Tayfun Atmaca: DEVLERİN HESAPLAŞMASI:TİCARET SAVAŞLARI

Azerbaycan ingilterenin Şii Sünni oyununu bozabilecekmi

Jirinovski’den tepki: ABD bir papaza göre Türkiye’yi yıkmaya çalışıyor!

Nesrin Sipahi KIRATLI: Bulgaristan’da Türkçe ve gönüllü Bulgarlaşma

Emir Tahiri:Tahran, ‘Sıradaki ne?’ sorusunu yöneltmeli

Gündem 12 Aralık 2020
44

Binbir Gece Masalları’nda Âdem Tepesi’nin üç prensi tek bir istekte bir araya gelirler: Tek bir zar atışıyla tüm dileklerinin yerine getirilmesi. Nitekim bu arzu Doğu hikayeleri dünyasıyla sınırlı değil.

Bu hayal nedeniyle genellikle trajik ve komik olaylar yaşandı. Bu olaylardan bir kısmı ise trajedi ve komediyi bünyesinde birleştirdi.

‘Tek atış’ düşü nedeniyle yaşanan son olayları görmek için bugün Tahran’a bakabiliriz. İslam Cumhuriyeti’nin liderleri bir yandan bu düşün ulaştırdığı komik sonuçlara ulaşmaya çalışırken diğer yandan trajik tarafını da ortaya koyuyor.

General Kasım Süleyman ve Tuğgeneral Muhsin Fahrizade’nin öldürülmesine yanıt olarak rejim ‘düşünürleri’, ‘intikam’ tehdidinde bulundu. Bunun ‘düşmana’ tek bir ölümcül darbeyle ulaşılabileceğini ima ettiler.

Öte yandan Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) görüşlerini yansıtan ve günlük yayınlanan ‘Javan’ gazetesi, intikamın daha fazla ertelenmesinin akıllıca olmadığı konusunda ısrarcı bir tutum takınıyor. Düşmanın asla iyileşemeyeceği tek bir darbe ile yenilebileceği ifade ediliyor. Humeynistlerin düşmanlardan bahsederken Büyük Şeytan’ ABD ve müttefiki İsrail’i kast ettiklerini söylemeye gerek yok.

Mesele, Humeyni filozof Hassan Rahimpour Azghadi’nin, yapması istenirse, o ölümcül darbeyi kendisinin vurmaya hazır olduğunu söyleyebileceği seviyeye ulaştı.

Öte yandan İran Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski Genel Sekreteri Said Celili, İslam Cumhuriyeti’nin sekiz yıl öce ölümcül bir darbe ile zafere yaklaştığını anca iç çatışmalar nedeniyle bu fırsatı kaçırdığını iddia etti.

İslam’ın Kissingeri lakaplı Dr. Hasan Abbasi, ‘tek bir zar atışının’, İsrail’i haritadan silme ve ABD’yi elbirliğiyle yıkma cihadı için ideal strateji olduğunu dile getirdi.

DMO Komutanı Tümgeneral Hüseyin Selami de benzer bir görüşe sahip, ayrıca bu görüşü Armagedon’u başlatmaya hazır binlerce taburu olduğunu ifade ederek destekledi.

Ancak İran eski Savuma Bakanı ve şu an Cumhurbaşkanı adayı olan Tuğgeneral Hüseyin Dehkan’a gelince o da İsrail’i haritadan silmenin, İslam Devrimi’nin başından beri hedefi olduğuna işaret etti. Dehkan’ın 1979 yılının Kasım ayında Tahran’daki Büyükelçiliğe baskın düzenleyen ‘öğrencilerden’ biri olduğunu belirtmek gerekir. Dehkan, Amerikalıları rehin almanın ‘tek vuruş’ politikasının düşmanı etkisiz hale getirmedeki etkinliğini gösterdiğine olan inancını dile getirdi.

İslam Cumhuriyeti Yargı Sözcüsü Gulam İsmaili bile, tek seferde ‘ABD ve İsrail’in ortadan kaldırılmasını öneren strateji uzmanlarına katıldı.

Bununla birlikte, ‘tek zar atışıyla’ ilgili en gerçekçi öneri, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in görüşlerini yansıtan ve günlük yayınlanan ‘Kayhan’ gazetesinden geldi. Ana manşette ‘Gecikmeye izin verilemez’ ifadelerine yer verildi. Gazete ‘tek vuruşun’ İsrail’in Hayfa limanında devasa bir roket fırtınası şeklinde gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. Gazete ayrıca saldırının yalnızca sembolik olmaması gerektiğine dikkat çekerek büyük bir hasara ve çok sayıda can kaybına neden olması gerektiğine işarette bulundu. Burada hedef olarak Hayfa’nın iki kat daha büyük bir cazibeye sahip olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü Hayfa Limanı, İsrail’de olmasının yanısıra, mollaların iki asırdır en çok nefret ettiği Bahailerin de kalesi konumunda.

‘Son darbe’ stratejisi, tarih boyunca, Hamaney ve Selami’den daha deneyimli stratejistleri de aldattı.

Örneğin milattan önce 53 yılında, Roma’nın iktidar üçlüsü Senato’nun bir üyesi olan Marcus Licinius Crassus, doğuya giderek Part (Arşak) İmparatorluğunu tek bir vuruşlar yok etmesine izin verilmesi konusunda ikna etti. Nitekim, Roma’yı son tehlikeli düşmandan kurtarmak için bu tek ve kesin darbeyi yönlendirmek ve aynı zamanda ceplerini mal ve ganimetlerle doldurmak için büyük bir ordu kurdu. Ancak son vuruş aleyhine döndü ve Crassus, 9 Haziran’da Carrhae şehrinde bir savaşta öldürüldü.

Aynı şekilde Napolyon Bonapart da ‘son vuruş’ fikrine saplanıp kaldı. Bu saplantı 1806 yılında Prusya ‘düşmanını’ sonsuza kadar ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen Lübeck savaşına yol açtı.

Nitekim 6 Kasım’da savaşı kazandı ve Prusyalı en büyük komutan Gebhard Leberecht von Blücher’i alt etti. Fakat Prusyalılar dokuz yıl sonra bu kez İngiliz ve Ruslarla ittifak içinde Napolyon İmparatorluğunu yok etmek ve onu sürgüne göndermek üzere geri döndüler.

Blücher, Waterloo savaşında geri döndü. Bu kez şansına, son gülen kendisiydi.

Napolyon, ‘son vuruş’ stratejisini Ruslara karşı da denedi ve başkent Moskova’yı yakma konusunda başarılı oldu. Ancak daha sonra zar yine aleyhine döndü. Büyük ve güçlü ordusu, kısmi yol oluşa uğradıktan sonra tarihteki en aşağılayıcı geri çekilmeye zorlandı.

1941 yılında Adolf Hitler, tarihteki en büyük askeri gücün, en hızlı ilerleyişine tanıklık eden Barbarossa Harekatı’nda ‘son vuruş’ politikasını uygulamaya çalıştı. General Friedrich Paulus, Stalin bir şişe votkayı bitirmeden Kafkasya kapılarında oldu. Bununla birlikte Hitler ve takipçilerinin kendilerine asla sormadıkları ‘sırada ne var?’ sorusuna cevabın nasıl verildiğini herkes biliyor.

Aynı bağlamda, 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırı düzenleyerek Nippon’daki üst düzey yönetim kendine, ‘sırada ne var?’ sorusunu sormayı unutan bir başka taraf oldu. Bu kez ‘tek zar atışı’ ABD’yi dünya liderliği rekabetinin dışına itmeyi ve Hawaii’nin Pasifik bölgesi için bir ‘cabanaya’ (Japonca yerel polis karakolu anlamına gelir) dönüşümünü amaçlıyordu.

Zar, bir kez daha beklenenden farklı bir yüze düştü.

1967 yılının Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Abdunnasır, kendine ‘Sırada ne var?’ sorusunu yöneltmeden ‘tek atış’ sanrısı tuzağına düşmesinin bir sonucu olarak gereksiz bir savaşa neden olmaktı.

Daha küçük ölçekte, El Kaide aynı stratejiyi, lideri Usame bin Ladin’in ‘Amerikalıları sonsuza dek sürmeyi’ umarak 11 Eylül saldırılarında denedi. Aynısını Afgan mücahitler Sovyetlere karşı uygulamıştı. Bir kez daha, hasta bir ideolojiye sahip, şımarık ve zengin adam sormayı unuttu: ‘Sırada ne var?’

Öte yandan, bir romanın nasıl yazılacağına dair kitabında E. M. Forster, edebi yazarlık alanında kariyer yapmak isteyen adaylara yazım konusunda tavsiyelerde bulunurken yeni bir bölüme başlamadan önce kendilerine sürekli ‘sırada ne var?’ sorusunu sormalarını salık verir.

Diğer taraftan kişi bazen doğru soruyu sorulabilir ancak bekli de yanlış cevaplara varılabilir. Hayfa’ya saldırı çağrısında bulunan Kayhan’ın editörüne de aynen böyle oldu. Bütün Amerikan üslerinin İslam Cumhuriyetinin silah menzili içinde olduğu göz önüne alındığında, korkak Amerikan askerlerinin İsrail’e karşı yapılacak yıkıcı bir saldırıya cevap veremeyeceklerini’ belirtti. Eğer yaparlarsa, Tahran’ın ‘Irak ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD üslerine, ABD beşinci filosunun Bahreyn’deki karargahına, Katar’daki Merkez Komutanlığı’na ve Musandam Yarımdasında bulunan Umman’daki Amerikan üslerine misilleme yapabileceklerini söyledi.

Şimdi, Tahran’da kendilerine ‘sırada ne var?’ diye sormadan kendilerini bir felakete sürüklemeyecek daha zeki beyinlerin olmasını umalım.

Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
şarkulavsat

Yorumlar