Növbədənkənar parlament seçkilərinin Ermənistanın daxili və xarici siyasəti üçün nəticələri

Yunanistan Savunma BakanınınNATO geleceği konusunda görüşleri

Putin Koçaryan Pasinyan

Նոր հեղափոխություն Հայաստանին այդքան մոտ. ինչ է կատարվում

CIA’in Suriye’deki Operasyonları-4: CIA’in Yeni Stratejisi

Gündem 5 Ekim 2018
111

Suriye iç savaşına dahil olan aktörler gözönüne alındığında ve bu aktörler arasında devam eden vekâlet savaşları (proxy war) değerlendirildiğinde söz konusu bu savaşın küresel sonuçları olan bölgesel bir savaş olduğunu ifade edebiliriz. Esad rejimi hâlihazırda Şam yönetimini elinde bulundurmaktadır. Esad rejimi başta RF olmak üzere Çin, İran ve Hizbullah tarafından desteklenmektedir. Bu destek sayesinde Esad rejimi ayakta kalabilmiştir. Fırat’ın doğusu, İdlib, Afrin ve El-Bab hariç Suriye’nin tamamında kontrolü tesis edebilmiştir. Türkiye hariç bütün aktörler Esad’a karşı olsalar da Esad rejiminin meşruiyetini kabul etmiş görünüyorlar. Bu durum Esad ve destekçileri için bir başarı olarak değerlendirilebilir.
Doğu Guta’da halkına karşı kimyasal silah kullandığı iddia edilen Esad’ın geleceği hâlâ tartışmalı bir konu olsa da, objektif bir değerlendirme yapılırsa Esad’ın RF’nin kontrolü dışında ve uluslararası toplumdan gelecek tepkilere rağmen kimyasal silah kullanması mantıklı görünmemektedir. Bu noktada peşin hükümlü olmamak gerektiğini değerlendiriyoruz. Kimyasal silah kullanıldığı iddia edilen bölgelerin Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütünün kontrolüne açılmasının önemli olduğunu ve bu yolla gerçeğin açığa çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Nitekim CIA Suriye’de ve bölgede daha önceki yıllarda da bu konularda manipülasyonlar yapmıştır. Irak’ta kimyasal silahların varlığına dayandırılarak II. Irak Harekâtı meşrulaştırılmaya çalışmıştır. Fakat daha sonra bu istihbaratın yanlış olduğu dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell tarafından itiraf edilmiştir. Halbuki 2003 yılının başında Colin Powell BM Güvenlik Konseyinde ABD Dışişleri Bakanı olarak Irak’ta kimyasal silahların varlığı konusunda etkili bir sunum yapmıştır.
7 yılı aşkın bir süredir Suriye’de bir iç savaş devam etmektedir ve birçok ülkeye ait istihbarat birimleri de Suriye’de faaliyet göstermektedir. Kimyasal silah kullanıldığına ilişkin haberler manipülasyona yönelik olabilir. Ayrıca bu tür saldırıların sorumlusu bizatihi herhangi bir istihbarat birimi de olabilir. Bu tür konularda kesin hükümlü olmamak gerektiğini geçmişte yaşadığımız olaylar bize göstermiştir. Gelinen noktada Rusya, İran, Çin ve Esad rejimi kimyasal silah kullanılmadığı iddiasındadır. ABD, Türkiye, Arap ülkeleri ve diğer Batı ülkeleri ise kimyasal silah kullanıldığı iddiasındadır. Gerçeğin açığa çıkarılması ancak ve ancak Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütünün bağımsız ve tarafsız incelemesi sonucu olabilir ve sadece bu rapor dikkate alınabilir. Her şeye rağmen Esad rejiminin halkına karşı kimyasal ya da kimyasal olmayan silah kullanması hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu ayrı bir konudur.
Esad rejiminin Suriye’deki en önemli destekçisi hiç şüphesiz RF’dir. RF’nin Esad lehine savaşa girmesi ile Esad ayakta kalabilmiştir. Özellikle Rus hava kuvvetlerinin desteği karada savaşa dahil olan Suriye, İran ve Hizbullah silahlı unsurları için çok önemlidir. RF Soğuk Savaş döneminde Tartus’da inşa ettiği deniz üssünü yenilemiş ve Doğu Akdeniz’de kayda değer bir deniz kuvveti bulundurmaya başlamıştır. Lazkiye’de (Humeymim) hava üssü kurmuş ve Suriye iç savaşının gidişatını değiştirmiştir. Lazkiye’ye konuşlandırdığı S-400 hava savunma sistemleri ile sadece Suriye hava sahasını değil Doğu Akdeniz dahil bütün bölgenin hava sahasını kontrol altına almıştır. S-400 hava savunma sistemleri NATO’nun Patriot hava savunma sistemlerine göre daha gelişmiş sistemlerdir ve bölgede RF’ye stratejik üstünlük sağlamaktadır. RF hâlihazırda Suriye’de ve bütün Ortadoğu’da ABD’ye karşı bir denge unsuru oluşturmaktadır ve bölgede ABD hegemonyasını sınırlandırmaktadır. Bölgedeki bu durum iki küresel aktör arasında giderek artan bir jeopolitik rekabete yol açmaktadır. Bu rekabetin sıcak çatışmaya dönüşme ihtimali de bulunmaktadır.
RF’nin Suriye’deki önceliği Idlib bölgesinde bulunan El-Nusra’ya ait silahlı direnişin bertaraf etmek ve Idlib bölgesinin kontrolünü Esad rejimine vermektir. Bu maksatla RF Türkiye ile de işbirliği ve diyalog halinde bulunmaktadır. Suriye’de Fırat’ın batısında ateşkesin sağlanması ve devam ettirilmesi için Astana ve Soçi süreçleri olarak bilinen görüşmeler RF-Türkiye-İran arasında devam etmektedir. Bu sürecin liderliğini Moskova üstlenmektedir. Bu kapsamda Idlib bölgesinde çatışmasızlık gözlem noktaları kurulmaya başlanmış ve bugüne kadar 9 gözlem noktası tesis edilmiştir. Kısacası Suriye’de Fırat’ın batısında etkili olan aktörler RF-Türkiye-İran üçlüsü arasında diyalog süreci devam etmektedir. Esad rejimi Türkiye tarafından meşru kabul edilmediği için bu sürece dahil edilmemektedir. Yine ABD’nin müttefiki PKK/PYD/YPG terör örgütü de doğal olarak sürece dahil edilmemiştir.
Türkiye Suriye iç savaşının başlaması ile birlikte 900 km. sınıra sahip olduğu bu komşusundan gelen tehditlerle karşılamıştır. Kısacası Türkiye sınır güvenliği sorunu yaşamaya başlamıştır. Suriye’de kısmen kontrol sağlayan DEAŞ ve PKK/PYD/YPG terör örgütleri Türkiye için ciddi tehdit oluşturmuştur. ABD’nin Suriye’de muhaliflere yaptığı kontrolsüz ve dengesiz yardımlar ile Irak ve diğer bölgelerde yarattığı istikrarsızlık DEAŞ’ın doğmasına neden olmuştur. DEAŞ hem Türkiye içerisinde hem de Türkiye sınırında önemli bir tehdit olarak belirmiştir. Türkiye bu tehdidi Fırat Kalkanı Harekâtı ile bertaraf etmiş ve Azez-Cerablus-El Bab arasında kalan üçgen alanı terörden temizlemiş ve sınır güvenliğini sağlanmıştır. Buna ek olarak PKK/PYD/YPG terör örgütünün kurmak istediği koridor da (Mare Koridoru) Fırat Kalkanı Harekâtı ile engellenmiştir. Türkiye Suriye’de Afrin bölgesinde yer alan PKK/PYD/YPG terörist unsurları temizlemek ve sınır güvenliğini sağlamak maksadıyla Zeytin Dalı Harekâtını da gerçekleştirmiştir. Bu harekât ile birlikte Tel-Rıfat bölgesi hariç Afrin bölgesinin kontrolü de Türkiye’ye geçmiştir. Tel-Rıfat bölgesi hâlihazırda RF’nin kontrolü altında bulunmaktadır.
ABD’nin PKK/PYD/YPG terör örgütü ile işbirliği yapması ve CIA’in 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ aracılığı ile Türkiye’de gerçekleştirdiği darbe girişimi ve sonrasında yaşanan olaylar Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırmış ve RF’ye yaklaştırmıştır. 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren RF ile Türkiye arasındaki uçak krizi çözülmüş tekrar bir diyalog süreci başlamıştır. Bu diyalog ve işbirliği süreci Suriye krizinin çözümüne de yansımış ve iki ülke Suriye krizinin çözümü noktasında işbirliğine gitmişlerdir. RF tarafından ABD’nin müttefiki Türkiye’nin ABD’den uzaklaşması ve RF’ye yaklaşması bir avantaj olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’yi yanına alan RF Suriye krizinde ABD’ye üstünlük sağlamış ve belirleyici bir konum kazanmıştır. Fakat RF-Türkiye-İran arasında Astana-Soçi süreçleri kapsamında devam eden diyalog, müzakere ve işbirliği süreci son derece hassas dengelere dayanmaktadır ve sabotajlara açık bulunmaktadır.
ABD önceki bölümlerde izah ettiğimiz nedenlerden ve yaşanan gelişmelerden ötürü Suriye’de tutarlı ve başarılı bir strateji belirleyememiştir. PKK/PYD/YPG terör örgütü ile işbirliği geliştirmiş, 4000-5000 civarında tır ve kargo uçağı olduğu istihbarat raporlarında geçen silah, teçhizat, malzeme, araç ve gereci PKK/PYD/YPG terör örgütüne vermiştir. Suriye’de Fırat nehrinin doğusu ABD destekli bu terör örgütü tarafından kontrol edilmektedir. ABD’nin Fırat’ın doğusunda 20 tane küçük ve orta boy askerî üssü (hava ve kara üsleri) bulunmaktadır. ABD ile birlikte sayıları yaklaşık 200 olan İngiliz ve Fransız askerî de bu bölgede görev yapmakta ve PKK/PYD/YPG ile işbirliği geliştirmektedir. ABD destekli PKK/PYD/YPG terörist unsurları Fırat nehrinin batısında üç noktada konuşlu bulunmaktadır. Birincisi Tel-Rıfat bölgesidir. Bu bölgede bulunan terörist unsurlar RF’nin kontrolü altında bulunmaktadır. RF tarafından yapılan açıklamada Tel-Rıfat bölgesinde bulunan terörist unsurların bölgeden çekildiği belirtilmektedir. Fakat bu bilgi teyit edilmiş değildir. PKK/PYD/YPG unsurlarının Fırat’ın batısında konuşlu bulunduğu ikinci bölge Münbiç bölgesidir. Bu bölgede ABD askerleri ile teröristler birlikte bulunmaktadır. Üçüncü bölge ise daha güneydeki Tabka bölgesidir.
ABD’nin Fırat’ın doğusundaki bu konuşlanması “Şii Hilali” olarak adlandırılan ve İran’dan başlayarak İran-Irak-Suriye-Lübnan boyunca uzanan jeostratejik ekseni kesmektedir. Aynı zamanda İran doğalgazını Doğu Akdeniz’e taşıyacak olan ve RF destekli doğalgaz boru hattını da (İslâm Boru Hattı) kontrol etmektedir. Yukarıdaki bölümlerde de izah ettiğimiz üzere bu doğalgaz boru hattı ABD destekli Katar doğalgazını Doğu Akdeniz’e ya da Avrupa’ya taşıyacak Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye doğalgaz boru hattına da rakip durumdadır. Kısacası bu jeopolitik rekabetin bir sonucu olarak Suriye’de Fırat’ın doğusu ABD, batısı ise RF’nin kontrolüne geçmiş durumdadır.
ABD ve RF Suriye krizinin temel aktörleri konumunda bulunmaktadır. Türkiye, İran, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan ve Katar ise bu iki aktör etrafında konumlanan tali oyunculardır. Türkiye ve İran Suriye’de askerî operasyonlar gerçekleştiren aktörlerdir ve Suriye krizinin önemli aktörleridir. ABD’nin son politikaları çerçevesinde Fransa ve İngiltere de Suriye’deki askerî varlığını ve görünürlüğünü arttırmaya başlamıştır. Çin konuyu ekonomi-politik açıdan değerlendirirken, Almanya ise hem ekonomik hem de mülteci sorunu kapsamında konuyu değerlendirmekte ve bu açıdan politikalarını şekillendirmektedirler.
Suriye iç savaşında gelinen nokta hem Suriye’deki hem de Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki jeopolitik durumu radikal bir şekilde değiştirmiştir. Bu değişim bu krizin içinde yer alan aktörleri yeni bir durum değerlendirmesine itmiştir. Bu kapsamda ABD de Suriye ve bölge politikasında bazı değişiklere gitmiştir. Şimdi bu değişiklikleri değerlendirelim ve analiz edelim. Bu değerlendirme ve analiz CIA’in bundan sonraki süreçte bölgede nasıl hareket edeceği ve ne tür operasyonlar gerçekleştireceği konularında bize ipuçları verecektir.
ABD Suriye ve genel olarak Ortadoğu’daki jeopolitik durumu ABD-RF rekabeti üzerinden okumakta ve değerlendirmektedir. Ortadoğu enerji kaynaklarının (petrol ve doğalgaz) kontrolü, bu kaynakların güvenliğinin sağlanması ve enerji nakil hatlarının kontrolü ve güvenliğinin temin edilmesi ABD açısından birinci öncelikli konu olarak değerlendirilmektedir. ABD tarafından enerji kaynaklarının kesintisiz, serbest piyasa koşullarında ve güvenli bir şekilde dünya piyasalarına ulaşması stratejik nitelikli bir konu olarak değerlendirilmektedir. ABD enerji kaynak alanları ve bu enerji kaynakları aktarım hatlarının (Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Aden Körfezi, Babül Mendep Boğazı, Kızıl Deniz, Süveyş Kanalı ve Doğu Akdeniz) tek bir gücün kontrolüne geçmemesini, kendi kontrolünde olmasını ve bu bölgelerde güvenliğin sadece ABD tarafından sağlanmasını istemektedir. İran, Katar, Irak, Kuzey Irak, Yemen, Mısır, Doğu Akdeniz, Suriye gibi bölge ve ülkelerde son yıllarda yaşanan krizler ve savaşlar bu jeopolitik değişimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. RF’nin güçlenmesi ve bölgede etkinliğini arttırması, bölgede bulunan müttefikleri (Suriye ve İran gibi) ile ilişkilerini geliştirmesi ve yeni müttefikler (Türkiye gibi) bulması ABD’yi ve Batı’yı rahatsız etmektedir. ABD bölgede RF’nin gücünü sınırlandırmak maksadıyla siyasi, askerî ve ekonomik girişimlerde bulunmaktadır. BM platformunu bu noktada etkin bir şekilde kullanmaktadır. Ekonomik olarak faiz oranlarının arttırılması, petrol fiyatlarının düşürülmesi ve doların değerinin arttırılması gibi tedbirler alarak RF ve müttefiklerini sıkıştırmaktadır.
Askerî açıdan RF’nin bölgedeki müttefiki İran üzerinde baskı oluşturmakta ve bu ülkeye müdahale edeceğini ifade etmektedir. Bu kapsamda Trump yönetimi İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer antlaşmayı askıya alacağını açıklamıştır. İran üzerinde hem ekonomik hem de askerî yönden baskı oluşturmakta ve İran içinde karışıklık çıkarmaya çalışmaktadır.
ABD’nin ve Batı’nın Suriye krizinde ve diğer konularda (nükleer santral yapımı, S-400 hava savunma sistemi alımı) RF ile işbirliği yapan Türkiye üzerinde de baskı oluşturduğu görülmektedir. Bu baskı günümüzde en çok ekonomi-politik alanda kendini göstermektedir. Doların Türk Lirası karşısında değer kazanması, buna bağlı olarak petrol ve doğalgazda dışa bağımlı olan Türkiye’de enerji fiyatlarının artması, ekonominin temel girdisi olan enerji fiyatlarındaki artışın üretime yansıması ve bunun sonucu olarak ihracatın düşmesi işsizliğin artması, yüksek faiz oranları ve bunun getirdiği ekonomik sonuçlar Türkiye’yi ciddi ekonomik problemlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda karşı karşıya kaldığı güvenlik problemleri de hem beka sorunu yaratmakta hem de kırılganlık ve hassasiyet oluşturmaktadır. Körfez İşbirliği üyesi ülkeler tarafından Katar üzerine uygulanan baskı ve ortaya çıkan kriz de bu kapsamda okunmalı ve değerlendirilmelidir.
Kısaca ABD ve Batı ile RF arasındaki rekabet giderek artmaktadır. RF’nin müttefikleri ve işbirliği yaptığı ülkeler ve aktörler de bu nedenle ABD ve Batı’nın hedefi haline gelmektedir. Bugün uluslararası sistemi şekillendiren ve mevcut jeopolitik durumun ortaya çıkmasına sebep olan nedenleri bu şekilde ifade edebiliriz.
Buna karşılık ABD bölgede bulunan müttefiklerini güçlendirmektedir. ABD’nin İsrail’e olan desteği artarak devam etmektedir. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Katar dışındaki Körfez İşbirliği üyesi ülkeler ABD’nin bölgedeki müttefikleridir. ABD bir yandan İran’ı bu ülkelerle sınırlandırmak isterken, bu ülkelerdeki yönetimleri de kuvvetlendirmektedir. Suudi Arabistan’ın ılımlı İslâm söylemi dikkat çekici bir gelişmedir.
ABD bölgedeki pozisyonunu kuvvetlendirmek için Fransa ve İngiltere’yi bölgeye çekmektedir. Suriye’den askeri olarak çekileceğini ifade eden ABD buna karşılık İngiltere ve Fransa’nın bölgeye gelmesini teşvik etmektedir. RF’ye karşı yanına İngiltere ve Fransa’yı almıştır. Son yaşanan ajan krizi de göstermiştir ki bu aktörler de ABD’nin yanında yer almışlardır. Suriye’de RF’nin karşısında artık yalnız ABD yoktur. Onunla birlikte Fransa ve İngiltere de hem Suriye’de hem de bölgede RF karşısında yer almaktadırlar. Fransa ve İngiltere’nin görevi RF’yi Suriye’de oyalamaktır. ABD ise bu dönemde İran ile ilgilenecektir. ABD’nin Kuzey Kore ile bir anlaşma yolunu seçmesi, müteakip hedefin İran olduğunu göstermektedir. ABD Başkanı Trump’ın yaptığı görev değişiklikleri ile İran’a operasyon yapılmasını savunan kişileri de göreve getirdiği görülmektedir. Yapılan görev değişiklikleri ile özellikle CIA’in ABD dış politikasında ve yönetiminde daha da etkili olduğu görülmektedir. CIA’in en önemli hedefi ise İran’a bir harekât düzenlemektir. ABD bu yolla RF’nin önemli bir müttefikini de saf dışı bırakmayı düşünmektedir. Fakat İran’a başlangıçta doğrudan askerî bir harekât beklemek doğru olmayabilir. Ekonomik olarak İran’ın sıkıştırılması ve zayıflatılması, ambargoların uygulanması, İran’da iç karışıklık çıkarılması ve gösterilerin organize edilmesi, Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alınması gibi birçok yöntem ve tekniğin denenebileceğini değerlendiriyoruz.
Bu kapsamda CIA İran’da yaşayan ve sayıları 35-40 milyon olduğu ifade edilen İran Türk’ünü kullanmak istemektedir. Bununla birlikte İran’da yaşayan Kürtler ve Araplar da CIA’in kontrolü altında bulunmaktadır. CIA bu unsurlara önemli yatırımlar yapmıştır ve ilk bu unsurları devreye sokacaktır. Bu unsurlara paralel olarak ekonomik unsurlar da devreye sokulacaktır. CIA bu yolla İran yönetimini dönüştürmeyi ve kendisine yakın bir yönetimi Tahran’da iş başına getirmeye çalışmaktadır. Bu süreçte sınırlı ve nokta askerî operasyonların yapılması da beklenebilir. Fakat ABD’nin İran’a karşı geniş kapsamlı bir askerî operasyon yapması beklenmemelidir. Bu tür bir operasyon İran halkında bir tepki oluşturabilir ve bu gelişme de İran rejiminin menfaatine bir durum ortaya çıkarabilir. Bu noktada ABD’nin İran’a doğrudan askerî müdahalede bulunmadan CIA aracılığı ile yukarıda açıkladığımız çerçevede operasyonlar icra etmesi beklenmelidir.
ABD bugüne kadar Ortadoğu’da bulunan 4 önemli ülkeden 3’ünü yanına çekerek politikalarını uygulamıştır. Bu ülkeler Suudi Arabistan, Mısır, İran ve Türkiye’dir. 1979 İran İslâm Devrimine kadar İran ABD’nin bölgedeki jandarması iken bu tarihten sonra ABD İran’ı kaybetmiştir. Buna karşılık 1979 Camp David Antlaşması ile SSCB yanlısı Mısır’ı kazanmıştır. Suudi Arabistan 1932 yılından buyana ABD’nin müttefikidir. Türkiye de NATO ülkesi olarak ABD’nin müttefikidir. Fakat Türkiye’nin zaman zaman SSCB/RF ile ilişkiler geliştirmesi ABD’yi rahatsız etmiş ve ABD darbe ve diğer yöntemlerle Türkiye’de yönetimi kendi istediği doğrultuda değiştirmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi ve PKK/PYD/YPG ile işbirliğinden sonra ABD bölgedeki müttefiki Türkiye’yi kaybetmiştir. 15 Temmuz hain darbe girişimi ABD’nin CIA aracılığı ile yaptığı ve Türkiye’de yönetimi değiştirmek istediği bir operasyondur. Bu darbe girişimi başarısız olmuş ve CIA’in Türkiye operasyonu sonuçsuz kalmıştır. Bu durum ABD ile Türkiye arasındaki müttefiklik ilişkisine ciddi zararlar vermiştir. Özellikle Suriye’de ABD’nin kendisine müttefik ve ortak olarak terör örgütü PKK/PYD/YPG’yi görmesi durumu daha da kötüleştirmiştir. ABD hâlihazırda ekonomik baskı ile Türkiye’yi yanına almaya çalışmakta ve Türkiye ile işbirliği yollarını aramaktadır. İran’a yönelen ABD için Türkiye’nin kazanılması önemlidir. Ama bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda aktörlerin kafası karışıktır ve birbirlerine güvenmemektedirler. FETÖ ve PKK/PYD/YPG konusunda Türkiye’nin pozisyonu nettir. Bu iki sorunun aşılması ciddi bir problem kaynağıdır ve bu sorunlar çözülmeden ABD-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi beklenmemelidir.
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar