PUTİN ƏRDOĞANLA ANLAŞDI(MI?)

Iran official accuses US, EU of not honoring nuclear deal

ЕврАзЭс и Союза Тюркоязычных государств-началась борьба за сферу влияния

Россия готова присоединиться к Совету сотрудничества тюркоязычных стран

COVİD-19 SONRASI KURUMSAL VE BİREYSEL DİNDARLIK

Gündem 22 Mayıs 2020
112

Özet:
Felsefe tarihinde üzerinde en çok konuşulanlardan birisi de Epikür paradoksu diye bilinen “Kötülük Sorunu”dur. Antik Yunan ile ilahi dinlerin Tanrı tasavvurunun farklılığına rağmen sorun hala “Mükemmel, adil ve mutlak iyi sıfatlarına sahip bir Tanrı ile dünyadaki kötülüklerin açıklanmasının inananlara nasıl yapılacağı üzerinde tartışmalar hala devam etmektedir. İlahiyat fakülteleri Kelam, İslam Felsefesi Tarihi ve Din Felsefesi bilim dallarında bu sorun üzerine yoğunlaşmaktadır.
Bu yazının amacı, öncelikle kavramların suiistimali ve ezoterik yorumlarıyla yaptıkları terör eylemlerine meşruiyeti sağlanmaya çalışan (İŞİD, FETÖ ) örgütlerin kökenci, köktenci (entegrist, fundemantalist, radikalist) tutucu okumalara karşı yeni bir din dili oluşturmaya yönelik çalışmaların gerekliliğini vurgulamaktır. Ayrıca koronovirus (Covid-19) küresel salgınıyla birlikte sağlık alanında kullanılan din dilindeki olası yanlış kullanımlara işaret etmeyi hedeflemektedir.
Makalenin ilk kısmında ülkemizde uzun yıllardır yaşadığımız PKK’nın da temelde entegrist/tutucu bir dile sahip olduğuna, yakın bölgelerimizdeki Şiî-Selefî çatışmanın Hilafet ve Mehdici tasavvurlarla meşruiyeti sağlanan vekâlet savaşlarına, Sünnî bir yapıda olduğunu iddia eden ama “Kainat İmamı” sıfatıyla Mehdici tasavvurla 15 Temmuz 2016 yılında darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ’nün din diline dair bilgi verilerek ve yeni bir din dili oluşturmanın zorunlu hale geldiği vurgusu yapılacaktır.
Yazının ikinci bölümünde küresel salgına karşı ulusal önlemler alınırken İlahi dinlerin İsrail, Avrupa ve İslam dünyasındaki resmi ve sivil grupların verdikleri tepkiler, kurumsal din anlayışının tıkandığını göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının umre ziyaretleri, Cuma namazı ve minarelerden salâ vermek, salavat getirmek ve dua etmek şeklinde kullandığı din dilinin ortaya çıkardığı olası sorunlara işaret edilecektir.
Neticede, Kurumsal din anlayışının yeni bir din dili geliştiremediği için zayıflayıp hedef kitlesi üzerindeki etkisini kaybetme korkusu yaşarken bireysel/asli dindarlığın güçlenip kişinin Rabbi ile doğrudan irtibatını artırabileceği imkânı üzerinde durulacaktır. İlaveten “Yeni Bir Din Dili Geliştirmek” için İslam felsefesindeki hekim-hakîm-bilge ilişkisinin yeniden güncellenmesi ve insan sağlını korumayı hedefleyen birimler ile felsefe/ilahiyat ve diğer beşeri disiplinler arasındaki irtibatın yeniden kurulmasıyla din dilinin yeniden oluşmasında disiplinler arası çalışmanın şart olduğu vurgulanacaktır.
Anahtar Kelimeler: Kötülük Sorunu, Radikalizm, Fundemantalizm, Yeni Din Dili, Diyanet, İlahiyat Fakülteleri, Felsefe,

Giriş
Türkiye’de yeni bir din dilini geliştirilmesi ve bunun Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı katkısıyla yaygınlaştırılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Yeni din dilinin gerekliliğini kötülük sorunu bağlamında iki aşamalı temellendirmek mümkündür: İlk olarak, fiziksel ve metafiziksel kötülük olup, hem doğrudan insan canına kast edenlere; hem de dini değerleri siyasal ve ekonomik hedeflerine ulaşmak için dini değerleri kullanan örgütlere karşı “yeni bir din dili” oluşturulmalıdır. İkincisi “covid19” salgınıyla birlikte ortaya çıkan fiziksel kötülükler karşısında klasik din dilinin yetersiz kalması ve manevi/tinsel destek diye sunulanların tam tersi etki yapma ihtimali ve hekim- hakîm irtibatının yeniden kurularak “ruh sağaltımı”nın “yeni bir din dili” ile sağlanabileceğidir.
Türkiye uzun süredir ulusal bazda siyasi-ırki bir söylemle ortaya çıkan PKK, İslam dünyasında hilafeti yeniden getireceğini iddia ederek temelde kavmiyetçi bir dini-siyasi söyleme sahip olan DAEŞ/İŞİD, örgütlerinin terör eylemleriyle ulusal ve uluslararası alanlarda doğrudan ve/ya dolaylı mücadele etmektedir. Bunlara ilaveten 15 Temmuz 2016 tarihinde devlete yönelik darbe girişiminde bulunulmasını da eklersek, hoşgörü, diyalog adıyla ülke ve dünya barışı için hizmeti hedeflediğini söyleyen bir Cemaatin terör örgütüne (FETÖ) dönüşebildiğini gördük.
Bu noktada PKK’nın “dini değerlerle ne alakası var, temelde Marksist söylemlerden hareketle oluşturulmuş etnik bir örgüttür?” sorusu akla gelebilir. “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur” (K.K, Maide 5/32) ilkesine rağmen bölgede dini değerlerin nasıl kullanıldığı üzerine ayrı bir yazı kaleme alınabilir. Burada ayrıca Arap dünyasında BAAS sosyalist partilerin yerini de ayrıca müzakere etmek ve PKK’nin eylemlerinde kullandığı argümanları bölgesel siyaset açısından analiz etmek uygun olur.
Çağdaş Müslüman düşünürlerden Roger Garaudy’e göre Marksizm ve Stalinizm, teorik açıdan iktisat ve siyasası İngiliz, felsefesi Alman; sosyalizmi Fransız menşeli bir dogmatizm ve kökencilik olup, Batı köktenciliğinin bir ürünüdür de denilebilir. kavramları arasındaki patalojik ilişkinin tahlilini yapmak gerekmektedir. Bu noktada radikalizm (köktendincilik) ile fundamentalizm (kökencilik) arasında bir ayrım yaptığımı belirtmek gerekir. Arapça usuliyye, İngilizce fundamentalist, Fransızca L’interisme, Türkçe köktencilik ve/ya köktendincilik terimleriyle ifade edildiği kavramsallaştırmanın temel özellikleri; donukluk, katılık, değişimi ret, siyasal otoriteyi kabul etmeyip, muhalefet, bütün ilerleme, gelişme hareketlerinin reddi, geri dönüş, taassup ve hoşgörüsüzlüktür.
Garaudy’e göre, adı her ne olursa olsun entegrist (tutucu) öğretiler; dini veya siyasi herhangi bir inancı, tarihin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya kurumlarıyla özdeşleştirdiği için mutlak bir doğruya sahip olduğu öğretisi üzerine kuruludur. Bu özelliğinden dolayı, ister teknokratik veya Stalinci olsun, ister Hıristiyan, Yahudi veya İslam kökenli olsun, günümüzde gelecek için büyük tehlikeyi oluşturma riski vardır. O halde, ilk olarak ister beşeri, ister ilahi kaynaklı olsun bütün sistemler, ideolojiler de kökenci ve köktenci yapılara dönüşme riski vardır. Marksizm, Stalinizm, Vatikan kökten(din)ciliği ve Yahudilerin seçilmiş kavim ideolojilerini ve/ya köktenciliğini ve ana hatlarıyla ele almak gerekir. Din ve şiddet arasında kurulmaya çalışılan ilişkinin uluslararası boyutu ve uygulanan politikalara meşruiyet sağlaması arasındaki irtibat ancak bu şekilde sağlanabilir.
Orta Doğu için bu noktada bir de Hristiyan Mehdiciliği ve köktenciliğinden bahsetmek gerekir. Çünkü fundamentalizm terimini ilk kullananlar Selefî Protestanlar olup, lafızcı, Mesihçi, evangelist ve partikülaristtirler. Protestan gruplarının hepsi aynı özelliklere sahip olmadığına belirtmek gerekir. Amişler Selefî, lafızcı/zahiri ve partikülaristtir, ama Mesihçi milenyum öğretisini ve misyonerlik faaliyetlerini (evangalism) reddederler. Protestan fundamentalizminin kutsal metni birebir lafızcı olarak okuyan ABD’deki Protestan gruplardan biri New Orleans Baptist Kilisesi’dir.
Burada kısaca belirtmek istediğimiz husus, gerek Nijerya’da kontrgerillalar desteklerken; ABD’nin bu hareketi, “Demokratik, Haçlı Seferberliği” diye nitelendirmesi, gerekse Irak’ın işgalinin Mesihçi bir tavırda temellendirmesi Hıristiyan öğretilerinden oluşturduğu bir gerçektir. Dini ve siyasi açıdan bir Mehdi beklentisi, gelecek tasarımı ve bir rüya olmaktan öte, itikadî bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Mormonlar, Presbiteryenler ve Baptistler, Filistin’de Yahudilerin yeniden dirilişi için İsa’nın ikinci kez geleceğine inanırlar.
Ülkemizde ve İran, Irak ve Suriye merkezli olayları değerlendirirken Mehdici tasavvurların etkin bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığı hususuna tekrar dönerek yeni bir din dilinin oluşturma gerekçemizi biraz daha açıklayalım: Ulusal açıdan darbe teşebbüsünde bulunmak ve 250 yakın insanın hayatını kaybetmesine sebep olan dini/siyasi yapılanmanın (FETÖ) Şiîliğin Mehdi öğretisine karşı gibi durup Sünnî olduğunu iddia ederken “Kainat İmamı” nitelemesiyle benzer öğreti olduğunu gözlemledik. Burada önemli olan İslam düşünce tarihindeki İhvanu’s-Safa akımındaki aşamalara oldukça benzer adanmış insan yetiştirildiğinin uzun süre gözden kaçmasıdır. Çünkü İhvanu’s-Safa gizli cemiyetine alınma sürecine dikkat ettiğimiz zaman bu sürecin tarihsel temellerine vakıf olabiliriz.
Bunlara göre yaşları on beşe ulaşan keskin anlayış ve kalp temizliği gösteren kişi, çıraklık/aday mertebesindedir. Otuz yaşlarına geldiği zaman, şefkati, kurnazlığı ve halkın yönetim işlerinde pratik düşünmeyi öğrenmiş olanların ulaştığı liderlik mertebesi ikinci aşamadır. Hakîmlik veyahut meliklik mertebesine kırk yaşında ulaşılabilir. İtaat etmek için çağrılan ve ilahi yasa tarafından yardım edilen kimseler üçüncü mertebededir. Son aşama peygamber veyahut melek mertebesidir. Bütün ihvan, elli yaşında ona ulaşmaya davet edilir. Hakikatin idraki ve melekut âlemine yükselme imtiyazları ve Allah’a yakınlık hâsıl olur. Bu yaşanılanlardan sonra oluşan kanaatime göre İslam düşünce tarihinde önemli oranda yine Şiî/İsmailî öğretiye dayanan İhvanu’s-Safa örneğinde görüldüğü üzere etkinliklerini gizlilik içerisinde sürdüren yapılanmalar maalesef Sünnî düşünce içinde de oluyormuş.
Bu hususu biraz daha açmak gerekiyor, çünkü “Arap ve Fars Akılları”nın ortaya koyduğu dini tasavvurları Şiîlik-Selefîlik şeklindeki çatışmanın dışında kaldığımızı ve bunun tarihsel temellerinin Türk Aklının Selçuklu Devletinin sultanı Tuğrul Beyin ferasetli politikalarına kadar gittiğini düşünüyorduk. Fatimî Devleti gerek Abbasi gerekse Selçuklu Devletine karşı verdiği mücadelenin meşruiyetini Şiî fıkhı ve İsmailî öğreti üzerine temellenmişti. Tuğrul Bey ve Nizâmülmülk’ün temel kaygısı, Hasan el-Sabbah’ın (v.1054-1124) liderliğini yaptığı İsmailîlik mezhebinin Rafizî, Karmatî ve Batinî isimleri altında maddî ve manevî zararlarını engelleyecek, Sünnî akideyi merkeze alan bir eğitim sistemi oluşturmaktı. Oysa 15 Temmuz sonrasında kendisini Ehl-i Sünnet ve İran-Şiî karşıtı gösteren ama temelde ezoterik okumalara benzer bir Mehdici söyleme sahip bir terör örgütü daha eklenince, Türk Aklının da son tahlilde bu çatışmaya dahil olduğunu gördük ki bu da artık din dilini yeniden gözden geçirmemizin gerektiğini ortaya çıkardı.
Bu Mehdici söyleme bir de Türkiye Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ile Güvenlik ve Dış Politika Kurul Üyesi aynı zamanda Uluslararası Savunma Danışmanlığı’nın (SADAT) kurucusu Emekli General Adnan Tanrıverdi’nin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ında katıldığı bir toplantıda şu açıklamalarını ilave ettiğimiz zaman durum daha da giriftleşmektedir. ” İslam Birliği olacak mı olacak. Nasıl olacak Mehdi Hz. geldiği zaman. Peki Mehdi ne zaman gelecek? Allah bilir. Peki bizim bir işimiz yok mu, ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASSAM bunu yapıyor”
Adnan Tanrıverdi esmi kimliğiyle “Kürtçe dilinin geliştirilmesi devletin kültür programlarında yer almalıdır. Devletin resmi okullarında isteyen Kürt vatandaşlarımıza kendi dilinde eğitim hakkı sağlanmalı, ikinci dil olarak da Türkçe öğretilmelidir. Türkçe eğitim yapan devlet okullarında da ikinci dil olarak Kürtçe dili tedrisata dahil edilmelidir…. Eyalet sistemi getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin taşra teşkilatı ve devletin yönetim şekli yeniden düzenlenmelidir. Eyalet valileri seçimle işbaşına gelmeli. ….Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha eklenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türklerden sonraki en büyük ve asli etnik gurubu Kürtlerdir. Cumhurbaşkanlığı forsunda tarihte kurulmuş 16 Türk Devleti’nin simgesi bulunmaktadır. Eyyübî Hanedanlığı Devleti Kürtler kadar, Sünnî Müslümanların da iftiharla ve hayırla yad ettikleri bir devlettir.” şeklindeki açıklamalarının küresel boyutunun da diğerleri gibi olabileceğini düşünmeye başladık.
Bu açıklamaların tedirginliğini yaşarken koronavirus (Covid-19) küresel salgınına karşı ulusal tedbirleri görünce, 14 Mart 2020 tarihinde facebook sayfamdan federasyon şeklindeki devletlerin tekrar ulus devletlerine döneceği ihtimalini paylaştım. ABD Başkanı Donald Trump’ın koronavirüs nedeniyle Avrupa’dan ABD’ye gelen her şeye kısıtlamalar getiren ve ABD’ye göçmen kabulünün geçici olarak yasaklandığını açıklamasını (21 Nisan 2020), Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ülkedekilerin yüzde 60 ile 70’ine koronavirüs bulaşabileceğini ifadesini okuyunca eyaletle yönetilen ülkelerin daha kaygılı oldukları düşünülebilir.
Bu bağlamda ABD’de Nixon ve Ford yönetimlerinde Dış İşleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Henry Kissenger’in 03 Nisan 2020’de WSJ’daki makalesinde şöyle uyarılarda bulunur: “Covid-19 pandemisinin dünya düzenini ebediyen değiştireceğini, ABD’nin acilen yeni bir çağ için planlama çalışmalarına başlayıp yurttaşlarını hastalıktan koruması gerektir. Milletler, kurumlarının felaketi öngörebileceği, etkisini sınırlandırabileceği ve istikrarı tekrar sağlayabileceği inancıyla kaynaşır ve gelişir. Covid-19 salgını sona erdiğinde, birçok ülkede kurumlarının başarısız olduğu düşünülecektir. Bu yargının nesnel olarak adil olup olmadığı önemsizdir. Gerçek şu ki, koronavirüsten sonra dünya asla aynı olmayacak.” ABD’nin bu yeni dünya düzeni projesinin gerçekleşmesinde İslam dünyasında köktenci dili tercih edenlerin istihdam oranının ne olacağı da ayrıca bir değerlendirme konusu olarak ortada durmaktadır.
Bu gelişmeler karşısında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel “Koronavirüs, herhangi bir kıta ile sınırlı olmayan küresel bir krizdir ve tek taraflı eylemden ziyade işbirliği gerektirir” ifadelerine rağmen Kuzey Avrupa ülkeleri İspanya ve İtalya’ya gerekli ilgiyi göstermemesi üzerinde ayrıca durulmalıdır. Bunlara ilaveten Singapur, Avustralya, Güney Kore, Japonya gibi hayat standartları oldukça yüksek ülkelerde ekonomik açıdan durgunlaşmaya olacağına dair yazıları görünce, federasyonla yönetilen devletlerde, maddî durumu iyi olan eyaletlerin diğerlerinin sıkıntılarını üstlenmede ne kadar devam edebilecek soruşu önem kazandı.
Dünyanın süper gücü olduğunu iddia eden ABD’de Texas eyaletinin halk oylaması ile
ayrılma hakkı bulunduğunu, bunun temellerinin ABD iç savaşına kadar gittiğini,
Coloroda, Indiana ve Michigan dışındaki diğer bütün güney eyaletlerinin 1861-1865 yılları arasında Kuzey Eyaletlerine karşı iç savaşı yaptıklarını, en zengin eyaletlerinin kuzeybatıda yer aldığını, düşük eğitim seviyesi, en yüksek obez oranı, en yüksek işsiz oranı ve en az sağlık sigortası olan eyaletleri ne kadar sırtlayacağını düşünmek gerekir. Kaliforniya eyaleti ayrılırsa dünyanın beşinci büyük ihracat ülkesi olma durumu varken daha ne kadar diğerlerinin yükünü taşıyacaktır?
Almanya’da işsizlik oranının en düşük olduğu Bavyera’nın sahip olduğu zenginliğin Almanya ile paylaşılmasına karşı çıktıkları ve Federal Almanya Cumhuriyeti’nden ayrılmayı sürekli düşündükleri bilinen bir husus. İspanya’nın en zengin eyaleti Katalonya’nın ayrılmak istediğini sürekli söylüyor. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de federasyon hayalleri kuranların hevesleri bu kez de salgın nedeniyle kursaklarında kalacak, çünkü devlet ülkenin her yerinde eş değer uygulamalarla salgının etkisini kırmaya çalışıyor. Ulus devlet hakîmiyetini pekiştiriyor. Bizim bu bağlamda gerekli önlemleri alarak bu salgın sonunda oldukça değişikliklere karşı hazırlıklı olmamız lazım, ilahiyat fakültelerine düşen de bu bağlamda yeni bir din dili oluşturmasıdır.
Görüldüğü üzere sorunun küresel, çözüm önerisinin öncelikle ulusal olduğu açıktır. Bunun için de öncelikle özgür ve özgüvenli bireyin tedbirleriyle başlayacağı ortadadır. İşte bu nedenle kolektif hak talebinde bulunan, ehliyet ve liyakat ilkesine göre hareket etmeyen yapılanmaları artık cemaat ve/ya tarikat yerine “siyasî ve iktisadî birim” diye nitelemek daha tutarlıdır. Bireysel hak ve özgürlükleri, ehliyet ve liyakate göre görev dağıtımını öngören felsefi duruşun ve (personalizm anlamında) şahsiyetli bir tutumun gerçekleşmesi, ancak bireysel yönetimle olabilir. Bu nedenle “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” projesi bağlamında İbn Bacce’nin bireysel yönetime (tedbiru’l-mütevahhid) dair tespitlerini güncelliyoruz. Öyle gözüküyor ki, dini kurumlar ve gruplar son dönemlerde yaşanılan ve salgın ile birlikte zirveye ulaşılan güven sorununu aşmak ancak yeni bir din ile“ bireysel varoluşçu dindarlık” üzerine düşünmekten geçmektedir. Böylece özellikle devlet yönetiminde herhangi bir kolektif yapıya (cemaat ve gruba) ait olmadan başarılı olma imkânı tekrar gündeme gelebilir. Arap-Fars iktidar savaşları ve bunlara meşruiyet arama yorumları dışında oluşan fıkıh/Hanefi, itikad/Maturidi perspektifinde Şiî-Selefî çatışmaya dolaylı katkıda bulunan Sünnî görünümlü tarikat/cematların yerine bireysel ahlak ve zühdü önceleyen, sivil bir dini tavır üzerinde düşünmek şart oldu. Bunu yapmak şarttır, çünkü tarihin belirli zamanda belirli sorunları çözmek için üretilmiş sonuçları (fetva) mutlaklaştırarak günümüze necasetten ve hadesten taharet diye sunmak yeterli olmadığı artık iyice açığa çıkmıştır. Modern Dünyanın meydan okumalarına karşı geleneksel bilgilerimizi yeniden nasıl okuyabileceğimizi, hükümlerin ve içtihatların değişmesine dair ilkeleri Hz. Ömer ve Ömer b. Abdülaziz’in uygulamalarına bakarak disiplinler arası çalışmalarla değerlendirmek gerekir. Özellikle sağlık uzmanların da katılacağı çalışmalarla yeni bir din dili geliştirebilirsek, koronavirus sorunu gibi küresel boyutta salgınlar gibi diğer sorunlarla yüzleşmek için günümüz şartlarına yönelik bir hazır bulunuşluk temini de sağlanabilir.
I. Yeni Bir Din Dili Üzerine Düşünmek
İlahiyat fakülteleri açısından yeni bir din dili geliştirmesi “meslek etiği” açısından zorunlu oldu. Hekim ve beşeri/tinsel disiplinler üzerinde çalışanlar, siyaset bilim uzmanları ve siyasetçiler ile birlikte toplumu oluşturan bireyler olarak davranışlarımızın hukuki ve etik/ahlaki sonuçlarına dikkat etmemiz şart olduğu yaşadığımız sosyo-politik olaylarla ve en çok bu günlerde yaşanılan küresel salgın ile iyice belirginleşti.
Önceden siyaset felsefesiyle ilgili sıkça kullanılan Benjamin Franklin’in “Kısa vadeli güvenliği özgürlüğe tercih edenler; ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler.” Sözünün de günümüzde geçerliliği kalmadı, çünkü sağlık güvenliğimiz için özgürlüklerimizi gönüllü olarak kısıtlıyoruz. Öyle gösteriyor ki, hekimiyle, bilim insanıyla, politikacısıyla tüm toplumları oluşturan bireylerin davranışlarında hukuk-etik/ahlak irtibatının yeniden kurulması gerekiyor. Diğer bir ifadeyle bireysel etikten, toplumsal etiğe, mesleki etikten siyasal etiğe kadar koronavirus (Covid-19) salgını bize değerlerimizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat sunmaktadır.
Bu noktada tekrar Franklin’in dediği üzere güvenlik ve özgürlük alanlarımızdan herhangi birinde kısıtlamaya ve/ya tercihe gitmeden güvenliğimizi tehdit eden terör örgütlerinin şiddet eylemlerine karşı demokratik hak ve özgürlüklerimizi kısıtlamadan önlem almak için din dilinin analizinin önemine geçelim. Bunun içinde özellikle şiddet ve terörle özdeşleştirilen ve dini terimlerle alt yapısı oluşturulmaya çalışan “İslamfobia, radikalizm ve fundamentalizm” kavramları arasındaki patolojik ilişkinin tahlilini gerekir.
Bu bağlamda Orta Doğu merkezli Şiî-Selefî adıyla örgütler vasıtasıyla yürütülen vekâlet savaşlarının temelde enerji için yapıldığını, bunun Şiî Hilaline karşı Sünnî Cephe adıyla Türkiye’nin de bu savaşa sürülmesinin tutarlı olmadığı vurgulanmıştır. Çünkü burada Sünnî diye sunulan yapının Körfez ülkeleri merkezli kavmiyetçi-Hilafetci Arap Aklının Osmanlı devletinin yıkılmasında önemli tetikleyici işlevi olan Vahhabiliğin Selefîlik şeklindeki modern sürümüydü. Orta Doğu’da Peygamber efendimizin cahiliye dönemi adetlerinden olarak görüp ortadan kaldırdığı aşiret yapısı (patrimonyal sistem) Emevilerin ön alması ve ardından Abbasi idare yöntemiyle tekrar ihdas edilmiştir. Orta Doğu yönetimlerinin temel amacı, riyasettir, bunu temin için de din meşruiyet aracısı olarak kullanılmakta, tabir-i caizse, Kindî’nin yüzyıllar önce (v.873) söylediği gibi “din tacirliği” yapılmaktadır.
Buna rağmen özellikle Türkiye’de son dönemlerde dini grupların yaz tatillerinde Arapça için Orta Doğu ülkelerine öğrenci göndermelerinin yanı sıra akademisyen adaylarının yüksek lisans için buralara gönderilmesi, ilahiyat fakültelerinde felsefe grubunun kaldırılması ve/ya azaltılmasına yönelik çabaların da katkısıyla “Sünnî görünümlü Selefî” zihniyetin yaygınlaşması tehlikesine de dikkat çekildi. Fakat bu noktada Türkiye’de Selefîliğin kendi içlerinde birbirlerini de sürekli tekfir ettiklerini de dikkate alarak, Suriye ve Irak’daki hilafetçi radikal örgütlerin paradoksal bir şekilde gençlere yönelik propagandasını yapma ihtimalini dikkate almak gerekir. Ayrıca küresel güçlerin bölgedeki Şiî hilaline karşı Sünnî cephe adıyla Selefî zihniyetin bir parçası haline getirilme tehlikesini gözden kaçırmamak gerekir. Bu arada Suriye’deki iç karışıklık sebebiyle Türkiye’ye gelip sufi çevrelerin mektep, yurt ve medreselerinde yer tutan bazı kişilerin de bu selefi söylem ve zihniyetin yer tutmasına kapı araladıklarını da bir yere not etmekte fayda olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.
Toplumsal dini duyarlılık oldukça giriftleşti; “Sünnî görünümlü Selefî zihniyeti”n yaygınlaşmasından bahsederken bunların geleneksel sufi yapıları müşrik olarak gördüğünü, tarikatların de kendilerini Selefîliğin panzehiri olarak sunduklarını, her iki cephenin de Türkiye’ İlahiyat Fakültelerindeki felsefe öğretimi karşıtlığında birleştiler. Bu noktada sürekli Selefî tehlikeye vurgu yaparken paradoksal bir şekilde Şiî-Selefî çatışmasına Sünnîlik adına katkı yapma riski artmaya başladı. Bundan kaçınmak için felsefeyi küfür, kelam/teoloji zındıklık, tasavvufu şirk olarak görmenin riskini bu üç disiplinin eş güdümlü okunmasıyla yeni bir din dilinin oluşturulabileceğini vurguladık. 15 Temmuz 2016 terörist saldırı ve darbe girişiminde dini değerleri içerden sömüren, dönüştüren bir cemaatin (FETÖ) ezoterik dil oluşturmasının tehlikesinin farkına varmak yetmedi, çünkü diğer gruplar da benzer ezoterik ve Mehdici yorumları kullanmaya devam etmesi gerçeğinden hareketle Batınî/İbahî yorum ve Sufî yorum arasındaki farklara dikkat etmek gerekir. Özellikle ülkemizde günümüz sufi yorumunun batini yoruma doğru evrilme süreci ayrıca incelemeyede değer bir konudur.
Bu yazının son okumalarının yapıldığı (24 Nisan 2020 Cuma) günü Ramazan ayının da başlangıcı olması nedeniyle Mehdinin geleceğine dair videolar, konuşmalar iyice artması durumun vahametini göstermektedir. Başta Mehdilik hususu olmak üzere, dinin günlük politik uygulamalara yönelik Diyanet İşleri Başkanlığından açıklamalar yapılmaması toplumdaki kafa karışıklığını iyice artırmaktadır. Hâlbuki bu noktada Bilge Yönetici Aliya’nın dediği üzere kamuoyu psikolojisinde mutlak bir kurtarıcı yani mehdi bekleyen mucizevi tavırlar ile yabancılarından yardım beklemek artık bırakılmalıdır. Ona göre, “mehdi bizim tembelliğimizin hatta imkânlarımız ve mücadele vasıtalarımıza nispeten zorluk ve problemlerin orantısız derecede büyük olduğu durumda içimizde büyüyen güçsüzlük hissin doğurduğu sahte umudun adıdır”.
I.1. İslam Kültürünün ve Müslüman Aklının Eleştirisi
Yeni bir din dili oluşturmak bir nevi “İslam Aklının Eleştirisi”ni yapmakla mümkün olabilir. Bundan kasıt Makasidu’l-Kur’an yani Allah’ın erdemli bir toplum için neler yapılmasını istediğine dair temel hedefler ile Makasidu’-Şeria yani bu ilkelerin hayata geçiriliş tarzları arasındaki farka dikkat ederek İslam kültürünü/geleneğini eleştirel okumalara tabii tutmak gerekir. Bu bir nevi Müslüman aklının farklı zaman ve mekânlarda işleyiş tarzını incelemek demektir.
Müslüman coğrafyada ilk dönemden itibaren Emevî-Abbasî siyasal erk kavgasıyla başlayan savaşlarda dinin meşruiyet aracı olarak kullanım sürecini incelemek, burada gömülü Müslüman aklının siyasal otoriteler ve iktidarları tarafından yüzyıllarca nasıl kullanıldığını, Peygamberimizin (s.a.s) Veda Hutbesi ile dünya kamuoyuna açıkladığı cahili sistemin yeniden güncellendiğini ve nasıl dönüştürüldüğünü görmektir. Bunu yapmak demek, yukarıda bahsettiğimiz Makasıdu’l-Kuran yani gönderilen metnin temel ilkelerini farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde, farklı soru ve sorunlara çözüm üretmek için kullanılan yol ve yöntemlerini yani Makasidu’s-Şeria’yı mukayeseli bir şekilde incelemek, günümüze neyi nasıl söylediği ve söyleyeceği üzerinde düşünmektir. Bu farklı zaman ve mekânlarda farklı kültür ve dillerde temel metinlerin okunmasıyla ortaya çıkan çözüm önerilerini (hukuk diliyle fetva) bilmek ve temel ilkeleri yani Makasidu’l-Kur’an’ı derinlemesine anlamak (fıkh) arasındaki farkı bilerek geleneği bütüncül okumaya çalışmak demektir. Buradaki eleştirinin aynı zamanda “bir imkân dili” oluşturmaya çalışması önemlidir. Çünkü İslam tarihine gömülü olan aklın hangi dönem, neye hizmet ettiğini gösteren kavram ve teorilere yüklenen anlamları analiz ettiği gibi aynı zamanda yeni anlam ufuklarına da işaret eder. Bu Batı felsefesinde Rönesans-Reform gelişmelerinin sonucunda geliştirilen Din Felsefesi Anabilim Dalının verilerini Türkiye’de okutulmasının ötesine geçilmesi ve temel üç disiplin olan Felsefe, Kelam ve Tasavvufun Anabilim Dallarında çalışılan verilerinin mukayeseli değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır. İlahiyat Fakültelerinde Tanrı’ın adil, iyi olması ve dünyada yaşanılan fiziksel ve metafiziksel kötülükler (husn-kubh ve/ya teodise) sorunu bağlamında okutuluyordu ama koronavirus bu yeni din dili çalışmalarına sağlık meselesini acilen ilave etmemiz gerektiğini gösterdi.
Özetle, yeni bir din dili oluşturmak, “kaygıları paylaşmak ve seçenekleri artırmak” için gereklidir. “Tahsilu’s-Saade” yani mutluluğu elde etmek şeklindeki genel felsefe tanımının nihai amacı olan ‘saadetü’l-kusva’ yani ‘nihai esenliğe ulaşma’ kaygısını paylaşmak için de gereklidir. Bu dünyada refah ve mutluluk, huzur, ahirette de En Yüce İyi’nin bilgisine ulaşmak, Rabbimizin rızasını kazanmak, yani mutlak kurtuluşa, felaha ulaşmaktır. Din, bu anlamda nihaî kaygımızın hali/nesnesidir.
Bu yeni din dilinde, Anadolu’da/Türkiye’de işe başlama ve yol alma, Hanefî fıkhı, Maturidî Akaidi, Yesevî tasavvufî zihniyeti ve Yusuf Has Hacip gibi alimlerimizin yol ve yöntemini, bunun temel kodlarını anlayıp güncellenmesiyle mümkün olabilir. Bu açıdan öncelikle mevcut politik söylemlere meşruiyet sağlayan ve mutlak hakikat tezleri gibi sunulan, 73 fırka sözüyle meşruiyet sağlanmaya çalışılan zihniyetten, yani ‘yalnızca benim mezhebim/tarikatım kurtuluşa erdirendir, diğerleri sapkındır’ diyen cedelî/diyalektik yöntemden kaçınmak gerekir. Bu konuları kendisiyle istişare ettiğim Nuri Tuğlu hocamın da dediği üzere “Hadis alimlerinin bazılarınca zayıf, bazılarına göre de uydurma olan bu mottonun ümmet arasındaki ihtilafları bitirme adına söylemden atılması gerekir. Ya da bunun bir sosyolojik vakaya delalet ettiğini, bu yetmiş üç fırkadan her birinin farklı konularda doğru tespitinin olabileceğine işaret eden yorumun gündeme taşınmasının önemli bir aşama olacağı da akıllarda tutulmalıdır. Kanaatimizce bütünüyle bu sözün gündemden düşürülmesi elzemdir. Çünkü kavgalarımıza, ötekileştirmelerimize meşruiyet zemini oluşturmaktadır.”

II. Koronavirüs Önlemleri Bağlamında Yeni Din Dili
Dünya, Çin’den başlayarak kısa bir süre içerisinde tüm dünyada birçok insanı etkileyen koronavirüs (Covid-19) bulaşma yolu olarak en hızlı ve kontrolü en zor olan, solunum yolu ile bulaşan bir virüs ile mücadele ediyor. Resmi kayıtlara göre 2O Aralık 2019 tarihinde Wuhan’da görüldü. 27 Aralık tarihinde bir hastaneye ağır pnömoni tanısıyla üç hasta yatırılmıştı ve ardından önce uzak doğu ülkelerinden itibaren bütün dünya bu salgınla karşı karşıya geldi. Bu küresel sağlık salgını hakkında birçok siyasi, ekonomik teorilerde bulunuyor, bunlara dair ilgililer değerlendirme yapacaktır. Bizi ilgilendiren Diyanet İşleri Başkanlığının ne yaptığı ve nasıl bir dil kullandığıdır. Bunları umre ziyaretleri, Cuma namazı kılınması ve minarelerden akşam ve/ya yatsı namazı ezanlarıyla birlikte salâ verilmesi ve dualar okunmasıdır.Bunları ayrı ayrı değerlendirmek gerekirse şunları söylemek mümkündür.

1. Umre Ziyaretleri
Türkiye’de ilk 10 Mart 2020 de bu tanıyla hasta yatırıldı. 14 Mart 2020 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, umre için Suudi Arabistan’da bulunan 21 bin kişinin 15 Mart’a kadar yurda dönmüş olacağını açıkladı. Erbaş, umrecilere koronavirüse karşı 14 gün boyunca evden çıkmamaları tavsiyesinde bulundu. Dünyayı kasıp kavuran korona virüsü ile ilgili olarak Türkiye’de umre ve yurt dışından gelen 10. 300 kişinin karantina altına alındığı açıklamasını 17. Mart 2020 tarihinde yaptı.
DİB Suudi Arabistan’ın yasaklama kararından önce gelen bu küresel salgına karşı umre ziyaretlerini askıya alabilirdi, ama almadı, ekonomi-politik gerekçeler ne olursa olsun, küresel salgının karabulutlarını herkes görürken umre ziyaretlerine izin verildi. Buna izin verdikten sonra umreden dönenlere evden çıkmama tavsiye bulunmasının bir geçerliliği olmadığını herkes gördü.
Umre ve Hac ziyaretlerinin sadece dini vecibe olmadığını Mekke ve Medine’nin kadim ticaret merkezi olarak işlevini bölgenin ekonomi-politik tarihiyle ilgilenen herkes bilir. İslam tarihi ve ilahiyat okumak şart değil,. Peygamberimizin Medine’ye davet edilmesi, orada Yahudi ve Arap kabileler arasındaki ekonomik çekişmeyi ve Yahudilerin Musevi geleneğe dair söylemlerine karşı Medinelilerin Hanif öğretiye gören yaşayan ve İbrahimî geleneğin son halini getirdiğini söyleyen Peygamberimizin Medine’ye davet edilmesini bu bağlamda düşünmemiz okumalar yapmamız da mümkündür.
2. Cuma Namazı
İkinci büyük hata salgın ülkemize geldi ve doğrudan etkisini hissettiğimiz zaman Cuma namazının kılınmaması yönünde karar alınması gerekirken, buna gerek görülmedi ve milletin aklıyla alay eder gibi, hutbede yaşlıların kalabalık ortamlarda bulunulmaması tavsiyesinde bulunuldu. Hastalığın karantina süresi malum olduğu ve doğrudan devletin en üst düzey sağlık birimleriyle doğrudan görüşme imkânı olan kurum bütün uyarılara rağmen Cuma Namazı kılınmasına karar verdi.
6 Mart 2020 tarihli hutbede “Geçmişte olduğu gibi bugün de salgın hastalıklar, yeryüzünü dolaşmaya devam ediyor. Dünyanın dört bir köşesini tehdit eden virüsler, toplu kayıplara sebep oluyor. Rabbimize şükürler olsun ülkemizde bir vakaya rastlanmadı. Ama kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için hepimize sorumluluk düşüyor” diyerek binlerce insanı yan yana oturttu.
Ayrıca cemaate çeşitli virüs salgınlarından etkilenmemek için gerekli tedbirleri anlattı. Ardından bütün dünyada alınan önlemlere kısmen uyarak “..dinimizin insan sağlığını ve can güvenliğini korumaya yönelik emirleri gereği, Din İşleri Yüksek Kurulu kararıyla 16 Mart tarihinden itibaren Cuma Namazlarına ve camilerde cemaatle namaza ara verildiği” açıklandı. Bu gecikmeli de olsa uygun bir karardı, çünkü artık hijyen konusu aşağıda ayrıntılı olarak vereceğim üzere doğrudan klasik fıkıh okumalarıyla ve hutbelerde verildiği üzere zahiri (hadasten ve necasetten taharet) ile yetinilmeyeceğini gösterdi. Doğrudan virüs gibi teknik ve sağlıkla ilgili meselelerde öncelikle ilgili alan uzmanları doktorların tavsiyesine yer verilerek önlemler alınması gerekirdi, ama olmadı. Daha sonra şöyle bir açıklama yapıldı: “Yaşadığımız mahzun cumanın ardından 27 Mart Cuma günü ise, İslam medeniyetinin en önemli coğrafyalarından olan cennet vatanımızda, İslam toplumunun şiarlarından biri olan cuma namazının temsilen de olsa devam etmesi gayesiyle, gerekli sağlık tedbirleri alınarak, Türkiye’de tek bir camide de olsa kılınmasının uygun olacağı düşünülmüş ve Ankara il ve ilçe müftülerimizin katılımıyla Ankara Millet Camii’nde, bugün ise Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde kılınmıştır.”
Böylece Cuma namazının tek camide kılınmasıyla cuma hutbelerinin devamlılığının sağlandığı vurgulanan açıklamada, “Bu zor süreçte hutbelerimiz, musibetler karşısında mümince bir duruşu tavsiye etmekte, tedbir, tevekkül, dua ve yardımlaşma ile milletimize sabır ve kararlılığı öğütlemektedir. Cuma hutbelerinin Diyanet TV ve sosyal medya hesapları üzerinden canlı olarak yayınlanmasına devam edilmesi, milletimizin hissiyatını paylaşmaya ve maneviyatını güçlendirmeye yöneliktir.” ifadesi kullanıldı.
Devamla “son iki cumadır yapılan uygulamanın devam edeceğine işaret edilerek, “Zikredilen gayelerle, salgın tehlikesi sona erinceye kadar, her hafta ülkemizin farklı yerlerinde tek bir camiinde asgari düzeyde katılımla, gerekli tüm sağlık tedbirleri alınarak temsilen cuma namazı kılınacak, en kısa zamanda bu musibetten kurtulmamız için dua ve niyazda bulunulacaktır.” “İslam toplumun şiarlarından biri olan bu ibadetin devam etmesi ve Cuma namazına gidemediği için milletimizin yaşadığı üzüntünün bir nebze giderilebilmesi adına; Türkiye’de sadece Ankara’da Beştepe Millet Camii’nde, çok az sayıda katılımla ve salgına karşı gerekli tedbirler alınarak Cuma namazı eda edilecektir.” Eğer Cumanın kılınmayışı doğru anlatılsaydı belki de insanlarımız tedbirlere daha sıkı tutunacaktı. Gereksiz tartışmalara da mahal verilmemiş olacaktı. Bu kararın alınmasında sağlık bakanlığı yetkilileriyle ne derece konuşuldu bilemiyoruz ama bir dini grup liderinin yaptığı şu açıklamayı görünce cemaatlerin etkisi ayrıca müzakere konusudur.
3. Akşam ve/ya Yatsı Ezanlarıyla Birlikte Salâ Okumak
Cuma namazlarına katılım şartlarının neler olduğunu burada yeniden yazmak gereksiz. “Millet Camii”nde kılınanlara Ankara ilçe müftüleri, görevliler ile yaklaşık 40 kişi katılmış, şimdi isteyenin katılamadığı veya katılanların isteyerek mi katıldığı belli olmayan bir namazın hukuki/dini durumu hakkında konuşmanın bile gereği yokken, geleneksel anlamda artık Salâ’nın vefat haberi olduğunu bilen millete her gün akşam veya yatsı namazıyla ne denilmek isteniliyor. Eğer bununla ölüm korkusundan kurtulmanın en uygun yolu, ölümden sonra bu dünyada olduğundan daha mutlu bir hayatın olacağını yani ahireti hatırlatmak mıdır?
Ebu Zekeriya er-Razi’den hareket edecek yani Müslüman hekim ve hakîm alimlerin fikirlerini fetva verirken değerlendirdiklerini sanmıyorum, ama öyle olsa bile salâ vermenin doğrudan ölümü hatırlattığını ve vefat edene rahmet dilenilmesi istenildiğinin anlaşıldığı bir ortamda pek uygun bir yöntem olmadığı açıktır. Ardından okunan dua ile musibetlerden kurtulunacağına dair manevi destek mi veriyor? Koronovirus gibi doğrudan nefes almakla ilgili ölümcül sorunla uğraşanlar ve yakınlarına moral mi veriyor, moral mi bozuyor? İkincisi salâ nın 15 Temmuz 2016 toplumsal bilinçlilik ile ilgili pozitif bir katkısı olmuştu, bu salgın da sürekli ölüm hatırlatan salâlar ile bu toplumsal bilinçlilik yaralanmıyor mu?
Milli Şairimiz, Kur’an çevirisi yapması istenilen Mehmed Âkif aynı zamanda veteriner olarak doğrudan tıp ilmi uzmanı olduğu bilinir. Günümüzde karantina günlerindeki uygulamalara örnek bir davranış ilkesini Sırat-ı Müstakîm Dergisinin Hasbıhal Köşesinde bizlere vermektedir. “Eskiden salgın hastalıklar zamanında para ile hafızlar tutulur, ülkenin her tarafında Kur’an okurlardı. Niçin şimdi yapılmıyor, bu dindarene yöntemi ihya etmek için tavsiyede bulunulsa büyük bir iyilik yapılmış olur” şeklindeki soruya Mehmed Âkif şöyle cevap veriyor:
“Evet böyle eski bir usul vardı. Lâkin hiçbir vakit dindarâne değil idi. Hükümet-i sabıka mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi yoksa, sâri hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhıyeyi tamamıyla tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sade dil halkın hissiyatı diniyesini okşayarak huluskâr bir padişaha ihlas celbetmek içindi… iyice bilmeliyiz ki gerek münferit gerek sâri ne kadar hastalık varsa izalesi için tebabetin tavsiye edeceği tahaffuzî şifâî tedâbirlerden başka yapılacak bir şey yoktur” Nitekim
N. Bonapart, Mısır’ı işgal edemesin diye yapılan Buhari hatimleri ve Şifa okumaları bir netice vermemiştir.

Lütfü Şehsuvaroğlu, Mehmet Âkif Belgeleriyle Millî Şairin Portresi, (Hasret Yayınları, Ankara 2017) adlı eserinde “Mehmed Âkif Hasbıhal, Koleraya dair, Sırat-ı Müstakim C 5, S 115, s 178 4 Teşrinisâni 1326” tarihli yazıdan hareketle bize bu bilgileri verdikten sonra “Türkiye Mart ayından itibaren aldığı tedbirleri aslında Şubat ayında almalı ve sınırları kapattığı gibi, sosyal mesafeyi koruyacak kararlılığı göstermeliydi. Sırat-ı Müstakim okuyucusu gibi yapamazdık” diyor. Ama yaptık, Umre ile ilgili önlemleri almayan Diyanet her akşam minarelerden dua ettirip, salâ verdiyor ve salavat getirtiyor.
III. Hekim-Hakîm Birlikteliğiyle Ruh-Beden Sağlığı
Felsefenin amacı Sokrates ve Platon’dan itibaren mutluluğun elde edilmesi ve faziletli/erdemli bir hayatın temini olarak tarif edilir. Bunun temeli de bilgidir. Kadim kültür geleneğinin Helenistik felsefe adıyla sistemleşmiş halini İslam düşüncesinin temel verileriyle yeniden okuyan Meşşai öğretiyi oluşturan Farabi’den itibaren de felsefeyi, Tahsilu’s-Saada, yani mutluluğun elde edilmesi olarak görülmüştür.
Felsefe tarihinde “ikinci öğretmen” olarak bilinen Farabi bir sistem kurar ve burada birey-aile ve devlet ilişkisini bir bütün olarak varlık, bilgi ve değer açısından ele alır. Yazdığı eserlerin bütününe bakıldığında ahlak ve siyasetin işin içinde olduğu görülecektir. Bu bağlamda Farabi, ahlak ve siyaset felsefesi ile ilgili Tahsilu’s-Saâde, et-Tenbih alâ Sebili’s-Saade, Fusûlu’l-Medeni, es-Siyasetü’l-Medeniyye ve el-Medinetü’l-Fazıla adlı eserleri yazmıştır. Farabi’ye göre, dünyada yaşarken mutlu olmak (tahsilu’s-saade) ve ahirette ise en yüce iyi olan saadetu’l-kusva’ya ulaşmak, hikmet ilimlerinin elde edilmesiyle mümkün olur. Bu anlamda tabip/hekim bedenin sağlığını korurken hem “hekim” hem “Hakîm” yani fizik ve metafizik bilgiyi sağlayan filozof olmak, yani onun ruhbeden sağlığının ikisini birden temin etmek önemlidir.
İslam Felsefesinde buna Tıbbu’r-Ruhani (Ruhun Sağaltımı) denilir. Çünkü hakîm yani bilge kişi, belirli bir zihinsel olgunluğa sahip olma, sorgulayıcı bir tutumun sonucunda elde edilen bilgileri anlamlı ve ilkeli bir hayat doğrultusunda sağlıklı kullanan, hayatı iyi okuyup doğru ve anlamlı bir şekilde yorumlayandır. Farabi İbn Sina, İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün bu anlamda hem tabip hem de hakîm yani bilge olması onların aldığı pozitif/teknik ilimler ile ilahiyat/felsefeyi bir arada gerçekleştirmeleridir. Özellikle Razi ile birlikte gündeme gelen Tıp ilmiyle doğrudan irtibatlı olarak İlmü’n-Nefs çerçevesinde bizim “ruhun sağaltımı” diye çevirdiğimiz “Tıbbu’r-Ruhanî” disiplini bedenin ve ruh sağlığının önemini ortaya koyması açısından son derece önemlidir.
Bunun örneğini Uluslararası Medikal Kurtarma Ekibi Dernekleri (UMKE-DER) Bilim Kurulu Başkanı Dr. Hilmi Özden, Cumhurbaşkanlığı Makamına ve Diyanet İşleri Başkanına 16 Mart 2020 tarihinde yaptığı müracaatta görebiliriz. Olağanüstü zamanlarda farklı uygulamalar gerektiğini, bunun örneği tarihimizde görülmüş bulaşıcı hastalıklar sırasında devletimizin camiler için uyguladığı acil durumlardan haberdar ederek başlamış. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı mültecileri arasında salgın hastalıklarından ölenlerinin sayısı, Ruslar veya Bulgarlar tarafından öldürülenlerin sayısından fazla olunca câmiler mültecilere ayrıldığını ve câmilerde ibadete ara verildiğini tarihsel kaynağı ile vermiş. Şeyhülislam’ın onayıyla Ayasofya, Sultanahmet ve Şehzadebaşı câmileri başta olmak üzere şehirdeki tüm câmilere de bu uygulama yapıldığını hasta sayılarıyla vermiş. Câmilerde ise ne kadar dikkat edilirse edilsin secde anında virüsün alınması daima risk oluşturacaktır. İki veya üç ay sonra her toplumda bağışıklığın gelişmesi ve vücudun antikor oluşturması söz konusu olacağı hatta ilgili uzmanların söylediği üzere antikor oluşturma veya virüsün 2020 yılında başka bir virüse dönüşebileceğini düşünerek tekrar cemaatle namazın kılınıp kılınamayacağı Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulunun ve akademisyenlerin görüşleri alınarak değerlendirilmelidir.
Yine aynı bilimsel kurul 06 Nisan 2020 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına yazarak, namaz kılanın, vücudunu, elbisesini ve namaz kılacağı yeri, necasetten yani dinimizde pis sayılan şeylerden arındırması” elektron mikroskopla görülen korona virüsten korunmak için klasik hukuk kurallarının yetmeyeceği uyarısında bulunmuşlar. “Necasetten taharette bahsi geçen pisliğin gözle görülme hükmü için 21. asırda kullanılan teknolojik imkânlar bunu bize sağlamaktadır. Yani salt duyularla görülmeyen virüs elektron mikroskop görüntüsüne bir bilim adamının bakması (gözü) ile değerlendirmesi sayesinde bulaşıcı ve öldürücü bir hastalığın etkeni olduğu tespit edilerek anlaşılmaktadır. Virüsü bilmeyen bir insan ben gözümle görmedim dolayısıyla hadesten ve necasetten taharete uydum diyemez. Çünkü bir işin (burada söz konusu olan salgın hastalık etkeni bir kirliliktir) ehline, ilim sahiplerine sorulması bilinen Kur’an hükümleridir. İslâm dininin bu hükümleri özellikle salgın hastalıklar döneminde asla unutulmamalıdır.” Bu konuda fıkhi hükümlere ve peygamberimizin hadislerine de yer verilen metinde “Evlerde kılınan namaz sırasında müminler secde mahalline vardığında Sağlık Bakanlığımızın Kovid-19 Rehberinde (Bilim Kurulu Çalışması) belirtilen tedbirlere çok dikkat ederlerse pratik uygulaması zor olmak üzere korona virüse karşı korunma sağlanabilir” deniliyor ve konuyla ilgili tıbbi uyarılarda bulunuluyor.
SONUÇ:
Öyle gözüküyor ki, Din İşleri Yüksek Kurulu koranavirus (covid-19) küresel salgınında ne derece konunun uzmanı doktor ve psikologlarla müzakere edip karar verselerdi, umre izinlerini pandemi ilk görüldüğü andan itibaren askıya alabilirdi. 15 Mart 2020 tarihinde fakültelerini tatil edilmesiyle birlikte Kredi ve Yurtlar Kurumuna ait yerlerde karantina alınmasından önceki dönenler DİB gerek kendi misafirhaneleri ve eğitim merkezleri, gerekse diğer kurumların misafirhanelerinde veya o dönemde kış ve sempozyum sezonu olduğu için müsait olan otellerde karantinaya alabilirdi.
Cuma namazındaki aksaklıkların hâlâ devam etmesini ve minarelerden özellikle dakikanın bir yıl gibi olduğu gecelerde okunmasının makul görülmesi mümkün gözükmüyor. Diyanet ve diğer dini gruplar bu tür söylemlerle devam ederlerse, dini değerlerin aşınması iyice ivme kazanacaktır. Benzer durumların Batı ülkelerinde ve İsrail’de görülmesi dini kurumların hedef kitleleri olan cemaatlerini kaybetme tehlikesiyle yönetimleri zorlayacak uygulamalara girmeye başladıklarından hareketle kurumsal dindarlığın gittikçe zayıflayacağı öngörülmektedir.
Buna karşılık Peygamberimizin belirttiği üzere “İslam’da ruhbanlık yoktur” sözünden ve Ebu Hanife’nin “fıkıh kişinin lehine ve aleyhine olmasını bilmesidir” ilkesinden hareketle her Müslüman Rabbi ile olan irtibatının hukuki ve ahlaki boyutlarına dair temel bilgilendirmelerini artıracak ve “bireysel dindarlık” bilinci güçlenecektir.
“Salgın küresel, çözüm ulusal, tedbir bireysel” diyerek karantina önlemleri bağlamında münzevi yaşadığımız bu günler, dış şartların olumsuzluğuna karşı iç şartlarımızı, bilgi birikimimizi, Rabbimizle olan irtibatımıza dair tefekkür ve tezekkürümüzü artırmamıza vesile olabilir. Nurettin Topçu’dan hareketle dini suiistimallerden koruyacak “varoluşçu dindarlık” dediğimiz budur.
Bu nedenle bireysel yönetimin (Tedbirü’l-mütevahhid) zorunlu olarak aile (tedbiru’l-menzil) ve topluma (tedbirü’l-müdün) yansıması için “Yeni Bir Din Dili” için İahiyat fakültelerinin diğer disiplinlerle işbirliği içinde çalışmalar yapması şarttır. Çünkü bu salgın gösterdi ki, ruh ve beden sağlığını koruyacak (Tıbbu’r-Ruhani-Ruhun Sağaltımı) fizik ve metafizik irtibatını doğru bir şekilde sağlayacak yeni din dilinin hekim/tabip ve beşeri ilimler (ilahiyat/tinsel, felsefe) uzmanlığıyla olacaktır.
Prof Dr Mevlüt Uyanık
-Yeni Bir Din Dilinin Gerekliliği Üzerine Bir Okuma-
Türk Yurdu Dergisi, yıl 109, sayı 393, (Mayıs 2020), 49-58

Yorumlar