Dünya insani gelişmişlik endeksi 2018 yaımlandı

İdlib ve Münbiç Mutabakatları ve Türkiye’nin Suriye’de Görünmeyen Kazanımları

Эксперт объяснил, как Израилю удалось подставить Ил-20 под удар ПВО Сирии

Rus milletvekili: Uçağımızın düşürülmesinin arkasında ABD olabilir

AYRANCI PAZARINA DAİR

Gündem 12 Şubat 2017
536

Uzun bir aradan sonra Ayrancı Pazarı’na gittim. (5 Şubat 2017 Pazar) Oraya havasını veren şeyin öncelikle adı olduğunu söylemek gerekiyor. Ayrancı Antika Pazarı’na gitmek için Bayındır sokaktan Ziya Gökalp’e, oradan Selanik’e geçtim. Alıştığım yol üzere, Konur’dan Akay’a ve sonra bulvarı geçerek meclisin önü sıra yürüyüp Dikmen caddesine kıvrıldım. İleride, şu bitmek tükenmek bilmeyen yol kazılarından birine rastladım. Bahane oldu, kaldırımdan ayrılarak kenarda biraz soluklandım. Böyle anlarda bastonuna dayanmış etrafı seyreden ihtiyarları hatırlarım. Refik Halid Karay Deli’de yer alan «Ankara» başlıklı yazısında, yaşadığı devirde herkes gibi (Hamdullah Suphi hariç) kendisinin de devamlı olarak bastonla gezdiğinden bahseder… Cemal Süreya parkının içinden yarım daire çizerek tekrar kaldırıma geçtikten sonra biraz daha yürüyüp menzile vardım.
Kış aylarında pazara kalın giyinerek gitmek lazım. Tabii şehrin soğuk iklimi, Ankara’da denizin yokluğu (!) gibi konulardan bahsetmemek olmaz. Pazarda ilk dikkatimi çeken şey, eskiden tamamı antikacılara ayrılan alanın ikiye bölünmüş olmasıydı. Zerzevat satanlarla beraber açılan pazarın antikacılar tarafına, bir ceviz tezgâhının yanından geçerek girdim. Bizim tarafın koridorları malum, biraz sıkışıktı. Bu arada zerzevatçıların organik mahsul sattıklarını öğrendim, etiketlerde fiyatlar farklı olabilirdi.
Antikacılar tarafındaki uğultuya karışır karışmaz kalabalıkta tanıdık bir yüz aradım. Köfte dumanı, çay kokusu, sahlep tarçını derken tezgâhlara bakmaya başladım. Plâkların, antika kavramı içerisinde hususî bir yeri olmalı. Pikap, kolon gibi cihazlara ses kalitesi de eklenince işin rengi değişiyor. Bir şarkının ruhu, içinde bulunulan anda farklı mı algılanıyor ne? Başka anlarda aynı hazzı alamamak bana garip geliyor. Plâklar, buna benzer sebeplerle dikkat çekiyor olabilir mi? Aklıma Selami Şahin geldi. Geçtiğimiz bayram günü televizyonda hayat hikâyesini anlatıyor, çocuk denecek yaşta plâkçıda çalışmaya başladığından, plâkçıya sesini dinletmek ve plâk doldurmak istediğinden bahsediyordu…
Neden sonra paslı eskrim kılıcının kabzasını kontrol eden bir kadın gördüm. Eski ahşap kasalarda satışa arz edilmiş gazoz şişeleri, yine ayrı kapta -belki- binlerce teneke kapak çeşidi… Bir tarafta kazma, keski gibi edevat, biblolar, bakır eşyalar; diğer tarafta kartpostallar, eski resimler: «Baktıkça hatırla, hatırladıkça bak…»
Ziyaretçiler arasında tanıdık kimseleri göremeyince, soluğu tezgâh sahibi arkadaşımın yanında aldım. Başı kalabalıktı ama biraz hafifledi. A Agah Dly ağabeyle Ahmet Ozcan ağabey, misafirleri ile sahlep içmeye gitmeden önce uğramış olmalılar. Gökhan ağabey, etiket üzerinden iskontolu ve üçü tek fiyat kampanyalı sergi olmak üzere kitapları için iki geniş masa kiralamıştı. Bir müşteri, kitap sordu. Devamı müddetinde rektör sandığım dekan amca ile eski kaymakam olan kardeşi geldiler. Hemen elinin altında bulunan Osmanlıca lügat hakkında konuşmaya başladılar. Meğer künye sayfasındaki mühür sahibi Trabzonluymuş. Dekan amca hemşehrisini tanımadığına hayıflandı. Gökhan ağabey ikindi namazını eda için camiiye gidince iş başa düştü. Müşteri sorularına cevaplar verdim, ziyaretçilerle selamlaştık. Dekan amcanın «Gurabahane-i Laklakan» ile «Tevfik Fikret ve Ahlâkı» kitapları hakkında anlattıklarını dinledim. Bu esnada gelen Oktay Hoca, Sadettin Nüzhet’in «Samih Rifat Hayatı ve Eserleri» kitabını ayırmamı isteyerek beraberindekilerle pazarı turlamaya karar verdi. Dekan amca tekrar lügate dönerek, bir zamanlar onu nasıl ezbere çalıştığını anlattı. Eski kitaplarla ünsiyet peydah edince ister istemez ikinci, üçüncü nüshaları satın alır olmuş. Kardeşi kaymakam beye, kütüphanede uyuduğu zamanları hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Kâmil Paşa’nın hatıratını soran bir ihtiyarla fiyatta anlaşamadık… Arkadaşımın tezgâhında Muhammediye, Ahmediye, Envarul Aşıkın, Risale-i Birgivi, Kara Davut, Siret-i Nebi gibi halk kitapları yoktu. Kanımca bu tip eserler, değiş-tokuşa tabii değildir. Satın alınır ve elden çıkarılmazlar…
Mekânların, insan eliyle güzelleştiği söylenir. Zihnimde yer etmiş detaylardan biri de kovboy filmlerindeki ödül avcılarına benzer kıyafetiyle dolaşan şu meşhur adam, yani bizim çevrede meşhurdur; her ay pazara, mesai yapar gibi geliyor olmalı diye düşündüm. Bond çantasının içinde ne vardı acaba? Alıyor muydu, satıyor muydu? Yoksa sadece «piyasa» mı yapıyordu?
Pazarda geçirdiğim iki saati böylelikle özetlemiş oldum. Gördüklerimi her halde okuyacak birileri çıkar ümidiyle yazmaya karar verdim. Ceviz tezgâhı yanından girdiğim pazardan, entariler çoraplar arasından, boğuk sesler içinden geçerek, bir daha kimbilir ne zaman gelirim diyerek, tesliye kabilinden satın aldığım «Decameron» kutumla birlikte pazardan ayrıldım.
Cantürk Coşkun

Yorumlar