CEM TABANLI: ORTODOKS DÜNYASININ VATİKAN’I MI? FENER RUM PATRİKHANESİ VE YENİ DÖNEM
1917 Bolşevik Devrimi, Rusya’da yalnızca Çarlık rejiminin sona ermesini değil, aynı zamanda din ile siyasal iktidar arasındaki yüzyıllardır süregelen ilişkinin köklü biçimde kopuşunu ifade etmektedir. Romanov Hanedanı’nın tasfiyesiyle birlikte Ortodoks Kilisesi, devletin meşruiyet üretimindeki merkezi rolünü kaybetmiş; yeni kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), ateist ideolojiyi yalnızca bir inanç reddiyesi olarak değil, toplumu yeniden inşa etmeyi hedefleyen dönüştürücü bir araç olarak benimsemiştir. Bu çerçevede din, Sovyet rejimi açısından potansiyel bir karşı-devrimci unsur ve ideolojik tehdit olarak değerlendirilmiştir.
Sovyet yönetimi, Moskova Patrikhanesi dışındaki birçok Ortodoks kilisesini kapatmış; ruhban sınıfını sistematik biçimde tasfiye etmiş ve dini cemaatleri dağıtmaya yönelik kapsamlı politikalar uygulamıştır. Bu baskılar sonucunda, özellikle SSCB sınırları içerisindeki Ortodoks toplulukların önemli bir kısmı Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş; böylece Ortodoks dünyasında ilk kez kurumsal ve kalıcı bir diaspora kiliseciliği ortaya çıkmıştır. Bu diaspora yapıları, zamanla Moskova’nın doğrudan denetim alanı dışında, daha özerk ve çoğu zaman siyasetten bilinçli biçimde uzak duran bir Ortodoks yorumunun gelişmesine zemin hazırlamıştır. Ancak Soğuk Savaş ile birlikte bu yapılara yönelik ABD ilgisi artmıştır. Bu ilgi 2007 yılında Rusya ile bu yapılar arasında bağlılık sağlanana kadar devam etmiştir.
Bununla birlikte dikkat çekici olan, Moskova Kilisesi’nin tamamen ortadan kaldırılmamış olmasıdır. Sovyet yönetimi, Ortodoksluğu tümüyle yok etmek yerine, onu denetlenebilir, devletle uyumlu ve gerektiğinde araçsallaştırılabilir bir yapı haline getirmeyi tercih etmiştir. Bu pragmatik yaklaşımın en belirgin örneği, İkinci Dünya Savaşı sürecinde görülmüştür. Stalin yönetimi, Nazi Almanyası’na karşı yürütülen savaşta toplumsal direnci artırmak amacıyla kiliselerin yeniden açılmasına izin vermiş; dini semboller ve söylemler millî seferberliğin bir parçası haline getirilmiştir. Böylece Ortodoks Kilisesi, ideolojik olarak reddedilmeye devam edilse de, siyasal ve toplumsal açıdan işlevsel bir aktör olarak yeniden tanımlanmıştır.
Savaş sonrasında ateist politikalar yeniden sertleşmiş, ancak Stalin’in ölümünün ardından bu baskılar görece yumuşamıştır. Buna rağmen Moskova Patrikhanesi hiçbir dönemde tam anlamıyla kurumsal özerkliğe kavuşmamıştır. Ancak kilisenin sürekliliğini koruması, Ortodoks dünyasında Moskova’nın tarihsel merkez olma iddiasını canlı tutmuştur. Bu iddia, SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte yeni bir içerik ve yönelim kazanmıştır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Rusya Federasyonu, ideolojik boşluğu din, tarih ve kimlik unsurlarıyla doldurma stratejisini benimsemiştir. Vladimir Putin liderliğindeki yönetim, Ortodoks Kilisesi’ni “Rus Dünyası” (Russkiy Mir) doktrininin temel bileşenlerinden biri haline getirmiştir. Bu bağlamda kilise, yalnızca bir inanç kurumu değil; Rus dış politikasının kültürel, ideolojik ve sembolik taşıyıcısı olarak konumlandırılmıştır. Yurt dışındaki Rus kökenli kiliselerle bağların yeniden tesis edilmesi, Moskova’nın Ortodoks dünyasında fiilî bir merkez olma iddiasını güçlendirmiş; aynı zamanda bu kiliseler üzerinde Batılı aktörlerin, özellikle ABD’nin, nüfuz tesis etme ihtimalini sınırlamayı hedeflemiştir. Bu çerçevede Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması meselesi, salt bir eğitim veya azınlık hakları tartışması olarak ele alınamaz. Okulun faaliyete geçmesi ve özellikle Patrikhane’nin isteklerinden biri olan yabancı öğrenci kabulünün gerçekleştirilmesi, Fener Rum Patrikhanesi’ni küresel ölçekte ruhban yetiştiren bir merkez haline getirme potansiyeli taşımaktadır. Böyle bir gelişme, Patrikhane’nin Ortodoks dünyasında norm koyucu, referans alınan ve yönlendirici bir otoriteye dönüşmesinin önünü açabilir.
Bu noktada sıklıkla dile getirilen “Ortodoks dünyasının Vatikan’ı” benzetmesi bir anlam kazanmaktadır. Katolik dünyasında Vatikan nasıl merkezi, hiyerarşik ve evrensel bir otoriteyse; Fener Rum Patrikhanesi de benzer bir konumu Ortodoks dünyasında tesis etme arayışı içerisindedir. Her ne kadar Ortodoksluk tarihsel olarak özerk ve eşit statüdeki kiliseler geleneğine dayansa da, çağdaş koşullar bu geleneğin mutlak olmadığını göstermektedir. Siyasal güç, uluslararası meşruiyet ve özellikle dinî eğitim kurumları, ruhani liderliğin sınırlarını yeniden tanımlayan başlıca unsurlar haline gelmiştir.
Vatikan’ın, Rusya’nın Ortodoks Kilisesi üzerindeki etkisini siyasi ve dinî açıdan meşruiyeti tartışmalı bir müdahale olarak değerlendirmesi, bu rekabetin yalnızca ikili değil küresel bir boyut taşıdığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Roma ile Moskova arasındaki bir nüfuz mücadelesinin ötesinde, Doğu Hristiyanlığının geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı yansıtmaktadır. Fener Rum Patrikhanesi ise bu tartışmada kendisini tarihsel öncelik, ruhani otorite ve uluslararası destek unsurları üzerinden konumlandırmaktadır.
Sonuç olarak, Ortodoks kiliselerinin teorik düzeyde özerkliği kabul edilse de, pratikte din, siyaset ve jeopolitiğin derin biçimde iç içe geçtiği görülmektedir. Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması ve ilerleyen süreçte yabancı öğrenci kabulünün hayata geçirilmesi, yalnızca geçmişteki bir kurumsal eksikliğin giderilmesi değil; Ortodoks dünyasında yeni bir merkez, yeni bir liderlik ve yeni bir güç dengesi inşa etme potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle Fener Rum Patrikhanesi, Ortodoks dünyasında Vatikan benzeri bir merkezi otorite olma yolunda ilerlemekte midir?
N. CEM TABANLI



Yorum gönder