Bazen Bölgesel Rakip, Bazen Bölgesel Ortak

Anglosaksonlar Öcalan’ı piyasaya sürüyor!

Balkanlar’da öncü hamle Vizyon Üniversitesinden

Nasrallah, Süleymani’nin Irak ve Lübnan’daki rolünü anlattı

CUMHURİYET-KEMALİZM-ATATÜRK VE ENVER PAŞA

Gündem 19 Nisan 2020
380

Türkiye’de son yüzyıldır tarih ve millet anlayışında anlamsız bir karmaşa yaşanıyor. Tarih ve tarihi şahsiyetler konusunda bazı fikir ayrılıklarının olması kaçınılmaz bir durum arz etse de bizdeki durum çok daha farklı. İdeolojik tarih, ideolojik din, ideolojik milliyetçilik ve ideolojik batılılaşma (Şerif Mardin’in deyimiyle aşırı batılılaşma) algısının ortaklaşa yarattığı karmaşa, aslında Cumhuriyet öncesinde Hüseyinzade Ali, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın çabalarıyla belirli bir dengeye oturmuş olan tarih, siyaset ve din algımızı tamamen bozdu. Elbette bu karmaşa, aslında Osmanlı’nın son asrında başlamıştı, ama büyük düşünce kırılmaları Cumhuriyet döneminde oldu. Bu dönemde bir tarafta Türk tarihini 1071’den başlatan ve bu tarihten öncesini paranteze alan sağdaki ütopik muhafazakar ve milliyetçi Anadoluculuk, diğer tarafta sadece 1071 öncesini değil aynı zamanda adeta Türk ve İslam medeniyetini paranteze alan sol hümanist Anadoluculuğu vardır.
Bu iki grubun yanında yeni Türkiye Cumhuriyeti ile başlayan; bağımsızlığı, Osmanlı yenileşmesinin daha milli çizgide devam etmesini ve Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkarmayı hedefleyen Cumhuriyetçi anlayış, maalesef Atatürk’ün de aslında benimsemediği ve hedeflemediği bir çizgiye, İdeolojik Kemalizm’e veya sahte Atatürkçülüğe evrildi. 1930’lardan başlayarak Cumhuriyet’in ilkelerini temel alıyormuş gibi gözüküp aslında buna kendi anlayışına göre şekil vermeye çalışan İdeolojik bir Kemalizm doğdu. Bu ideolojik anlayış zannedildiğinin aksine kendi içinde de tam bir bütünlük sergileyemedi. İdeolojik Kemalizm, kendi içerisinde; 1-Sağ-Muhafazakar-Cumhuriyetçi-(Osmanlı’yı dışlayan)-Millici, 2-Sol-Anadolucu-Batıcı-millici (Osmanlı’yı dışlayan), 3-Sol-1071 Öncesini dikkate alıp Osmanlı’yı dışlayan-muhafazakar-millici-otoriter, 4-Sol-Batı karşıtı-1071 öncesini almayan-millici ve 5-Sol-aşırı Batıcı (liberal)-gayr-ı milli ve hatta din karşıtı fraksiyonlara bölündü. Hatta bu fraksiyonların Anadolucu fraksiyonlara yakınlaştığı oldu. İdeolojik Kemalizmin, istisnasız bütün fraksiyonlarının, Atatürk’ün yeni bir Cumhuriyeti ayakta tutmak konusundaki Osmanlı’ya mesafeli duruşunu yanlış anlayarak, Osmanlı geçmişini tamamen yok sayması ve hatta Osmanlı’yı sömürgeci, halk ve millilik düşmanı görmesi ise neredeyse toplum hafızasında kanıksanacak kadar propaganda edildi. Bütün ideolojileştirilen anlayışlarda olduğu gibi İdeolojik Kemalizme yönelik makul veya makul olmayan her eleştiri de zamanla doğrudan Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yönelik eleştiri gibi kabul edilir oldu.
İdeolojik Kemalizm ile birlikte, temeli Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki dini ve manevi alanda yapılan bazı hatalara dayanan ve bunları kullanan ideolojik İslamcılık zuhur etti. Bu ekol de yanlış din algısı adına önceleri ideolojik Kemalizm’i eleştirse de, zamanla milli olmaktan büyük oranda uzaklaştı ve Türk tarihini 1071’den başlatmakla kalmayıp kozmopolit bir dünya vatandaşlığı adına milli değerlere (vatan, bayrak, İstiklâl Marşı) ve Cumhuriyet’e ve doğrudan Atatürk’e saldırmaya çalıştı. Aslında ideolojik/siyasal Kemalizm ile ideolojik/siyasal İslamcılık birbirini besleyen iki uç ekoldü. Günümüzde ülkemiz hâlâ bu iki uç ekolün kavgasını; tarihi, dini ve milli değerleri nasıl yozlaştırdığını ve tahrip ettiğini bütün çıplaklığıyla görmektedir. Her iki ideolojik anlayışın ortak yönü, birilerini siyaseten yüceltmenin arkasına sığınarak kendi dar, yanlış ve Türk milletinin ve hatta Türk dünyasının gerçeklerinden uzak ütopik-ideolojik algılarının peşinde koşmalarıdır. Birinin “ulu” dediğine öteki “kızıl” demekte, birinin “İslam düşmanı” dediğine öteki “sen olmasaydın olmazdık” demekte, birinin “Osmanlı hatasızdır” dediğine, diğeri “Osmanlı sömürgecidir” demektedir. Her ikisinin de ortak özelliği bağnazca ve taassupla hareket etmek ve Türk tarihine bütünlükçü ve gerçekçi yaklaşmamaktır. Yine her ikisinin de ortak özelliği, yeni kurulmuş bir Cumhuriyet’in ayakta durmak için yapmaya çalıştıklarını ve bu noktada doğal veya doğal olmayan hatalarını, kasıtlı veya kasıtsız yanlış tevil etmek suretiyle kötüye kullanmaları ve sevdiklerini Tanrılaştırmalarıdır.
Bu arada söz etmemiz gereken bir başka ideolojik anlayış da ideolojik/siyasal milliyetçiliktir. Bu hareket, çıkışı itibarıyla ideolojik ve siyasal karakterli değildir. Fikri başlangıcı Türk tarihi kadar eski olan bu anlayışın kurumsal başlangıcını Türk Ocaklarının kuruluşuna kadar götürebiliriz. Bu milliyetçilik anlayışı, ideolojik Kemalist fraksiyonların ve ideolojik/siyasal İslamcılığın bütünlükçü olmayan tarih, dil ve millet algılarına karşı bütünlükçü bir anlayışı temsil etmişlerdir ve muhafazakâr bir yenilikçi görüş sergilemişlerdir. Hem milli hem de Batı’ya açıktırlar. Daha çok tarih şuuruna dayalı, kültür milliyetçiliğini temel alan bir çizgide devam etmişlerdir. Cumhuriyet Türkiye’sinin en aklı başında, eleştirel bakabilen ve tutarlı düşünürleri bu çizgiden çıkmıştır. Mümtaz Turhan, Erol Güngör gibi isimleri bu çerçevede anabiliriz. Ancak bu hareket de zamanla, belki de siyasi şartların zorlamasıyla, bilhassa giderek güçlenen gayr-ı milli sol ve ideolojik/siyasal İslamcılığa tepki olarak, siyasal bir karaktere bürünmüş, kısırlaşmış ve hatta otoriter bir yapıya bürünerek ilmi ve fikri çizgisini kaybetme noktasına gelmiştir. Böylece çıkışında halkın ve hatta Türk ve İslam dünyasının bütününü içine alan bu geniş perspektifli Cumhuriyetçi milliyetçilik anlayışı, tıpkı diğer iki ideolojik grup gibi bir klik olmuştur. Bugün Türkiye’nin bu tarz ideolojik düşüncelerden uzak; milli, manevi ve ahlâkî dirilişi temel alan gerçekçi, bütünlükçü, akılcı, yenilikçi ve milli iradeyi temel alan bir anlayışa ihtiyacı vardır. Yapay ideolojik kavgalar sadece kutuplaştırmaya neden olur. Herkes kendi ideolojik Tanrı’sıyla mutlu olarak yaşamaya devam ederse, bu ülkeyi Batı’nın mitolojik Tanrılarının istila etmesi kaçınılmazdır.
Atatürk de, Enver Paşa da, II. Abdülhamit de, Kanuni de, Fatih de, Yıldırım da, Timur da, Babür de, Alparslan da, Bilge Kağan da, Oğuz Han da bu milletin tarihinin değerli bir parçasıdır. Tarih şuuru bunu gerektirir. Bu isimleri birbiriyle karşı karşıya koyup savaştırmak hem tarihi gerçeklere aykırıdır, hem de bütünlükçü bir tarih şuurunu ve millet olma bilincini yok eder. Toplumu böler. Tarih ilmi, elbette bu isimleri ve dönemlerindeki rollerini gerçek yönleriyle nesnel ve eleştirel bir şekilde hataları ve sevaplarıyla incelemelidir. Meselâ Atatürk ile Enver Paşa arasındaki ilişkileri birini diğerine tercih ederek değil, her ikisini de kendi yerlerine ve dönemin gerçeklerine oturtarak anlayabiliriz. Üstelik aralarındaki bazı küçük veya büyük anlaşmazlıkları Cumhuriyet’in kuruluş şartlarından ve iki Paşa’nın ve diğer Paşa’ların Osmanlı son dönemindeki ilişkilerinden bağımsız bir şekilde, ilimden uzak bir hamaset ve taassupla değerlendirmeye kalkarsak tarihe zar atıp, “şöyle olsaydı şöyle olurdu” der dururuz. Keza Timur ile Yıldırım kavgasının sebep ve sonuçlarını da ilmi olarak tarihçilere bırakıp her ikisini de tarihi bir değer olarak görmenin yollarına bakmamız lazımdır.
İbrahim Maraş

Yorumlar