların üzerinde biraz düşündüğümüzde tanımlamalarda aynı sübjektif yaklaşımın olduğunu görmekteyiz.
Avrupa tanımlamasında coğrafyanın sübjektifliğini gösteren en güzel örneklerden bir diğeri de Endülüs Emevi Devleti’dir. Abbasiler tarafından Emevi Devleti’nin yıkılmasının ardından İberik yarım adasında kurulan Endülüs Emevi Devleti Doğu’nun coğrafî Avrupa’daki en önemli temsilcisi olmuştur. Frenklere karşı başarılar elde eden Emeviler 1492 yılına kadar İberik yarımadasında hüküm sürmüştür. O dönemde İberik yarımadası Avrupalılar tarafından Avrupa olarak görülmemiş ve Doğu olarak tanımlanmıştır. Çok ilginçtir ki İberik yarımadası coğrafî olarak Avrupa’nın güney batı ucunda yer almasına rağmen Doğu kabul edilmiştir. Buradaki Doğu yani Batı’nın zıttı olan Doğu, Hıristiyanlığın karşıtı olan İslâm (daha sonra göreceğimiz üzere Hıristiyanlık o dönemde Avrupa ile özdeşleştirilmektedir) olarak gösterilmiştir. Konuya ilişkin ilginç bir diğer örneği de İbn Arabî oluşturmaktadır. Ünlü İslâm düşünürü Muhyiddin İbn Arabî (1165-1245) Emeviler döneminde İspanya’da doğmuş ve yaşamış bir bilim adamıdır. O coğrafî olarak Avrupa’da doğmuş ve yaşamış olsa da onun düşünceleri Doğu disiplininin bir parçası olarak görülmüştür. Bütün bu örneklerden de anlaşılacağı üzere Avrupa’ya ve daha geniş manada Batı’ya ilişkin tanımlamaların sadece coğrafî bir tanımlama olmadığı; siyasi, sosyo-kültürel ve ekonomik içerikli tanımlamalar olduğudur.
Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski ise coğrafî sınırların salt mekâna ilişkin coğrafî parametrelerle belirlenmediğini ve belirlenemeyeceğini vurgulayarak coğrafyanın muğlâklığına vurgu yapmaktadır. Brzezinski’nin Avrupa’nın doğu sınırlarına ilişkin görüşünü ise şu değerlendirmesinden öğrenmekteyiz. “…bir tarafta Avrupa’yı diğer tarafta Rusya ve Türkiye’yi ayıran çizgi coğrafî bir soyutlamadır. Ne Polonya ve Belarus’u ayıran Bug Nehri, ne Romanya ve Ukrayna’yı ayıran Prut Nehri, ne de Estonya ve Rusya’yı ayıran Narva Nehri Avrupa’nın doğudaki doğal coğrafî ve haricî kültürel sınırlarını çizebilir. Ne de aynı nedenle, Rusya’nın içlerinde yer alan, âdet olarak coğrafya kitaplarında Avrupa’yı Asya’dan ayırdığı söylenen Ural Dağları bunu yapabilir. Bu anlamda, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlayan İstanbul Boğazı’nın Türk metropolü İstanbul’la birlikte “Avrupa” da yer aldığını söylemek ve buna karşılık şehrin uzantılarının “Asya”da yer aldığını söylemek de mantıksız olacaktır…”
Avrupa’nın kuzey, batı ve güney sınırlarının aksine doğu sınırının tarihsel süreç içerisinde sürekli değişmesi Avrupa’nın coğrafî anlamda bir kıta değil; politik, sosyo-kültürel ve ekonomik bir varlık olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Avrupa’nın doğu sınırları savaşlara, mücadelelere ve istikrarsızlıklara neden olmuştur. Doğu ve Batı arasındaki ayrım ve rekabet de buradan kaynaklanmakta ve ağırlıklı olarak politik ve sosyo-kültürel bir içerik arz etmektedir. Avrupa’nın doğusunda süregelen bu dinamizm Avrupa kimliğinin şekillenmesine etki eden en önemli değişkenlerden biridir.
Örneğin; Soğuk Savaş döneminde Avrupa denildiği zaman Sovyetler Birliği’nin işgâli ya da denetimi altında olmayan Batı Avrupa anlaşılmıştır. XX. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Avrupa’nın doğu sınırı Batı Almanya, Avusturya ve İtalya olmuştur. Varşova Paktı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Avrupa’nın sınırı doğuya doğru kaymıştır. Günümüzde “Avrupa’nın doğu sınırı neresidir?” diye sorduğumuzda buna nasıl cevap verebiliriz? Avrupa Birliği’nin doğu sınırını oluşturan Finlandiya – Estonya – Letonya – Litvanya – Polonya – Slovakya – Macaristan – Romanya – Bulgaristan – Yunanistan – Kıbrıs adası hattı Avrupa’nın doğu sınırını oluşturabilir mi? Ya da Avrupa Konseyi üyesi olan fakat popüler coğrafî tanımlamanın da dışında kalan (Kafkas Dağlarının güneyi) ve Türkiye’nin doğusunda yer alan Gürcistan ve Ermenistan Avrupa coğrafyasının içerisinde midir? Ya da bu devletler sosyo-kültürel (din) nedenlerle mi Avrupalı sayılmaktadır?
Rusya Federasyonu; Moskova Knezliği, Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği döneminden itibaren politik olarak Avrupa işlerinin içinde yer almıştır. Günümüzde Rusya Federasyonu Avrupa coğrafyasının içinde yer almakta mıdır? Yoksa bazı Rusların da kendilerini tanımladığı gibi ne Asyalı ne de Avrupalı Rusya Avrasyalı bir güç müdür? Ülke topraklarının bir kısmı popüler coğrafî tanımlamanın içinde yer alan Türkiye Avrupalı mıdır? Sadece Cumhuriyet Dönemi ile başlayan değil daha öncesine dayanan bir batılılaşma vizyonu bulunan ve batılı değerleri benimseyen Türkiye Avrupa ailesinin bir parçası mıdır? Ya da halkının ağırlıklı çoğunluğu Müslüman olan Türkiye sosyo-kültürel nedenlerle Avrupalı sayılmamakta mıdır? Avrupa’nın doğu sınırlarının ne olduğu, nasıl tanımladığı ve bu tanımlamada hangi faktörlerin etkili olduğuna bağlı olarak bütün bu sorulara farklı şekillerde cevap verebiliriz.
Alman akademisyen Prof. Dr. Ludger Kühnhardt konuya ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “…Avrupa’nın coğrafî sınırlarına ilişkin gelecekte yapılacak konuşmalara rağmen Avrupa bütünleşmesinin siyasi açıdan son noktasını, Avrupa Birliği üyeliğine konulacak herhangi bir coğrafî kısıtlama belirlemeyecektir… Avrupa Konseyi Avrupa’yı en kapsamlı haliyle coğrafî açıdan tanımlasa da Avrupa Birliği, Avrupa’yı her zaman siyasi bağlamda tanımlamış ve bu şekilde tanımlamaya devam edecektir…”
Coğrafî olarak Avrupa neresidir? Avrupa’nın coğrafî konumu nedir? Sorularına cevap ararken salt coğrafî verileri kullanmadığımızı, bunun yanında politik, ekonomik ve sosyo-kültürel parametreleri de kullandığımızı belirtmiştik. Bu nedenle Avrupa’ya ilişkin yapılacak tanımlamalar coğrafî olmanın ötesinde politik anlamlar da taşıdığı için jeopolitik bir tanımlamadır. Jeopolitik kısaca coğrafyanın politika üzerindeki etkilerini inceleyen bir bilimdir ve aynı zamanda bir güç analizi yöntemidir. Bununla birlikte Avrupa’ya ilişkin yapılan tanımlamalar ekonomik içerikli olduğu için (AB, Euro Zone, vb.) jeo-ekonomik ve sosyo-kültürel içerikli olduğu için de jeo-kültürel bir tanımlamadır. Bu noktada kısaca jeo-ekonominin ve jeo-kültürün jeopolitiğin bir alt inceleme alanı olduğunu söyleyebiliriz.
Avrupa’nın coğrafî sınırlarının ve konumunun dışında, kıtanın sahip olduğu diğer coğrafî özellikler de Avrupa’nın şekillenmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Denizler ve Atlas Okyanusu Avrupa’nın ve burada yaşayan insanların hayatlarını belirleyen ana unsurlardan biri olmuştur. İlk çağlarda Akdeniz, Karadeniz ve Baltık Denizi gibi iç denizlerin kıyılarında şehirler kurulmuş, ticaret yaygınlaşmış ve balıkçılık gelişmiştir. Teknolojinin gelişmesi ve buharlı gemilerin yapılması ile Atlas Okyanusu Avrupa’nın dünyaya açılmasını sağlamış ve bu yolla Avrupa’ya uluslararası sistemde merkezî bir konum kazandırmıştır. Ren, Po, Rhône ve Tuna gibi büyük nehirler kıta içerisinde ulaşımın sağlanmasında kullanılmış ve Avrupa’nın entegrasyonuna önemli katkılar sağlamıştır. Avrupa’nın kuzeyinde yer alan, Ural ve Kafkas Dağlarına kadar uzanan düzlük arazi yapısı onun sık sık dışarıdan gelen istilalara uğramasına neden olmuştur. Bu istilalar Avrupa’nın etnik yapısını çeşitlendirmiştir. Okyanusun sunduğu başka bir fırsat ise “Gulf Stream” akıntısı ve Avrupa’nın kuzeybatısına getirdiği ılık havadır. Avrupa’nın yağış alan ılıman iklim yapısı tarımının gelişmesine imkân tanımıştır. Ormanlarla kaplı Avrupa coğrafyasında kayranlarda (orman içindeki açıklık alan) birbirinden ayrı yaşayan insanlar ilkçağlarda küçük topluluklar halinde bulunmuşlardır. Mezopotamya, Mısır ve Kuzeybatı Hindistan’ın büyük nehir vadilerinde etkili sulama yapabilmek ve selleri kontrol etmek için harcanan toplu çabalar, hızlı toplumsal ve siyasi evrimi tetiklemiştir. Bu bölgelerde yaşayan insanlar coğrafî şartların zorlaması ile siyasi örgütlenmeye yani devletleşmeye giderken Avrupa içlerinde yaşayan insanlar balıkçılık, avcılık ve tarımla uğraşmıştır. İlkçağ Avrupalıları büyük siyasi örgütlenmelere ihtiyaç duymamışlardır.
Kısacası coğrafya çok önemlidir ve tarihi yönlendirenlerin coğrafî gerçekleri keşfeden ve kontrol edenler olduğu bilinmektedir. Coğrafya geçmişte farklı etkilere sahip olmuş, bugün farklı etkilerde bulunmaya devam etmektedir. Avrupa kimliğinin oluşmasında ve şekillenmesinde bu coğrafî gerçeklerin etkisini göz ardı edemeyiz. Türkiye Avrupa’nın bu coğrafî kimliğinin neresinde yer almaktadır? Bu sorunun cevabını değerli okuyucularımıza bırakıyorum…
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzamanı

Yorumlar