Elçin Alıoğlu: Aleksandr Dugin’e açık mektup
Sayın Dugin,
Siz sistemli bir şekilde “dil” kavramına; bir medeniyet kodunun aracı, metafiziğin taşıyıcısı ve seçkin bilginin bir işareti olarak atıfta bulunuyorsunuz. Dokuz dil bildiğinizi iddia ediyorsunuz. Çok güzel. O halde kamuoyuna beyan ediyorum: Sizinle herhangi bir yerde, herhangi bir formatta ve bu dillerin herhangi birinde; tercümanlar olmadan, savunucularınızdan oluşan bir kitle olmadan, ritüelistik dekorlar ve “ifade edilemez” olana sığınmadan buluşmaya hazırım.
Konuşma; rasyonel argümantasyon, epistemolojik doğrulanabilirlik ve mantıksal tutarlılık koordinatlarında yürütülecektir. Mitopoetik (efsanevi) bir düzlemde değil, peygambervari bir monolog modunda değil, metafizik bir performans türünde değil; katı bir entelektüel prosedür biçiminde olacaktır.
Ve bu prosedür çerçevesinde şunları kanıtlamaya hazırım: Siz bu kelimelerin gerçek anlamıyla ne bir filozof, ne bir teorisyen ne de bir düşünürsünüz; aksine marjinal bir ideolojik fenomen, sahte-entelektüel bir gizemci (mistifikatör) ve analizi sembolik bir gürültü ile sistematik olarak değiştiren bir şarlatansınız.
Sizin sözde felsefeniz ne ontolojik bir sertliğe, ne epistemolojik bir şeffaflığa ne de metodolojik bir disipline sahiptir. Bu bir sistem değil; René Guénon’un gelenekselciliğinden, Julius Evola’nın gerici metafiziğinden, kötü sindirilmiş Heidegger ontolojisinden, Haushofer’in jeopolitik determinizminden ve Gumilev’den yapılan ikincil alıntılardan —eleştirel bir süzgeç, kavramsal bir kalibrasyon ve iç mantık olmaksızın— toplanmış eklektik bir yığındır.
Felsefenin argüman gerektirdiği yerde siz büyü (tılsımlı söz) sunuyorsunuz.
Bilimin “yanlışlanabilirlik” gerektirdiği yerde siz ezoterik bir belirsizliğe kaçıyorsunuz.
Teorinin operasyonelleştirilebilir (uygulanabilir) olması gereken yerde siz onu bir mitologem (efsane motifi) ile değiştiriyorsunuz.
Rasyonelliği gösterişli bir şekilde reddediyorsunuz; ancak bunu Kant sonrası akıl eleştirisi ruhuyla veya bilim felsefesi çerçevesinde değil, anti-entelektüel bir kaçış şeklinde yapıyorsunuz.
Bu, aklı aşmak (transandantal) değil, aklın gereklilikleri karşısında bir teslimiyettir. Rasyonel söylem, basit mantığın bir safsatayı (sofizim) yok ettiği gibi sizin kurgunuzu da yok eder. İşte tam da bu yüzden ilkesel olarak tartışmalardan kaçınıyor ve her zaman tek taraflı yayın yapma biçimini seçiyorsunuz. Diyaloğa girmiyorsunuz, çünkü diyalog denetlemeyi/sınamayı gerektirir. Siz telkini tercih ediyorsunuz, çünkü telkin kanıt gerektirmez.
Sizin “Neo-Avrasyacılığınız” bir uluslararası ilişkiler teorisi ya da liberal evrenselciliğe bir alternatif değil; devletlerin egemenliğinin apriori reddedildiği, halkların öznelliğinin “medeniyet bedeni” soyutlaması içinde eritildiği emperyal bir indirgemeciliğin normatif ideolojisidir.
Dünya modeliniz, metafizik maskesi altında 19. yüzyılın jeopolitik öncesi şemasını yeniden üretmektedir: Merkez ve çevre, kutsal hiyerarşi, gücün hukuku, eşitliğin reddi. Bu bir çok kutupluluk değildir; bu sadece kelime dağarcığı değişmiş hiyerarşik bir tek kutupluluktur.
Yapısı itibarıyla söyleminiz felsefeye değil, yarı-dini bir anlatıya (naratif) daha yakındır. Bir düşünür gibi değil, sadık bir kitle için semboller üreten karizmatik bir aracı (medyatör) gibi işlev görüyorsunuz. Bu anlamda Modern Çağ filozoflarından ziyade, Geç Antik Çağ’ın kıyamet vaizlerine veya 20. yüzyılın siyasi kült ideologlarına daha yakınsınız. Geç Orta Çağ simyacıları ile yapılan analoji burada yerindedir: Karmaşık bir dil, gizli bilgi iddiası ve doğrulanabilir bir sonucun yokluğu.
Medeniyetler savaşından bahsediyorsunuz ama hiçbir zaman sosyal bedelden, antropolojik sonuçlardan ve etik sorumluluktan bahsetmiyorsunuz. Teoriniz, bir değer olarak bireysel yaşam kategorisinden tamamen yoksundur. Sisteminizde insan bir özne değil, metafizik projenin bir sarf malzemesidir.
Bu durum retoriğinizi felsefe ile değil; soyut “bütün”ün her zaman somut olanın yok edilmesini haklı çıkardığı 20. yüzyılın totaliter ideolojileri ile akraba kılar.
Eğer kurgularınızın tutarlılığına gerçekten ikna olduysanız, müridlerden oluşan kapalı çemberinizden çıkın. “Kutsal”, “ifade edilemez” ve “ontolojik gizem” atıflarından vazgeçin. Masaya oturun ve sisteminizin mantık, metodoloji ve çelişmezlik kriteri sınavına nasıl dayandığını açıklayın.
Sisteminizde felsefe ile propaganda, metafizik ile mit, analiz ile manipülasyon arasındaki sınırın nerede olduğunu açıklayın.
Ben bu konuşmaya hazırım.
Yer, dil ve format seçimi size aittir.
Ancak şimdiden uyarıyorum: Katı bir söylem alanında; mistisizm olmadan, sembolik sis bulutu ve hamaset (patos) olmadan, kurgunuz —akıldan yoksun her sahte teori gibi— parçalanacaktır.
Elçin Alıoğlu


Yorum gönder