S-400: Türkiye için stratejik bir tercih mi? Yoksa yeni bir güvenlik bağlılığı mı? ABD’nin asıl endişesi ne?

Yunanistan Dışişleri Bakanı: Türkiye’nin AB üyeliğinden her kes kazançlı çıkar

Нужны ли России новые авианосцы

“ABŞ-la Türkiyə arasındakı ziddiyyət S- 400-lə bağlı deyil”

CIA’in Suriye’deki Operasyonları-2: CIA’in Suriye Faaliyetlerini

Gündem 3 Ekim 2018
143

Şekillendiren Jeopolitik Gerekçeler…
Suriye bağımsızlığını kazandıktan sonra ABD’nin Suriye’de giriştiği ve dünkü yazımızda izah ettiğimiz darbe ve darbe girişimi faaliyetleri Suriye’yi ABD’den (Batı Bloğundan) uzaklaştırmış ve onu SSCB’ye yani Doğu bloğuna yaklaştırmıştır. 1955-1974 yılları arasında SSCB’ye yakın politikalar takip eden Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır ile Suriye arasında 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulmuştur. Birleşik Arap Cumhuriyetine doğal olarak Mısır ve onun lideri Cemal Abdülnasır önderlik etmiştir. Nasır’ın Suriye üzerindeki etkinliği Suriye içindeki çeşitli grupları rahatsız etmiştir. Bu gruplar Suriye içerisinde örgütlenen ve laik-milliyetçi bir politika takip eden Baas partisi liderliğinde 1963 yılında bir darbe yapmışlar ve Şam Yönetimini ele geçirmişlerdir. Baas partisi yönetimindeki Suriye Birleşik Arap Cumhuriyetinden çekilmiş ve Birleşik Arap Cumhuriyeti dönemi de sona ermiştir. 1971 yılında hem Baas partisinin yönetimini hem de Şam yönetimini Hafız Esad kansız bir darbe ile ele geçirmiştir. Hafız Esad SSCB’de eğitim almış ve Suriye ordusunda görev yapan pilot bir albaydır. 1971-2000 yılları arasında Şam yönetimini elinde bulunduran Hafız Esad SSCB’ye yakın politikalar takip etmiş ve SSCB’ye Akdeniz kıyısında Tartus’da askerî bir üs sağlamıştır. Rusya’nın Akdeniz’deki bu varlığı günümüzde de artarak devam etmektedir.
Çok farklı etnik ve dini yapıları bünyesinde barındıran Suriye’de Hafız Esad ülke içi dengeleri gözeten ve SSCB’den destek alan totaliter bir yönetim oluşturmuştur. Hafız Esad her nekadar Lazkiye bölgesinden Alevi kökenli bir kişi olsa da, ülkesinde Alevi bir rejim oluşturmamıştır. Esad kendisine sadık bir ordu ve istihbarat teşkilâtı kurmuştur. Bununla birlikte Sunni iş adamlarını da Şam yönetimine dâhil etmiştir. Bugün belki de Suriye konusunda yanlış bilinen en önemli gerçek de budur. Günümüzde de durum değişmemiştir. Esad ailesinin elinde bulunan Şam yönetimi sadece nüfusun %15’ini oluşturan Alevilerden oluşmamaktadır. Bununla birlikte zengin Sunni Müslüman aileler ile Hıristiyanlar da Şam yönetimine dâhil olmuş durumdadır. 2000 yılında Hafız Esad’ın ölmesiyle yerine geçen oğlu Beşar Esad böyle hassas ve kırılgan bir yapıya sahip Şam yönetimini babasından miras olarak devralmıştır.
Beşar Esad İngiltere’de eğitim almış ve orada göz doktoru olarak çalışmış bir kişidir. Batı ve özellikle Anglo-Sakson sistemi içerisinde yetişen Beşar Esad teknoloji ile arası iyi olan, laik, demokrat ve liberal bir profile sahiptir. 2000 yılında Şam yönetimini elinde tutan askerî-tüccar kompleks yapı Beşar Esad’ı İngiltere’den getirip Şam yönetiminin başına taşımıştır. Beşar Esad’ın Şam yönetimini elinde bulunduran bu askerî-tüccar kompleksin etkisinde kalması kaçınılmaz olmuştur. Beşar Esad’ın Suriye devlet başkanı olması ile Suriye’de değişen fazla bir şey olmamış ve totaliter bir yönetim ülkede varlığını devam ettirmiştir. Buna rağmen Beşar Esad’ın ülkesini liberal değerlere göre yönetmeye çalıştığı ve ülkesinde özgürlüklerin gelişmesi için çaba harcadığı da bir gerçektir. Beşar Esad döneminde Suriye diğer Ortadoğu ülkelerine göre daha ılımlı bir yönetime sahipti. ABD’nin Ortadoğu’daki sadık müttefiki Suudi Arabistan ile karşılaştırıldığında demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve liberal değerler açısından açık ara öndeydi ve kıyas bile kabul etmezdi. 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra Beşar Esad El-Kaide terör örgütü ile mücadele kapsamında CIA ile işbirliği geliştirmiş, birçok bilgi ve belge paylaşımı yapmıştı. Kısacası Suriye’de bugün iç savaşın yaşanmasına ve ülkenin parçalanmasına yol açan sürecin nedenleri tamamıyla jeopolitik bir meseledir ve jeopolitik gerekçelere dayanmaktadır. Bu jeopolitik meselenin iyi okunması da bir o kadar önemli bir konudur.
2000 yılında Katar tarafından, Katar doğalgazının Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye üzerinden geçecek 1.500km. uzunluğundaki bir doğalgaz boru hattı ile Avrupa pazarlarına taşınmasını öngören bir teklif yapıldı. Bu teklif aslında ABD’nin projesiydi. Projenin yaklaşık maliyeti 10 milyar dolar civarındaydı. Bilindiği üzere Katar hâlihazırda dünyanın en büyük doğalgaz kaynaklarına sahip ülkesi konumunda bulunmaktadır. Katar’da iki büyük ABD askerî üssü (deniz ve hava üsleri) ile ABD’nin Merkezi Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Karargâhı yer almaktadır. Bu projenin kazananı başta Katar olmak üzere Körfez İşbirliği üyesi ülkeler ile ABD’nin dev enerji şirketleri yani ABD olacaktı. Böyle bir projenin gerçekleşmesi ile doğalgaz ihtiyacının %33’ünü RF’den temin eden AB üyesi ülkelerin de Moskova’ya olan bağımlılığı azalacaktı. RF’nin ikinci en büyük doğalgaz ithalatçısı olan Türkiye tarafından da bu doğalgaz boru hattı jeostratejik değere sahip bir proje olarak görülmüştür. ABD açısından NATO müttefiklerinin enerji konusunda RF’ye olan bağımlılıklarının azaltılması bakımdan bu doğalgaz boru hattı jeopolitik bir mesele olarak ele alınmıştır. Söz konusu doğalgaz boru hattı için öngörülen güzergâha (Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye) bakıldığı zaman sadece Suriye’nin ABD’nin müttefiki olmadığı ve diğer ülkeler ile Washington yönetiminin önemli işbirliği, ittifak ve ortaklıklar geliştirdiği görülmektedir. Bu tarihten itibaren Suriye’nin ABD tarafından kazanılması ve Şam yönetimine ABD dostu bir kişinin taşınması konusu Washington yönetiminin öncelikleri arasında yer almıştır.
2000 yılında Suriye’de Hafız Esad’ın ölmesi ile Beşar Esad’ın iktidara geçmesi bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Yukarıda izah ettiğimiz özelliklerinden dolayı Beşar Esad’ın Batı yani ABD yanlısı bir rejime evrilmesi konusunda umutlar yeşermiştir. ABD Şam yönetiminde yaşanan bu değişimi değerlendirmek istemiştir. Beşar Esad yönetimindeki Şam rejiminin dönüştürülmesi görevini de Türkiye’ye vermiştir. Özellikle 2000 yılından sonra Ankara-Şam arasında gelişen ilişkileri bu bakış açısı ile değerlendirmenin uygun olacağını düşünüyoruz.
1998 yılında terörist Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve 1999 yılında Suriye ile Türkiye arasında imzalanan Adana protokolü iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesinin ilk adımı olarak görülmüş ve bu süreçte Washington yönetimi Türkiye’nin yanında yer almıştır. Türkiye tarafından Suriye’de 2000 yılında yaşanan lider değişimi yıllardır PKK terör örgütüne destek veren Şam yönetimi ile ilişkilerin geliştirilmesi için bir fırsat olarak görülmüştür. Bu tarihten itibaren Suriye ile PKK terör örgütü sorununu çözen Ankara’nın Şam yönetimi ile olan ilişkileri süratle gelişmiştir.
Türkiye ile Suriye arasında vizelerin kaldırılması, ortak bakanlar kurulu toplantıları yapılması, ticaret hacminin geliştirilmesi ve sınırların mayınlardan temizlenmesi konularında önemli adımlar atılmıştır. Beşar Esad yönetiminin Batı tarzı bir yönetime dönüştürülmesi görevini üstlenen Türkiye ile Suriye arasında üst düzeyli birçok ziyaretler gerçekleştirilmiş ve yardımlar yapılmıştır. Bütün bunlar iki ülke arasında güven ortamının oluşmasını da sağlamıştır.
Fakat Beşar Esad Şam yönetiminin başına geldiği tarihten itibaren kendi inisiyatifi ile hareket edememiştir. Beşar Esad, babası Hafız Esad tarafından kurulan ve hassas dengelere dayalı ve Moskova tarafından desteklenen bir askerî-tüccar kompleks tarafından yönetilmiş ve yönlendirilmiştir. Kısacası her nekadar Batı değerlerine sahip olsa da Beşar Esad ülkesinde istenen ve beklenen değişim ve dönüşümü gerçekleştirememiştir.
Beşar Esad’ın ve Şam yönetiminin değiştirilmesi ve dönüştürülmesi görevini üstlenen Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri bu nedenle bozulmuştur. Bunun sonucu olarak ABD ve bölgedeki müttefikleri Şam yönetiminin devrilmesini ve yerine kendilerine yakın ve müttefik olabilecek bir yönetimin kurulmasını istemişlerdir. Bugün Suriye iç savaşının yaşanmasına ve Suriye’nin bölünmesine yol açan gelişmelerin başlangıcı bölgede yaşanan bu gelişmeler ve aktörlerin bu tutumudur.
Moskova yönetiminin etkisi altında olan Şam yönetimi Katar tarafından önerilen doğalgaz boru hattı projesini 2009 yılında reddetmiş ve onun yerine İran doğalgazını İran-Irak-Suriye-Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz’e taşıyacak “İslâm Boru Hattı” projesine onay vermiştir. RF’nin Ortadoğu’daki bu hamlesi ABD tarafından jeopolitik bir kayıp olarak değerlendirilmiştir. 2011 yılının sonunda ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile oluşan “Şii Hilali” olgusu da hem bölgede yer alan sunni ülkeleri hem de ABD’yi rahatsız etmiştir. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile İran Afganistan ve Pakistan içlerinden başlayarak İran-Irak-Suriye-Lübnan jeostratejik ekseninde önemli kazanımlar elde etmiştir. Tahran yönetiminin Yemen’deki kazanımları (Husiler) da dikkate alınırsa başta Suudi Arabistan olmak üzere İran’ın bu kazanımları (Şii Hilali) bölge ülkeleri arasında ciddi rahatsızlık yaratmıştır.
2010 yılında Tunus’ta başlamak üzere Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da (Büyük Ortadoğu ya da Genişletilmiş Ortadoğu) bazı ülkelerde (Tunus, Mısır, Libya ve Yemen) ülke yönetimlerinin değişmesi, diğer ülkelerde (Bahreyn, Suudi Arabistan gibi) yönetimlere karşı gösterilerin meydana gelmesi ve Suriye’de bir iç savaşın başlaması ve devam etmesi ABD (Batı) ile RF (Doğu) arasındaki jeopolitik bir rekabetin yansıması olmuştur. Bununla birlikte 2008 yılında yaşanan RF-Gürcistan savaşının, 2013 yılında Kırım’ın RF tarafından ilhakının ve Ukrayna krizinin patlak vermesinin ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde (Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya ve Moldova) Moskova yönetiminin oluşturduğu baskının bu döneme rastlaması bir tesadüf eseri olarak görülemez. Bütün bu yaşananlar 21. yüzyılın gerçeği, ABD ile RF arasında yaşanan yeni bir jeopolitik rekabetin tam da kendisidir.
Obama yönetimi yaşanan bu jeopolitik durum değişikliğine bir tepki olarak ve bir avantaj elde etmek için İran ile olan ilişkileri geliştirmek istemiş ve İran’ı kazanmanın yollarını aramıştır. İran ile yürütülen nükleer müzakereler ve 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma bu arayışın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere ABD’nin İran üzerinden yaptığı bu hamle RF tarafından tepki ile karşılanmış Moskova-Tahran arasında soğuk rüzgârların esmesine de sebep olmuştur. Fakat İran ile Batı arasında başlayan bu müzakere süreci her iki taraf için de umut verici olarak görülmemiş ve Obama’nın görevden ayrılması ile bu proje ağır yara almıştır. Trump’ın iktidara gelmesi ile ABD tekrar İran’ı düşman ilan etmiş ve nükleer anlaşmadan çekilmiştir. ABD’nin bu politikası İran’ı tekrar RF’nin yanına itmiştir.
Yukarıda ifade ettiğimiz jeopolitik gerekçelerle; RF ve İran’ın Şam yönetimini ayakta tutma stratejileri ile ABD ve müttefiklerinin Şam yönetimini değiştirme girişimleri bugün Suriye’de yaşanan savaşın ana sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda ABD’nin CIA aracılığı ile Suriye’de yürüttüğü faaliyetleri bu jeopolitik gerçekler çerçevesinde şekillenmiştir. CIA’in Suriye’deki faaliyetlerini özellikle 2005 yılından sonra arttırdığı, 2005-2011 yılları arasında yoğun bir hazırlık yaptığı ve Suriye’yi şekillendirdiği ve 2011 yılında da Suriye’de harekete geçtiği görülmektedir. Özellikle 2005-2011 yılları arasında geçen hazırlık döneminde yukarıda ifade ettiğimiz Şam yönetiminin dönüştürülmesi çalışmaları yapılmış ve bu konuda Türkiye önemli görevler üstlenmiştir. Fakat bu dönüştürme çabaları başarısız olmuştur. Beşar Esad Şam yönetimini elinde bulunduran askerî-tüccar kompleksin etkisinde kalmış ve Moskova-Tahran ekseni ile olan ilişkileri daha da gelişmiştir. Hazırlık dönemi olarak ifade ettiğimiz dönemde Beşar Esad yönetimini dönüştüremeyen ABD 2011 yılında harekete geçmiştir. 2011 yılında Suriye’de başlayan olaylar Mısır, Libya, Tunus ve Yemen’deki olaylarla eş zamanlı olarak gelişmiştir.
Tarihsel süreç içerisinde Suriye ve daha geniş anlamda Doğu Akdeniz ve Ortadoğu her zaman önemli bir coğrafî konumda bulunan jeostratejik değere sahip bir bölge olmuştur. Doğu Akdeniz’in önemini arttıran ve yukarıda ifade ettiğimiz jeopolitik gelişmelere ve durumlara bazı eklemeleri de yapmalıyız. Bunlardan ilki son yıllarda keşfedilen Doğu Akdeniz enerji kaynaklarıdır. Bu enerji kaynakları stratejik değere sahip kaynaklardır. Hem bölge ülkeleri için hem de AB ekonomisi için bu enerji kaynakları önemlidir. Enerji konusunu bir dış politika aracı olarak kullanan ABD ve özellikle RF de bu nedenle Doğu Akdeniz bölgesine özel önem vermektedir. RF bu bölgede bulunan Tartus askerî limanını yenilemiş ve takviye etmiştir. Humeymim’de ise askerî hava üssü kurmuştur ve Lazkiye bölgesine S-400 hava savunma sistemlerini yerleştirmiştir.
ABD’nin 6. Filosu hâlihazırda Doğu Akdeniz’dedir. İncirlikte ve Girit’te önemli hava üsleri bulunmaktadır. Ayrıca İngiltere’nin Kıbrıs’ta iki ayrı noktada (Akrotiri ve Dikelya) askerî üssü vardır. Doğu Akdeniz’de artan bir jeopolitik rekabetin varlığına hep birlikte şahit oluyoruz. İsrail Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da ABD’nin önemli bir stratejik müttefiki olarak yer almaktadır. İsrail’in askerî varlığı, yeteneği ve kapasitesi kayda değerdir ve Arap ülkeleri arasında rakibi yoktur. AB de Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Birliğe üye yaparak oyuna dâhil olmuş durumdadır. AB bölgede askerî varlığını NATO ve özellikle Fransa aracılığı ile göstermektedir.
Doğu Akdeniz havzasında önemli jeopolitik problemler de bulunmaktadır. Kıbrıs sorunu, Arap-İsrail anlaşmazlığı ve Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarının belirlenmemiş olması sıcak çatışmaya dönüşme ihtimali bulunan jeopolitik problemlerdir. Lübnan’da Hizbullah ve Gazze’de Hamas ABD tarafından terörist olarak tanımlanmaktadır. Lübnan istikrarsız bir durum içerisindedir. Mısır’da 2010 yılından buyana yaşanan gelişmeler sonucu ABD taraftarı Sisi darbe ile iş başına gelmiş/getirilmiştir. Bütün bu gelişmeler ve jeopolitik problemler devam etmekte olan Suriye iç savaşını daha hassas hâle getirmektedir.
Doğu Akdeniz bölgesini ve dolayısıyla Suriye’nin önemini arttıran bir diğer sebep de Çin’in geliştirdiği ve 2017 yılında küresel bir proje olarak ilan ettiği “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road) projesidir. Bu proje enerjiden ulaşıma, iletişimden ticarete geniş bir alanı kapsayan ekonomi-politik bir projedir. Bu proje kapsamında Doğu Akdeniz bölgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle Çin de Doğu Akdeniz bölgesine ve Suriye iç savaşına önem vermektedir. Genel olarak Çin’in Şam yönetiminin yanında yer aldığı ve RF-İran eksenine yakın politikalar takip ettiği görülmektedir. Çin dış politikasında askerî unsurlardan ziyade ekonomik unsurları ön plana çıkararak etkin olmak istemektedir. Suriye konusunda da Çin’in uzak gibi görünen tutumu ve konumu son derece açık ve net bir şekilde görülmektedir. Bu kapsamda Çin’in de bu jeopolitik rekabetin bir tarafı ve aktörü olduğunu ifade edebiliriz…
Dr. Ufuk Cerrah-KAFASSAM Uzmanı

Yorumlar