ABŞ-ın Türkiyəyə hücumunun ŞİFRƏLƏRİ: Qalib kim olacaq?

Fas’taki Fetöcüler PKKlılar IŞİDci Türkler ve Türk mafyası!

Armenian prime minister wants face-to-face meeting with Trump – Washington Free Beacon

ROBERT KÖÇƏRYAN SİYASƏTƏ HANSI GÜCLƏ QAYIDIR?

Diplomasi ve “yumuşak güç” kullanımı niçin gerekli?

Gündem 6 Şubat 2018
104

Sıcak gündemdeki Afrin operasyonunu fırsat bilerek “sert güç”/“yumuşak güç” ayrımına dikkat çekmeyi ve çoğu kez yanlış anlaşılan “diplomasi”ye dair dair bazı hatırlatmalar yapmayı hafıza tazelememiz bakımından önemli buluyorum.

Türkiye’nin başındaki sınırötesi terör belasına karşı askeri tedbirler ve operasyonlarla karşılık vermesi, uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkıdır. Böylesi bir tehdide hükümran/bağımsız hiçbir devletin boyun eğmesi beklenemez. Türkiye de “bıçağın kemiğe dayandığı” bir noktada askeri müdahaleyle kendisini koruma yolunu seçti. Ne var ki sınırın yanıbaşındaki mevcut tehditin sinyalleri yaklaşık beş yıl öncesinden verilmeye başlanmıştı.

Bu örnek olaydan hareketle; sınırötesinde veya ülke içi problemler doğarken nihai aşamaya gelene kadar “Diğer müdahele araçları neler olabilirdi” sorusuna verilecek cevaplar son derece önemli. Çünkü bu sonuçlar, hem çıkabilecek muhtemel benzer olayları hem de dış politika revize edilirken gerekli zemini kurma bakımından hayati değeri haiz.

Devletlerin dış müdahalelerinde, askeri ve ekonomik güçlerinin ne denli önemli olduğunu söylemek malumu ilâm olur. Ayrıca, günümüzde istisnasız hiçbir devlet kendi gücünün sınırlarını ve Dünya kamuoyunu dikkate almadan öyle kolayca askeri adımlar atamıyor. Irak’ın işgali öncesinde Amerika’nın bile bir BM kararı çıkarmak için nasıl çırpındığını hatırlarsınız. Yine istediğini yapmış olsa da, Çin’den Avrupaya kadar bir çok bölgeden yükselen itirazlar ve direnmelerin maliyetlerine maruz kaldı. ABD’nin bugünkü yalnızlığı ve zorlukları da esasen Irak olayı ile başlayıp zincirleme devam eden ve uluslararası hukuk ihlalleriyle dolu askeri, siyasi, ekonomik müdahaleler süreciyle yakından ilgili.

Bizim buradan çıkarmamız gereken asıl sonuç şu: Askeri veya ekonomik gücünüzün olması, tarihi ve coğrafi haklılıklarınız veya “yapabilir” olmanız her zaman “yapabileceğiniz” anlamına gelmiyor. Fakat yeni iletişim ve teknolojilerin kullanıldığı bu yeni dönemde yapabileceklerinizin 30-40 yıl öncesine göre çok daha fazla olduğu göz ardı edilmemeli. Kendimizin söyleyip duyduğu veya birbirimizi ikna etmek için sunulan çoğu gerçek, bir kısmı ise abartılı haberler arasında, çözüm üreten, öneriler sunan, gerçekçi fikirler çoğu zaman gürültüye karışarak duyulmuyor. Maalesef, duygulara hitab eden, heyecanı körükleyen tezler, sonucu düşünülmeksizin daha cazip görülüyor ve basında da daha fazla yer buluyor.

Halbuki, ciddi meselelere çözüm, heyecanlarla değil, aklıselimle üretilebilir. Bunun için diplomasi dilini dünyanın anlayabileceği ve ters tepmeyecek bir dil ile, ama en etkili ve cesur şekilde kullanabilen bir bütüncül bir Dışişleri politikası gerekli.

Diplomasiyi “kelam-ı kibar”dan ibaret zannetmek halk için normal karşılanabilir. Fakat devlet adamları bilir ki dil ve uslup, kazandıran ve kaybettiren ciddi ve bağlayıcı bir araçtır. Diplomasi ve onu destekleyici diğer araçlar, devletlerarasındaki münasebetlerin her aşamasında, hatta en son aşamada cephede fiilen birbiriyle savaşan ülkeler arasında bile kullanılan en etkili araçlardandır. Bu sebeple, bu araç hiçbir zaman ve hiçbir aşamada terk edilemez.

Diplomasi, bir ülkenin askeri ve siyasi gücünden çok daha fazlasına erişmesini sağlar. İngiltere’nin nüfus ve coğrafyasına nispetle dünya siyasi tarihindeki konumu ve etkisi bunun tipik bir örneğidir. Bizimle aynı nüfusa sahip olan İran’ın, Suriye krizinden derin diplomasi, kriz yönetimi ve bölgesel iş birlikleriyle hakkettiğinden çok daha fazlasını kazanarak çıkması, kısmen konjonktürel kaynaklı olsa bile, kısmen de yürütülen diplomasi sayesindedir. İran’ın, hangi pazarlık ve taahhütlerin sonucunda olduğunu bilmediğimiz bu kazanımlarının sonucunda, etnik ve mezhebi bağlarla Tacikistan’dan Lübnan’a kadar uzanan bir nüfuz sahasına ulaşmış olması, uzun vadede bütün bölge için de sıkıntılı bir durum olsa da İran açısından diplomatik bir zaferdir. Fakat kaldırabileceği yükün onlarca kat fazlasının altına giren İran için de sıkıntı vardır ve bu gelişme, sonun başlangıcı olabilecek diğer tehditleri de içeriyor.

Diplomasi ve diplomatik üslup, iyi kullanıldığında kazandıran, kullanılamadığında ise kaybettiren gerekli bir araçtır. Diplomasinin yüzlerce yıllık kendine özgü dili, Devlet tarafından birkaç yüzyıllık dış politika birikimi olarak zaten kullanılagelmişti ve bu gün de kullanılmalıdır. Tek bir farkla… Türkiye, bugün geçmişin pasif ve çekingen dili yerine daha güçlü ama diplomatik üslubun sınırları içinde kalarak güçlü bir muhakeme ve aktif bir dille tezlerini dünyaya aktarabilmelidir. Uslüp kaybettiren olmamalıdır. Öncelikle, koruyan ve haklılığı dile getiren tazrad olmalıdır. Nihai olarak da üslup kazandıran olmalıdır. Unutulmamsı gerekir ki, büyük devletler dış politikalarını yüksek sesle konuşmazlar ve hatta hiç konuşmadan gereğini yaparlar.

Gelelim 1990’lardan bu yana moda bir terim olarak kullanılan “yumuşak güç” tabirine… Bu terim, devletlerin “sert güç” olan askeri güç, tehdit, aldatma ve ekonomik ambargolar dışında kalan diğer güç araçlarını ifade ediyor.
Kalathıl’ın ifadesiyle; kültürel ve tarihi değerler, kurumlar, dış politika tercihleri, ekonomi, bilim ve teknolojide gelişmişlik seviyesi, sanatta ve edebiyatta gelişmişlik gibi araçlar yumuşak gücün başvurduğu bilindik araçlardır. Bu araçlar, ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya ve hatta Avusturya tarafından bile en etkili şekillerde kullanılıyor. Dil öğrenimi gerekçesi kültür merkezleri üzerinden kültür ve sempati alanları oluşturmanın en kestirme yollarından. Amerikan, İngiliz, Fransız, İspanyol kültür merkezleri veya Goethe enstitüleri gibi kurumlar çok uzun süredir bu işi profesyonelce yapıyorlar.

Bunun yanında, mesela sinema sektörü yalnızca gelir olarak değil, kültür ihracının ve propagandanın gizli olmayan güçlü bir aracı olarak kullanılıyor. Hollywood filmlerinin gelişmişlik, vazgeçilmezlik ve direnilemezlik algısı oluşturma yanında, küresel kültürü şekillendiren bir kültür taşıyıcısı olduğu bir sır değil. Çin’in döğüş sanatları filmleri ve son dönemlerdeki tarihi filmleri üzerinden Çin’i kendi perspektifiyle dünyaya tanıtması çoğumuzun dikkatini çekmemiş olabilir.

Bu konuda çok da planlanmadan da olsa Türk dizilerinin Türkçe’yi sevdirme ve Türkiye’ye olan ilgiyi artırma gibi bir katkısının olması sevindirici bir gelişme. Bununla birlikte gönül, Türkiye’yi ve Türkleri doğru tanıtacak dizi filmlerle dünyada görünmeyi istiyor.

Yumuşak güç araçları kullanılarak haber ve bilgiyi paylaşma, bir ülkede gündemin oluşmasına katkı sağlama ve gündemi yönlendirme, ülkenin önceliklerini belirleme ve gerektiğinde kendi ülkeniz lehine kamuoyu oluşturmak gibi araçlara başvurulur. Geçmişten bu yana Türkiye’nin bütün bu bahsigeçen araçlara maruz kaldığını söylemeliyiz. Bugün ise Türkiye bütün bu araçları diğer ülkelerde ülkemiz aleyhine bilgi kirliliğini engellemek ve kendi lehine gündem oluşturmak için kullanmaya gayret ediyor.

Yetişmiş insan envanterinden haberdar olmak, eksik sahalarda insan yetiştirmek, toplam personel sayısı, bütçe vb. yumuşak gücünüzü kullanma yeterliliğinizi ve sonuçta başarınızı belirler. Şüphesiz devletler, öncelikleri ve arzu ettikleri ile sınırları arasında sıkışabilirler ve “yumuşak güç”leri çoğu kez mali güçleriyle orantılı kalır. Bunun sebebi, bu araçların kullanılması için insan, ekipman ve maddi yatırım gerektirmesidir.

Türkiye’nin “yumuşak güç” kaynaklarına bakılırsa ortak kültür, dil benzerlikleri, tarihi ortaklıklar gibi bağlarla Çin’den Avusturya sınırlarına kadar büyük avantajlara sahip olduğu görülür. Fakat Balkanlardaki çalışmalarda ulaşılan kısmi başarılar dışında bunun öteden beri optimal ölçekte kullanılabildiğini söylemek oldukça güç. Bu bölgelere, tarihi, kültürel, etnik, dil, din gibi hiç bir ortaklık taşımayan irili ufaklı birçok ülkenin şaşırtıcı bir ilgisinin olduğunu söylemeliyiz. Bu ülkelerin, Ortadoğu’dan Afrika’ya Orta Asya’dan Kafkasya’ya kadar sıcak çatışma alanlarında bile devamlılık arz eden kültür çalışmaları, STK çalışmaları ve kültür diplomasisin her aracını kullandıklarını biliyoruz.

Türkiye’nin bazı devletlerin ve örgütlerin propagandalarına karşı propaganda geliştirebilmesi, klasik diplomasiyle birlikte ilgili olduğu bölgelerde uzun vadeli ticari ve sosyo-ekonomik politikalar izlemesi ve değerler üzerine kurulu tutarlı bir çizgide devam edebilmesi asıl meselemiz olmalı.

Büyükelçiliklerimiz yanında Türkiye bu diplomasisini, TİKA ve Yunus Emre Enstitüleri üzerinden kısıtlı kaynak ve asgari personelle yürütmeye çalışırken işler çoğu kez bir kaç yalnız kahraman üzerine kalıyor. Diyanetin yurtdışı faaliyetleri Türkiye’nin İran veya Arap ülkelerinden yaklaşım farkını ortaya koyacak, ideolojik olmayan, mezhep takıntısı taşımayan, medeni ve insani bir anlayışla bütün bu bölgelerde bulunması açık bir ihtiyaç olarak görünüyor.

Bu konuda, son dönemlerin en değerli yatırımlarının TRT tarafından yapıldığını düşünüyorum. Dünyaya TRT World, Türk Dünyasına TRT Avaz, Arap âlemine TRT Arabia ile açılmayı başarmak ve bölge dillerinde yayın yaparak aleyhte propaganda yapan devlet ve örgütlere karşı cevap verebilmek, bütün bu coğrafyaya yönelik ortak kültür unsurlarına vurgu yapmak gerçekten son derece önemli adımlar.

Bugünlerin sıcak gündemi olan Afrin’e konuyu bağlarsak; bölgede yaşayan herkesin, özellikle de Kürt halkının menfaatlerinin, 1100 yıldır yan yana yaşadıkları ve bundan sonra da yaşayacakları Türk, Arap ve Farslar’la bir olduğu; kaderlerinin ortak yazıldığını anlatmak için bütün bu araçlar kullanılmalı. Bölge halklarının tarihi kaderlerindeki, kültürlerindeki ortaklık vurgusunu daha sofistike bir dille işleyebilmeliyiz. Bu yön, işin “yumuşak güç” tarafıyla daha fazla ilgili. İşin diplomasi tarafın da ise bölgede aktif olan devletlerle temasın günbegün sürdürülmesi, tezleri anlatabilmek ve ikna süreçleriyle bölgede terörün yerleşmesini engellemek hayati önem taşıyor.

Türkiye, son operasyonlarının meşru müdafaa hakkından ve terörle mücadele kapsamında uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkı olduğunu ve operasyonların Kürt halkına karşı değil, aynen DAEŞ gibi diğer güçlerin taşeron örgütü olarak kullanılan terörist gruplara karşı olduğunu bütün dünyaya öncelikle anlatmaya devam etmeli.

Haklı olmak, sonuçların sizden yana olacağı anlamını taşımıyor. Bunu idrak için, Kırım Savaşının Kırım ahalisini korumak için yapıldığını, kazanılan açık zafere rağmen, 1856 Paris Antlaşması’nın Kırım ahalisinin yarımadadan boşaltılmasının yolunu açtığını unutmayalım. İşte muhtaç olunan diplomasi ile açık kastımız bu…
Prof Dr Yücel Oğurlu

Yorumlar