İranı ahvazda kim vurdu ?

İdlib anlaşmasına Amerika təhlükəsi

İranda askeri geçit törenine saldırı

İdlip Olayı Nasıl İncelenmeli -II-

Cemaat-akp kavgası Allah’ın türklere bir lütfudur

Türkiye 12 Haziran 2016
1.119

Haydar Çakmak: Cemaat-akp kavgası Allah’ın türklere bir lütfudur
Türkiye’deki radikal İslamcıların şeyhleri İsrail aleyhine ciddi bir demeç veremez
haydar
Nurzen Amuran: Sizinle kısa bir Avrupa ve Ortadoğu turu yapalım. Çevremizde neler oluyor, neler değişiyor, neler kalıcı olarak kalmayı sürdürüyor? Uzun yıllar Fransa’da yaşadınız. Fransa’dan başlayalım:Bugün çalışma yasasıyla ilgili ortaya çıkan gerilimde sendikalarla yönetim inatlaşmaya devam edecek mi? 1968 öğrenci olaylarıyla başlayan sokak hareketlerinden bu yana, sokakta yürütülen protestoların siyasete yön verdiğini söyleyebilir miyiz? Fransız halkı ne zaman siyasetle iç içe olur?

Prof. Dr. Haydar Çakmak: Batılı demokrasilerde, bilindiği gibi, toplumsal ve mesleki örgütlenmeler güçlüdür. Fransa’da yaşanan grevler bazı özelliklere sahip olsa da, ülke zenginliğinin paylaşılması kavgasından başka bir şey değildir. Batılı liberal demokrasilerde, ülkelerin yönetilmesi ve toplumsal hayatın tanzimi, bazı temel prensipler üzerinden yapılır ve yasalarla garanti altına alınır. Batı yönetim tarzı, hayat felsefelerinde, kişilerin, sosyal sınıfların ve mesleki örgütlerin yeri, üretimdeki payları, milli hasılaya ne kadar katkıları var, ülkenin zenginliğine ve değerlerine ne kadar katkıları var, paylaşımda eşitlik ve adalet, güçlünün değil hukukun üstünlüğünün korunması, yaşam koşulları, iş koşulları, belli bir yaşam standardının korunması gibi temel faktörler üzerinden yapılır. Dolaysıyla bu kadar faktörün rol aldığı kararlar zor alınır ve paylaşımlar da gürültülü olur. Fransa başta olmak üzere batılı ülkelerde grevler eksik olmaz. Ancak Fransa’nın kültürel, özgürlük, insan hakları, eşitlik, siyasi ve ekonomik kodlarında devrimcilik, devrim felsefesi ve başkaldırı geleneği güçlüdür. Bir başka özelliği de, Fransa’da ki, hak ve özgürlük hareketlerinin Avrupa’ya ve hatta bütün dünyaya yayılma istidadının olmasıdır. Bugünlerde yaşanan, özellikle ulaşım sendikalarının grevleri Fransız halkını canından bezdirmektedir. Fransa’da yaşadığım yıllarda bu tür olumsuzlukların ne kadar zor olduğunu yakınen gördüm ve yaşadım. Ama sistem böyledir. Hükümetin yeni “çalışma yasasında”ki işçi ve diğer çalışanların haklarına getireceği yeni düzenlemeler, Avrupa’nın diğer ülke sendikalarına örnek olacağı için Fransız hükümeti AB’nin baskısı altındadır. Ayrıca yeni ekonomik yükün karşılanmasında hükümet sıkıntıya düşeceğini hem kamuoyuna hem de sendika yöneticilerine anlatmaktadır. Netice de, bir orta yol bulunarak anlaşmaya varılacaktır. Bu sorunların başka türlü çözümü var, örneğin, ya, Türkiye’deki gibi sarı sendika olacaksınız, hiç sesiniz çıkmayacak yada Fransa’daki gibi grevlerle gürültü yapıp bir kısmını uyandıracaksınız, bir kısım uyanıkları da gürültü yaparak başlarını şişireceksiniz. Netice olarak, Fransa’daki olaylar 1968 olaylarının rolünü tekrarlar mı çok emin değilim. Ama AB üyesi ülkeleri etkileyeceği muhakkaktır. Bu durumu kendileri konuşmakta ve etkisini azaltmak için çalışmaktadırlar. AB sosyal hakların genel prensiplerini çizmekle birlikte bir ortak yasa ve formül dayatmamaktadır. Özellikle İngiltere bu tür yasalara karşıdır.

BATILI EMPERYALİST ÜLKELER SÖMÜRÜ İÇİN BİRBİRLERİNİN CİDDİ RAKİPLERİDİR

Sorunlar tamamen ekonomik olduğuna göre, bu gerilimlerde AB Merkez Bankası’nın ve İMF’nin aldığı kararların etkisi oldu mu?

Kuşkusuz olmuştur, ancak AB ve İMF, daha önce de kararlar alıp ilgili ülkelere bunları uygulatıyordu ve sorun çıkmıyordu. Bugün aldığı kararların daha kötü olduğunu söyleyebiliriz, ama AB ve İMF’de çalışanlar da kendileri tarafından tayin edilen ve aynı felsefe ve aynı ekonomik politikaya sahip insanlardır. Sorun bizce, daha çok, Avrupa ülkelerinin genel olarak ekonomilerinin geriye gitmesidir. Her ne kadar, üretimleri, dış satımları, dış alımları rakamsal olarak artsa da, Avrupa’nın yaşam standardı ve parıltısı zayıflamıştır. Eski lüks ve konforları yoktur. Eskiden bir ay tatil yapma imkanı olan batılılar, artık ancak bir hafta tatil yapmakta, daha küçük arabalara binmektedir. Avrupa artık ikinci dünya savaşından sonraki kalkınma ve her yıl yeni yatırım ve yükselmeyi göremez. Bunu birçok sebepten dolayı göremez ama, iki sebep daha belirleyicidir. Birincisi doyuma ulaşmıştır. Kalkınmasını tamamlamıştır. Eksik bir fabrikası, yapılmayan bir yolu kalmamıştır. İkincisi, yoksul veya kalkınmakta olan ülkeleri sömürme imkanları ve yetenekleri azalmıştır. Ülkeler kendilerini eskisi kadar kolay sömürtmüyor. Batılı kalkınmış ülkeler sömürmek içinde daha fazla para harcamak zorundalar. Örneğin, eskiden sömürge ülkelerinden yer altı ve yer üstü zenginlikleri bir kuruş vermeden alıp ülkelerine taşırken bu gün para karşılığında ve hatta bazen karışıklık çıkararak bazen de savaş yaparak ciddi para ve can kaybı vererek bunu yapabilmektedir. Günümüzde bunun en önemli örneği petrol ve gaz için şantaj, entrika ve savaşlar yapıldığını biliyoruz. Irak ve Libya savaşları bunun en tipik örneğidir. Batılı emperyalist ülkeler sömürü için birbirlerinin ciddi rakipleridir. Ayrıca orta ölçekli ülkeler kalkındıkça, kalkınmış ülkelerden daha az mal almakta ve daha az bağımlı hale gelmektedir. Örneğin AB ülkelerinde kullanılan beyaz eşyanın yüzde yirmisi Türk malıdır. Türkiye, hem müşteri olmaktan çıkıyor hem de onların pazarını daraltmaktadır. Bu durum bütün dünyada öyledir. Ama Avrupa yaşam kalitesi, özgürlükçü karakteri ve sunduğu konforla cazibesini korumaktadır. AB Merkez bankasının işi çok zor zira dünyanın en önemli üç ekonomisinden biri olan Almanya ile iflas eden Yunanistan ve iflasın eşiğinden dönen İrlanda ile çok zayıf ve kırılgan Bulgaristan ve Romanya ekonomilerini aynı anda rahatsız etmeyecek ortak kararlar ve para politikaları tespit etmek zorundadır. Bu durum kolay değildir. Zaten AB merkez bankası sistemi sık sık tartışılmaktadır. Ama bütün sorunların kaynağında para politikalarını görmek te doğru değildir.

İNGİLTERE BAŞBAKANI REFERANDUM ÖNCESİ AB’DEN ÖNEMLİ TAVİZLER KOPARTMIŞTIR

İngiltere yakında bir referandum yapacak ve İngiliz halkı AB’den ayrılma veya AB’de kalma kararını verecek. Eğer AB’den ayrılırsa AB’nin pozisyonunda bir değişiklik olur mu? İngiltere kazançlı mı çıkar yoksa ekonomide bir sarsıntı yaşanır mı? İngiltere AB ülkeleri için ne ifade ediyor?

İngiltere’nin AB’den ayrılması şüphesiz büyük bir boşluk ve ciddi bir darbe vuracaktır. İngiltere’nin çıkması üyeler arasında özellikle AB standartlarının üzerinde olan Kuzey Avrupa ülkelerine kötü örnek olacağı ve onların da çıkmak isteyeceği düşünülmektedir. İngiltere’yi sadece bir ülke olarak düşünmek doğru değildir. İngiltere, Anglo- Sakson ve Commonwealth ülkelerinin lideridir. Tarihi bir ağırlığı ve dünya siyasetinin, uluslararası güvenliğin önemli bir aktörüdür. AB’ne önemli politik ve ekonomik katkısı vardır. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin AB dışında olan müttefikleri de İngiltere’nin birlik içinde kalmasını istemektedir. Zaten, İngiltere başbakanı referandum öncesi AB’den önemli tavizler kopartmıştır. İngiltere şu anda, özel statülü gibi bir pozisyona sahip, mevcut iktidar ve merkez sol partiler ve liberaller AB yanlısıdır. Dolayısıyla çıkma beklenmemektedir. Ama çıkma durumunda yapılan ekonomik araştırmada, her iki tarafta kaybedecektir. Başbakan David Cameron, İngiltere’nin AB’den çıkması halinde güvenlik ve konforunda azalma olacağını ifade ederek İngilizlerin en hassas olduğu konudan örnek vermiştir. Zaten şu anda yapılan araştırmada halkın yaklaşık %70’i AB’de kalma yönünde davranacağını göstermektedir.

İngiltere iç siyasetinde aykırı sesler duyulmaya başlandı. İngiliz İşçi Partisi’nin yeni lideri Jeremy Corbyn İsrail politikalarını eleştiriyor, bir yandan İsrail’in nükleer silahlarının feshi için mücadele verirken öte yandan İran’daki yaptırımların kalkması için öncülük ediyor. Londra Belediye Başkanlığını İşçi Partisinin Müslüman adayı kazandı. İngiltere bir değişim ihtiyacında mı?

Avrupa’nın en sağcı sol partisi İngiliz İşçi Partisidir. Bir İngiliz ne kadar solcu olabilirse İşçi Partisi de o kadar solcudur. Avrupa’daki bütün sol partiler genel olarak Filistin’i destekler ve İsrail devletinin politikalarını kınar. İngiliz İşçi partisi yeni lideri Jeremy Corbyn, diğer sol partiler gibi aynı noktaya gelmişse olağan üstü bir durum değil, normalleşmedir. Ancak İngilizlerin sağcısı da solcusu da batılı klasik siyasi felsefelere benzemez. İngiliz geleneğinde aşırılık yoktur. Majestenin sağcı veya solcu politikacıları, İngiliz devletinin çıkarları ve geleneğine saygılı olur ve bir marjinallik beklememek gerekir.

Dünyada en sağlam devlet geleneği olan, ülkelerin başında gelir, tarihinde hiç sömürge olmamış, kendinden on kat büyük Hindistan’ı egemenliği altına almış, kendi tabirleriyle üstünde güneş batmayacak kadar büyük topraklara ve halka hükmetmiş bir geleneği ve yeteneği olan bir halktır. İngiliz devlet yapısı tesadüfi olarak önemli siyasi ve ekonomik bir eylem yapmaz. Londra belediye başkanı bir Müslüman olmuşsa bu bir tesadüf değildir. Verilecek bir mesaj ve gelecek için bir planlama yapılmıştır. İngiliz devletinde bir değişimden ziyade yeni şartlara ve ihtiyaçlarına uyum sağlama veya pozisyon alma dememiz daha açıklayıcı olacaktır.

TÜRKİYE’DEKİ RADİKAL İSLAMCILARIN ŞEYHLERİ İSRAİL ALEYHİNE CİDDİ BİR DEMEÇ VEREMEZLER

Ortadoğu’ya geçelim: Mısır’da Müslüman kardeşlerin hezimete uğraması Ortadoğu’da nasıl bir gelişmeye yol açtı? Dünyadaki Müslüman kardeşlerin savunucularının eskisi kadar sesleri çıkmıyor değil mi?

Mısır, hem Arap ülkeleri hem de İsrail ve ABD açısından çok önemli bir ülkedir. İsrail devletinin varlığını sürdürmesi açısından doğrudan ilgili bir ülkedir. Uluslararası İlişkilerde veciz bir söz vardır. “Orta doğuda Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” diye. Mısır hem insan kalitesi hem de askeri güç açısından önemlidir. İsrail ile sınırı olması, değerini daha da artırmaktadır. Bu nedenle Mısır’ın yönetimi Mısır halkına bırakılmaz. Bu cümle ağır olmakla birlikte maalesef doğru bir cümle olduğuna inanıyorum. Aynı cümleyi Yeniçağ gazetesindeki köşe yazımda birçok defa kullandım ve olaylar yanılmadığımı gösterdi. İlginçtir, Müslüman kardeşlerin Mısır’da iktidara gelmesini İsrail ve ABD istedi, ama Suudi Arabistan istemedi. İsrail, kendisine en büyük düşman olan radikal İslamcıları kendi eliyle kontrol ederek iktidarda tutmak ve kendi varlığını kabul ettirmek için strateji belirledi. Amacı bunları iktidarda hırsızlık, yolsuzluk ve ahlaksızlığa alıştırıp kontrol etmekti. Ancak yanıldılar zira her türlü hırsızlık ve ahlaksızlığa rağmen halk bunları görmedi. Tabanlarını sıkı tutmak için de Yahudi düşmanlığına devam ettiler. Kendi kontrollerinde olan Mısır askerlerini ve aydınları devreye sokarak ve Suudilerin de desteğiyle Müslüman Kardeşler iktidarını sonlandırdılar. Radikal İslamcıların Mısır’da tekrar iktidara gelmelerinin bir tek yolu var. İsrail ile gizlice anlaşıp onların varlığını kabul ettikten sonra tekrar iktidara gelebilirler. İsrail, kuruluşu olan, 1948’den bu tarafa güvenliğini sağlayamadı. Kendi askeri gücünün yanı sıra ABD başta olmak üzere batının en büyük ülkelerinin desteklerine rağmen bölgede yalnız ve huzursuz. Bunun en büyük nedeni de radikal İslamcılardır. Bu nedenle İsrail devleti, genelde dünyadaki, özelde ise Ortadoğu’daki radikal İslamcıları, cemaat ve tarikatları başıboş bırakmaz. Örneğin, dikkat edilirse eğer, Türkiye’deki radikal İslamcıların örgütleri, cemaat ve tarikat şeyhlerinin, İsrail aleyhine ciddi bir icraatları ve demeçleri yoktur. İsrail’in kontrol edemediği Müslüman dindar halklardır. Bunlar için de çalışmaları olduğu muhakkaktır. İsrail devleti ve uzantıları İslam ülkelerindeki basın yayın kuruluşlarının da önemli etkilerinin olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Müslüman Kardeşler gibi bir yapılanmayla ilgili yayınların önemli bir kısmının İsrail veya sempatizanları tarafından kontrol edilmek istenmesi beklenir.

Tunus Halkı son seçimde Gannuşi’ye oy vermedi. Yaptığınız bir analizde Tunus aydınlarının oynadığı rolden söz ediyorsunuz. Tunus’ta aydınlar ve medya nasıl bir sorumluluk üstlendi? Bizdeki bazı aydın olduğunu iddia edenlere örnek olsun diye soruyorum

Kuzey Afrika ülkeleri, Fas, Cezayir ve Tunus, 1860’dan 1960’a kadar Fransa’nın kontrolünde kaldı. Yüz yıl içinde bu ülkelerde batı tarzı eğitim ve yaşam hüküm sürdü. Ülkede köklü bir sekülerizm oluştu. Tunus, sanayisi ve doğal zenginliği olmayan küçük bir ülkedir. Tarım, Fransa başta olmak üzere yurt dışına çalışmaya giden Tunusluların gönderdiği dövizler ve Turizm gelirleriyle yaşamaya çalışan yoksul bir ülkedir. Habib Burgiba ve Zeynel Abidin Bin Ali’den sonra 2011 yılında Arap Baharıyla, Tunus halkı, ilk kez özgürlüğünü yakaladı, ama bu kez de ülkenin başına radikal İslamcılar musallat oldu. Tunus’ta, aydınlar ve Tunus entelijansıyası, İran’daki aydınların düştüğü hataya düşmediler. Radikal İslamcıların gerçek yüzünü gördüler ve halkı uyardılar. İslamcı partiler demokrasinin erdemini kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırma peşindeler. Her tarafta öyle yapıyorlar. Amaçları iktidara gelmek değil, devleti ele geçirmektir. Geçici bir süre iktidar değil devleti dönüştürerek sürekli iktidar peşindeler. Tunus halkı Tunus aydınlarının ve basının gayreti ve uyanıklığıyla İslamcıların niyetini anladılar. Türkiye’de olduğu gibi kalemlerini satmadılar veya kiraya vermediler. Bütün çağdaş yazarlar ülkelerini çağ dışı bir tünele sokacak olan siyasi İslamcıları ve onlara destek verenleri yılmadan anlattılar. Tunus halkı bunların dağıttığı erzak ve para yardımını aldı ama oy vermedi. Gannuşi radikal İslamcılar arasında en eğitimli ve akıllılarından birisidir. O’da durumu anladı kendisini ve arkadaşlarını bir kez daha tehlikeye atmadan siyasi İslamdan vaz geçtiğini ilan etti. Ama, bu asla doğru değildir. Yeni bir fırsat için pusuya yatmaktan başka bir şey değildir. İslamiyet’in Tunus yönetimine ihtiyacı yoktur. Siyasi İslamcıların ihtiyacı vardır. Fransa, Tunus’ta ki, İsrail ve ABD ise Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının getireceği tehlikeyi gördüğünden bu ülkelerin ordularını tetikte tuttular ve bu radikallerin yaratacağı tehlikeyi ordu korkusu ve müdahalesiyle önlediler. Türkiye’ de, çağdaşlığın ve Laik sistemin garantisi olarak görülen, ordu, üniversiteler ve yargı, ABD’nin desteği ile cemaate ve AKP’ye yedirildi. Muhalefet partileri kendileriyle uğraşmaktan, çapsız ve kalitesiz kadrolarla iktidara karşı güçsüz kalmaktadır. Halk da örgütlü olmadığı ve bir kısmı da durumu anlayamadığı için Türkiye bir çaresizlik içinde kıvranmaktadır.

DİNDAR NESİL NUMARASI SADECE TÜRKİYE’YE ÖZGÜ BİR SLOGAN DEĞİLDİR

Bir yazınızda Tunus’da geçenlerde yapılan ENAHDA’nın kongresinden söz etmiştiniz. Lideri Raşid Gannuşi bir gazeteciye, “Artık siyasi İslamcılığı bırakıyoruz, Müslüman demokrat olacağız. ” demiş. Siyasi İslamcılıkla Müslüman demokrat olmak arasında nasıl bir çizgi var?

Siyasi İslamcı, kısaca İslami bir devlet yaratma, Şeriat düzenine geçmeyi amaçlamaktadır. Müslüman Demokrat ise, Batı’da örneği olduğu gibi, Hıristiyan Demokratlar gibi, demokratik parlamenter sistem içerisinde çağdaş, modern, maddi hukukun üstünlüğü, laik devlet yapısı, çok partili bir sistem içerisinde belli bir politik ve ekonomik programlarla halktan oy alarak iktidarı hedefleyen normal bir siyasi parti. Bunların tek farkı dini konularda biraz daha hassas olmaktır. Ancak İslam dünyasında bunun örneği henüz yoktur. Uzak Asya ülkelerinde Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde siyasi İslamcı olmayan, dindar partiler var ama, aynen Türkiye’de olduğu gibi, “dindar nesiller, yetiştireceğiz” diye kendilerine fanatik militanlar yetiştirmekte ve ebedi iktidarlarını elde etmek için sabırlı davranmaktadırlar. Yani, dindar nesil numarası sadece Türkiye’ye özgü bir slogan değildir. Altın vuruş için demokrasi içerisinde hazırlık yapmaktan başka bir şey değildir. Siyasi İslamcılar sadece kendi öbür dünyasını tanzim etmekle yetinmiyor, herkesin öbür dünyasını tanzim etmek istiyor. Sorun da zaten burada çıkıyor. Türkiye’de hiç kimse oruç tuttuğu için dayak yememiştir ama tutmayan çok insan dayak yemiştir. Sen de benim gibi dindar olacaksın yoksa dayak yersin, tipik siyasi İslam davranışıdır. Zira, İslam’da kaba kuvvet yoktur. İslamcılar da vardır.

IŞİD GİBİ BİR ÖRGÜTÜN KURULMASININ İSRAİL’İN GÖZÜNDEN KAÇMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Ortadoğu politikasında ABD ve Rusya güç savaşına girdi. Hangi amaçlarla bu savaşı bu kaosu büyüttüler. Kim daha kazançlı görünüyor? İsrail’in hiç sesi çıkmıyor, IŞID’e ve Taliban’a mı verdi savaş vekaletini?

Önce şunu belirtelim, İsrail’in yapmak istediği tahribatı, zaten diğer ülkeler yapıyor, dolayısıyla bir şey yapmasına gerek yoktur. Ortadoğu da, İsrail istihbarat ağı dünyanın en güçlü örgütlenmesidir. Bölgede yaprak kımıldasa İsrail onu görür. IŞİD gibi bir örgütün kurulmasını İsrail’in gözünden kaçması mümkün değildir. Uluslararası ilişkilerde klasik bir prensip vardır: “Bir örgütün kurulmasına engel olamıyorsan içinde bulun.”

Rusya Ortadoğu’daki olayların çok içine girmedi ama Suriye konusunda önemli bir taraf haline geldi. Soğuk Savaş sonrası düzende Orta doğu petrolleri ABD ve İngiltere’ye, Orta Asya ve Kafkas petrolleri Rusya’ya bırakıldı. Bu konuda bir sorun yok. Rusya’nın amacı Suriye’de deniz ve hava askeri üslerini korumak ve buradaki askeri varlığıyla Akdeniz’deki çıkarlarını ve uluslararası bir güç olduğunu göstermek. Ancak Suriye’de beklenmeyen olaylar oldu. Bölge ülkeleri, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan beklenmedik bir kararlılıkla Suriye olayında müdahil oldular. Bu bölgesel rekabet yetmiyormuş gibi, dış destekli IŞİD, güçlü bir şekilde ortaya çıktı ve bütün planları alt üst etti. ABD, Rusya ve İngiltere gibi dünyanın en güçlü orduları yaklaşık bir yıldır IŞİD’i bombalamakta ama yok edememektedir. Bir avuç toprak üzerinde 10 veya 20 bin kişiyi yenemiyorlar. Bu olacak iş değil, dünya ile alay ediyorlar, insanların aklına hakaret ediyorlar. İşin özü, IŞİD içerisinde ABD, Rusya, İngiltere ve Suudi Arabistan’ın kendilerine bağlı grupları var, bu ülkeler, kendilerine bağlı grubun olduğu toprakları bombalamıyor, diğerlerini bombalıyor. Ama görünen o ki IŞİD yönetimi, aralarında bu saldırıları birbirlerine duyurarak boş arazileri veya boşaltılmış binaları bombalattırıyorlar. ABD, kendilerine bağlı olan IŞİD militanlarını Rusya’ya karşı Kafkaslar’da, Rusya’da, ABD’ye karşı Afganistan’da kullanma ihtimalini düşünerek dost IŞİD‘çileri gözetmektedir. ABD askeri uzmanları, ellerindeki cihazlarla uzaydan, yeryüzündeki karınca ve kelebeğin vücut ısısından yerlerini tespit ettiklerini övünerek anlatmaktadırlar. Karıncanın vücut ısısından yerini tespit eden ABD, eli silahlı eşkıyaların yerini göremiyor mu?

Ülkemizle ilgili de sorularım olacak: Türkiye-AB zirvesinde yapılan sığınmacılarla ilgili anlaşmanın uygulaması belirsizliğe doğru gidiyor. Davutoğlu’nun ayrılmasından sonra diyaloglarda sert bir üslup kullanılıyor. Bu üslup nedeniyle haklılığımızı anlatamayacağız gibi görünüyor. Sonuçta sığınmacılar bizde, vaat edilen para AB Merkez Bankasında mı kalacak ne dersiniz? Vize sorununun çözülmeyeceği de görünüyor değil mi?

AB’nin 80 milyon Türk’e kapılarını açacağına hiç inanmadım. Yaklaşık yirmi yıl Avrupa’da yaşayan biri olarak, bu sözlerini tutmayacaklarını görüyordum, daha önce de örneklerini yaşadığımız için şaşırtıcı değildir. Onların mantalitesini ve çıkar üzerine kurulu düzenlerini bilen hiç kimse de inanmadı. Tayyip Erdoğan’ın üslubu düzgün değil, ama hangi üslupla konuşursa konuşsun, Avrupalılar bu göçmenleri almayacaklardır. Bunun nedenleri, kendi ülkelerinde yeteri kadar Müslüman nüfus var, bunların eğitimlerine sağlıklarına para harcamak istemiyorlar, bir de kontrol edemeyecekleri Müslüman nüfusta istemiyorlar. Kültürleri farklı, yaşam tarzları ve giysileri farklı, artık bunları halklar da istemiyor. Müslüman nüfusa ve onların getirdikleri soruna doydular. Avrupa’nın Türkiye’deki göçmenlerle ilgili belli stratejileri vardır. 4 milyon mülteciyi Türkiye, yaklaşık 5 yıldır beslemekte ve barındırmaktadır. Türk ekonomisine verilen bu zarar, özellikle planlanmıştır. Ne kadar uzun süre ve ne kadar çok mülteci o kadar çok başarılı bir stratejidir. İkincisi ve asıl politikaları, Türkiye’deki Kürt nüfusu yeteri kadar kullanamıyorlar. PKK militanlarının dışın da, Kürt kökenli yurttaşları, devlete karşı isyan ettiremediler. Arap nüfusu da yeteri kadar kalabalık olmadığı için, amaçları Türkiye’de ne kadar yapabilirlerse o kadar Arap mültecileri evliliklerle ve vatandaşlık verilerek Türkiye’de kalıcı kılarak Türkiye’nin etnik yapısını bozmaktır. İngiliz ve Amerikalıların isteği üzerine, Suudi Arabistan ve Körfezin zengin Arap ülkeleri Suriye ve Irak Arap mültecileri kabul etmemektedir. Ürdün ve Lübnan, Irak ve Suriye’ye komşu oldukları için doğal olarak halk oralara da gitmiştir. Türkiye toprak olarak Avrupa Birliği’nin en büyük ülkesi, yirmi yıl sonra da nüfus olarak, Rusya’dan sonra, Avrupa’nın en büyüğü olacaktır. Batının en büyük korkusu, tarihin tekerrür etmesidir. Sanayileşmiş, zenginleşmiş, modernleşmiş, çağdaş yöntemlerle güçlenmiş bir Türkiye, Türk dünyası ve İslam dünyasını arkasına almış bir Türkiye son derece tehlikeli olacaktır. Zira bu ülkelerin kaynaklarını batıya yedirmeyecektir. Türklerin müktesebatı buna uygundur. Bu nedenle, Türkiye’nin başına çağdışı cemaat, tarikat, zaviye, tekke ve AKP bela edilmiştir. Aksi taktirde Türklerin önünü kesmek, çağın dışına atmak mümkün değildir.

AMERİKALILARIN İSTEĞİ VE DESTEĞİYLE RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLEREK RUSYA DÜŞMAN HALİNE GETİRİLDİ

Sürekli iç politikayı besleyecek şekilde yönetilen dış politikadaki sert söylemlerle ekonomimizdeki özellikle dış ticaretimizdeki olumsuzluklardan en çok bugün Yunanistan faydalanıyor. Sözgelimi Rusya ile yapılan antlaşmalar çarpıcı bir örnek. Geriye dönüşü nasıl sağlarız?

Sorunuzun cevabını yakın geçmişten örnek vererek cevaplamak istiyorum, Adnan menderes, batının kendisine yaptığı yardımı kesmesi üzerine 1955’de Rusya’ya yöneldi ve önemli yatırım ve ticari anlaşmalar yaptı, 1959’da Londra yakınlarında uçağı düştü 15 kişi öldü kendisi mucize eseri olarak kurtuldu. Süleyman Demirel, 1965’den sonra Rusya ile büyük sanayi yatırımları ve ticari ilişkilere girdi. 1971 askeri muhtıra ve 1980 askeri darbesiyle iki kez yönetimden uzaklaştırıldı. Tayyip Erdoğan, Rusya ile gereğinden fazla yakınlaşınca, petrol boru hatları, nükleer enerji santralleri, batılıları rahatsız etti ve Amerikalıların isteği ve desteğiyle Rus uçağı düşürülerek düşman haline getirilmiştir. Batılılar, Türkiye’nin sanayileşmesini, zenginleşmesini ve güçlenerek karşılarına geçmesini önlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’ye teknoloji vermedikleri gibi teknolojik ürün de satmamaktadırlar. Türkiye’nin sanayileşmesinin temelinde Ruslar vardır. Müttefikimiz batı değil. Nasıl tekrar iyi ilişkilere dönülür. Cevabı çok basit, geçmişi bilen, geleceği gören, akıllı, basiretli ve yurtsever yöneticilerle.

CEMAAT-AKP KAVGASI ALLAH’IN TÜRKLERE BİR LÜTFUDUR

Bir zamanlar gizli koalisyon ortağı olarak, devletin ince damarlarına kadar sızan F-tipi Cemaat, bugün terör örgütü ilan edildi. Oysa şu anda siyasete kamuya yön vermeye kalkan o kadar farklı cemaat ve tarikatlar var ki. Cumhuriyet kazanımlarımızı birer birer yok etmeye çalışıyorlar. İslam ülkelerinde siyasal İslam’dan vazgeçme eğilimleri yaşanırken Türkiye’de laikliğin tartışma ortamına sürüklenmesini siz nasıl yorumluyorsunuz?

Bu sorunuz, çok sayıda farklı cevap gerektiriyor. Birincisi, Cemaat, devleti tek başına yıkmaya çalışmadı, AKP ile birlikte iş birliği yaparak Türk devletini, bilinçli ve planlı bir yıkma hareketiydi. Sorun, cemaatin kendisini daha güçlü hissettiği yerde, Erdoğan ve adamlarını yıkarak yönetimi ele geçirmek isteyince başladı. Yani daha açık bir cevapla, Erdoğan, devletin yıkılmasına göz yumdu ama sıra kendine gelince kazan kaldırdı. Devletin ve kamuoyunun desteğiyle cemaati hırpalıyor. Cemaat iktidardayken çok tahribat yaptı, amansız davrandı, sağdan ve soldan bütün yurtseverleri tırpanladı, hatta bilinçli bir şekilde perişan etti. Kamuoyunun sevmediği ve şüpheyle baktığı bütün isimleri besledi, masum yurtseverlerin üstüne gönderdi. Birçok saf ve Anadolu’nun temiz gençlerini dini duygular ve cemaat geleneğiyle kullandı. Şapka düşüp, kel görününce, cemaatin gerçek yüzünü özellikle ona samimi hizmet edenler gördü ve Erdoğan’ın cemaate attığı her tokadı sessizce alkışladı. Cemaat bu sessizliği ve kamuoyunun Erdoğan desteğini insani gerekçeler kullanarak kınıyor ama artık cemaatin numaralarını kimse yemiyor. Yaptığı her hareket artık sorgulanıyor. Cemaat-AKP kavgası Allah’ın Türklere bir lütfudur. İkisi değil de başkaları bunlarla mücadele etseydi, dinsizlerin Müslümanlara karşı savaşı olarak takdim edilirdi ve kamuoyu yine yanıltılırdı.

İkinci cevap, AKP, Türkiye’de cemaat, tarikat, zaviye ve tekkelere karşı değil, kendilerine karşı çıkanlara karşı, kendilerini destekleyenleri beslemekte, çeşitli bakanlıkları çeşitli dini cemaatlerin kontrolüne vermekte bir beis görmüyor. Gülen cemaatinden tecrübeli olduğu için onların tehlike yaratacak kadar büyümelerini istemiyor ve daha tedbirli davranıyor.

Üçüncü cevap, Siyasi İslamcı ve cemaatlerin tek amaçları iktidar olmak değil, devleti ele geçirmektir. Zira, iktidar, mevcut Anayasa ve yasalar çerçevesinde hareket etmek zorundadır, yani Türkiye’de cumhuriyet, demokrasi, laiklik ve batılı bir politika takip etmek zorundadır. Bunlar böyle bir şey istemiyorlar, demokrasiyi kullanarak, halkın desteği ile çaktırmadan devlet düzenini değiştirmek en emin ve tehlikesiz yoldur. Türkiye’deki siyasi İslamcıların arkasında ABD ve AB var. Türkiye üzerinde en iyi operasyon AKP döneminde yapılır. Basında Batı Erdoğan’ı istemiyor gibi algı pompalanıyor. Bu küllü yalandır ve bir algı operasyonudur. Batı istese Erdoğan’ı bir dakikada iktidardan düşürür. Türk devletini çok zayıflattılar, devletin ciddiyetini yok ettiler, ordu, yargı, polis ve üniversite gibi önemli sinir uçlarını yok ettiler. Ülke refleks kabiliyetini kaybetti. Türkiye üzerinde operasyonları başladı zaten, AKP’ye biraz daha ihtiyaçları var. MHP ve CHP yönetimlerinin kendi kontrolleri dışında değişmesinden ödleri kopuyor. Kamuoyu anlar ve uyanır diye tetikteler. Bütün amaçları, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü yok etmek, devlet düzenini bozmak ve en önemlisi de Türkiye’nin Atatürk’ün ön gördüğü Türk olma karakterini yok etmektir. Çok uluslu bir Türkiye hedefliyorlar. Bu da ancak İslamcı, ümmetçi bir iktidarla olur, zira halk şüphe etmez ve uyanmaz. Bazı sol aydınlar, gözlerini ve dikkatlerini laikliğe dikmişler ama ayaklarının altındaki toprak kayıyor fark etmiyorlar. Türkiye’siz bir laikliği ne yapacaklar anlamak mümkün değil. Sol felsefeye sahip yurt severler, Türkiye’ye zarar vermeden AKP’ye zarar vermenin yolunu ve yöntemini bulmalıdırlar.

BATILI ÜLKELER TÜRKİYE’YE KARŞI OLAN BÜTÜN HAREKETLERİ DESTEKLEMİŞTİR

ABD PKK PYD ilişkisi ülkemizde terörün uzamasına yol açan bir ilişki yumağı. Burada önemli olan terörle mücadele ederken o bölgede yaşayan halkımıza sahip çıkılması ve batıya bu gerçeği anlatabilmemiz. Bir yanda terör öte yanda Başkanlık talebi. Türkiye ne yapıyor? Siyasi iktidarın ajandası Türkiye için mi, yoksa kendi siyasi güvenliği için mi?

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa başta olmak üzere batılı ülkeler, Türkiye’ye karşı olan bütün hareketleri desteklemiştir. Bir dönem, ellerinin altında bulunsun diye ASALA’yı kurdurttular ama bekledikleri gibi olmadı. Zira ASALA, Türkiye’de operasyon yapma yeteneği bulamadı ve batının beklediği kadar güçlü olamadı. Yapacağı terör olaylarını ancak Avrupa’da yapabilecekti ve bunu da istemediler. PKK, onlar için ideal bir örgüttü, hem Türkiye’de terör hareketleri yapma imkanları vardı, hem kullanılmaya hazırdı, hem de bölgede operasyonlarda kullanma imkanları vardı. Bu nedenlerle PKK, batılı emperyalist ülkeler için çok önemlidir. PKK, batı için çok işlevsel ve vaz geçmeleri çok zordur. AKP, devletin imkanlarını ve gücünü, kendine karşı, içten ve dıştan yönelen tehdit ve tehlikelere karşı kullanmaktadır. Devlete yönelik tehditlerle ilgilendiği görüntüsü vermiyor. Kilis bombalanıyor, ülkenin sınırları kevgir gibi giren çıkan belli değil, ülkede insanlar birbirlerinden nefret ediyor, AKP karşıtı herkes cezalandırılıyor, devletin yönetimi malum. Erdoğan kendisini kurtarmak için devletin bütün imkanlarını ve dini duyguları kullanmaktadır. İktidardan düşünce yargılanacağını çok iyi biliyor. Gülen cemaatinin kendisine ve arkadaşlarına olan kin ve nefretini görüyor ve onların eline düşmekten korkuyor. Bunu önlemeye çalışıyor, içte ve dışta, hata üstüne hata yapıyor.

Avrupa ve Ortadoğu’dan başlayarak Türkiye’de noktalanan bir analiz yaptınız. Değerlendirmelerinizle aydınlandık. Çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv. com

Yorumlar