Kurtları seven Rus işadamı, Türklerin desteği sayesinde internetin yıldızı oldu

AVRUPA KOMİSYONU BAŞKANININ MEŞRUİYETİNİ TARTIŞABİLİRİZ… AMA ŞİMDİ DEĞİL!

ABD yeni savunma sekreter vekili Mark Esper

Esper: F 35 tam kapasite kullanılamayacak

Bölgedeki İran prototipleri

Gündem, İran 28 Mayıs 2019
76

ABD ile İran arasında politik alanda ve hatta sahada artan gerginliğe ve çatışma olasılığına rağmen ABD’nin yeniden müzakere masasına oturması için İran’a yönelttiği çağrı ile ona karşı kullandığı yaptırım silahı arasında gözlemciler; İran’ın bunun önündeki tek seçenek olduğunu gösteren birçok göstergeye dayanarak müzakerelere dönme kararını alacağı zamanı bekliyorlar. Buna rağmen; iki tarafın kasıtsız bir şekilde askeri bir çatışmaya sürüklenebileceği olasılığını da göz ardı edemeyiz.

Müzakare mi savaş mı yoksa ne savaş ne de müzakere mi? Bu konuda birçok tahmin yürütülse de bu tahminlerin ABD’nin istediği bir uzlaşı lehine sonuçlanıp sonuçlanmayacağı ile ilgili çıkarımlar hala güncelliğini koruyor.

ABD’nin İran rejiminden; terörü desteklemeyi durdurması ve baştan aşağı silahlı partilerin meclise girmelerini sağlayarak birçok ülkede meşruiyeti ortadan kaldırma siyaseti olarak bilinmeye başlanan bölgedeki politikalarını değiştirmesi isteklerine İran’ın nasıl bir karşılık vereceği ise ayrı bir merak konusu.

Bu konuda bir görüşte bulunabilmek için soruna daha geniş olan bölgesel ve küresel perspektiften bakmalı, onu çözmeye ve istenen uzlaşıya doğru mu yoksa aksi yönde mi ilerlediğini anlamaya çalışmalıyız.

Bölgesel bağlamda bakıldığında bölgede, küçük bir İran prototipine sahip birçok ülkenin öne çıktığı ve Tahran’ın bu ülkelerde kendi rejiminin bir kopyasını yerleştirmeyi başardığı görülür. Bu ülkelerde devlet kurumları; devletten daha güçlü ve onun kontrolü dışında olan , seçim sandıkları ile meşruiyet kazanmayı başaran, ülkenin iç ve dış politiklarını belirlemekte önemli bir oyuncuya dönüşen yerel örgütlerle birlikte yaşar bir hale geldi. Bu örgütlerin en öne çıkanları; Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Haşdi Şabi ve Gazze’deki İslami Cihad, Yemen’deki Husi milisler, Suriye Hizbullah’ı ve diğer birçok örgüttür. Bu örgütleri saymamızın nedeni; sosyal doku ya da devletlerin varlığı ve egemenliği üzerindeki tehlikelerini tartışmak değil İran’ın, kendi emri ile hareket eden yerel örgütlerden oluşan bir ağ aracılığıyla bölgeye yerleşmiş olduğunu kanıtlamaktır. Bütün bunlar bölgedeki geleneksel bölgesel sistemin çökmesinin ardından onun yerine denetleyici rolünü üstlenecek yeni bir bölgesel sistemin ortaya çıkmaması nedeniyle yaşanmıştır. Bu, bölge ülkelerinin dağınık ve aynı anda hem müttefik hem de rakip olduğu, İran’ı çevrelemekten başka onları birbirine bağlayan ve bir araya getiren bir bağın olmadığı bir sistem ortaya çıkarmıştır.

Küresel bağlamda ise en önemli sorun; başta ABD olmak üzere büyük devletlerin güvenirliklerini yitirmiş olmalarıdr. Bunun örnekleri çoktur. Bu durum; Suriye’de Obama idaresi’nin, Esed rejiminin “kırmızı çizgiyi” aşması ve halkına karşı kimyasal silah kullanması halinde sert bir karşılık verme tehditlerinden geri adım atması ile başlamıştır. Ardından bunu İran’ın yayılmacılığının, Rusya’nın nüfuzunun artmasının önünü açan ABD’nin Suriye krizinden nerdeyse tam anlamıyla çekilmesi takip etmiştir. Halep gibi aşamalı bir şekilde ele geçirmek için Rusya’nın bugün İdlib’te yürüttüğü askeri operasyonlar ve kimyasal silahlar kullanıldığına yönelik yeni suçlamalara rağmen ABD, Avrupa ve hatta dünyanın bu konuda sessizliğini koruması Batılı güçlerin güvenirliklerini kaybettiklerinin bir başka kanıtıdır.

Lübnan’da devlet içinde devlet olana kadar Hizbullah’a on yıllarca hiç kimse karışmadı. Sedir Devrimi’nin ve Suriye ordusunun çekilmesi ile ülkenin bağımsızlığına kavuşmasının ardından ABD, bu demokratik değişim gücüne gereken desteği sağlamakta başarısız oldu. Bu nedenle bu güçler ve onlarla birlikte Lübnan tekrar Hizbullah’ın eline geçti.

Irak’ta Washington, arka arkaya yaptığı hatalar ile Irak’ı neredeyse altın bir tabakta İran’a sundu. İran’ın Bağdat’ta devlet içerisinde siyasi ve güvenlik açıdan kilit noktaları ele geçirmesine izin verdi.

Yemen’de, Arap Koalisyonu’nun küresel koalisyon ile birlikte Husi milislerine karşı yürüttüğü savaşa rağmen son zamanlarda elde ettiği balistik füzeler ile desteklenen büyük bir askeri cephaneye sahip olan Husiler hala ABD’nin bölgedeki müttefikleri için büyük bir tehdit oluşturmayı sürdürüyor. Hatta Husiler Hizbullah gibi bölgesel denklemde meşru herhangi bir güç gibi kendisi ile müzakereler yürütülen ve BM’nin ihlallerini görmezden geldiği bir tarafa dönüştü.

Filistin’de her ne kadar Gazze Hamas’ın kontrolü altında olsa da İslami Cihad örgütü İran’ın çıkarlarını korumak için onu istediği zaman istediği yere sürükleyebilir.

Türkiye; ABD’nin bütün uyarılarına rağmen Rusya ile S-400 hava savunma sistemi anlaşmasını imzaladı. Medyada yer alan son haberlere göre Washington, Ankara’ya bu anlaşmadan çekilmesi için 2 hafta mühlet vermiş olsa da ABD’nin uyarılar ve kırmızı çizgiler tarihine baktığımızda büyük olasılıkla bu mühlet sona erdiğinde hiçbir şey olmayacak.

Bölgeden uzak ve ABD’nin arka bahçesine baktığımızda; Venezuela’da ABD’nin Nicolás Maduro’ya karşı Juan Guaidó’yu desteklemek için askeri müdahalede bulunma tehdidinde bulunduğunu görürüz. Ama bu tehdit unutulmaya başladı ve ABD Venezuela’ya sadece mali yaptırımlar uygulamakla yetindi. Maduro ise iktidarını korudu. Bu da Guaidó’nun muhalefeti gücünü kaybetme ve hatta bölünme tehdidi ile karşı karşıya bırakacak bir adım atarak müzakarelere yönelmesine neden oldu. Diğer yandan Kuzey Kore ile müzakareler de nükleer silahlar konusunda elle tutulur hiçbir ilerleme kaydetmedi ve görünüşe bakılırsa çıkışı olmayan bir çıkmaza girdi. Çin ile ticari ilişkiler ise hala görüşülen ve tartışılan, Çin Devlet Başkanı Cinping ile hala bir ticari anlaşmaya varılamayan bir başka konu.

Rusya’ya baktığımızda; her ne kadar önemli bir oyuncu olarak küresel sahaya dönmüş olduğunu görsek de çok önemli bir noktaya da işaret etmeliyiz: Zayıf bir ekonomiye sahip hiçbir ülke büyük devletlerin arasında yer alamaz. Rusya ise zayıf bir ekonomiye sahip. Rusya bir kaplan ama kağıttan. Buna ek olarak; kapsamlı bir stratejik vizyonun yokluğunda önemli bir rol oynaması da zor. Çünkü Moskova; aynı anda hem İran hem de İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar ile dost olmak istiyor. Bu karşıtlık ise güvenilir olmadığına işaret ediyor.

Bölgedeki birçok ülkeye yerleşmiş küçük İran prototipleri, sadece lafta kalan ve pratiğe dökülmeyen tehditler, uyarılar arasında güvenirliklerini ve etkinliklerini kaybeden büyük ülkelerin gölgesinde ABD ile İran arasındaki herhangi bir müzakarenin arzu edilen kalıcı bir uzlaşıya ulaşmasını düşünmek zor. Yin kapsamlı bir vizyona sahip ve sonuçları ile yüzleşmek değil de sorunları çözmeye çalışan küresel ve bölgesel bir kontrol mekanizmasının yokluğunda bu imkansız gibi. Washington nasıl ki ilk önce yükümlülüklerin yerine getirilmesi ardından yaptırımların kaldırılmasını sağlayamayarak Kuzey Kore sorununda başarısız olduysa İran ile de başarısız olabilir. Bilhassa İran açısından bu talepleri yerine getirmenin kafasına sıkmak gibi bir anlama geleceği göz önüne alınırsa. Uzak bir ihtimal olan savaş bile sadece İran rejimini devirmeyi amaçlamayıp uluslararası bir destekle –ki bu imkansız olabilir- korunmayacaksa başarısız olacaktır. İran ise bölgede ahtapot gibi yayılmış kollarıyla sınırları dışında yürüttüğü savaşlara devam edecektir.

Bütün bu gelişmelerin ortasında tek umudumuz; Suudi Arabistan’ın çağrıda bulunduğu Arap Birliği ve KİK Zirveleri’nin bu tehditlere karşı herhangi bir dış güce güvenmeden, sonuçlar yerine sorunların nedenlerine odaklanan ve geniş bir perspektif ile yeni bir gerçekçi okumaya dayanan net bir ortak Arap tutumu belirlemede başarılı olmasıdır. Bu ortak Arap tutumu, belki de bölgeyi bir anda daha fazla felakete sürükleyebilecek bir gerilimi durdurmanın yollarını bulabilir.

Sam Mensa Şarkulavsad

Yorumlar