KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. Altan Çetin: Türkler’in İslamiyet’i Kabulüne Dair Bazı Tespitler

Altan Çetin: Türkler’in İslamiyet’i Kabulüne Dair Bazı Tespitler

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 28 dk okuma süresi
34 0

Türklerin İslamiyet’e girişi meselesi çok farklı yönleriyle ele alındı, alınıyor. Bu cümleden olarak Türklerin hangi saiklerle İslam’ı kabul ettikleri yanında kabul şekilleri tekil bazı olaylardan yola çıkarak, tümevarılmak suretiyle bütünün bir resim içinde görülmesi sadedinde bu yazı kaleme alınmıştır. Türkler bu yeni dini bir anda ve külliyen kabul etmedikleri gibi farklı mekân ve zamanlarda muhtelif suretlerde bu dini kabul etmişler, ve böyle Müslüman Türk toplum yapısı teşekkül etmişlerdir. Süreçte Müslüman Türk Devletleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Şehirleri de bu manada kültürün izleri ile dönüşmeye ya da kurulmaya başlamış yani Türk medeniyeti İslami dönem veçhesiyle teşekküle başlamıştır. Burada değişik zaman ve mekânlarda Türklerin İslamiyet’e girişlerinin kaynaklara yansıyan bazı olayları üzerinden ele alınması ile gelişmeler anlaşılmaya, tespit ve tasnife ve açıklanmaya çalışılacaktır.

Esaretten Devlete: Gazneliler, Tolunoğullar, İhşidiler

Türklerin İslamiyet’i kabulü, İslam toplumu ile karşılaşmaları ve yeni dine intikalleri konusunda en dikkat çekici bilgileri edindiğimiz dönemlerden birisi Gaznelilerin başlangıcıdır. Gazneliler devletinin temelini atan ve bilahare kurucusu olan Alp Tegin ve Sebük Tegin bu süreçte dikkat çekici örnekler oluşturmaktadırlar. Samaniler devri de Abbasiler dönemi Türk-İslam ilişkilerini anlamak bakımından önemlidir. Bu cümleden olarak “II-IV. (IX-X.) yüzyıllarda Sâmânî Devleti’nin en parlak devrinde Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına giren Türkler’in büyük bir kısmı, Abbâsî halifelerinin ve eyaletlerdeki Arap ve İranlı valilerin hizmetinde asker veya muhafız olarak hizmet görmekteydiler. Bu sırada Büveyhîler ve Sâmânîler mahallî kuvvetlerin yanında ordularında Türk askerlerini kullanmaya başlamışlardı. Nitekim 300 (912) yılından sonra Sâmânî Devleti’nde Türk vali ve kumandanlarına rastlanmaktadır. (E. Merçil, Gazneliler, DİA, c. 13, ist, 1996, s. 481)” İşte bu şekilde Türkler İslam toplumunda esasen askeri görevler merkezinde yer almaya başlarlar. Abbasi başşehri olarak Samerra devri denilen bu dönemde, 832-896 tarihleri arasında, Türklerin baskın hale geldiği bu devir genel resimde dikkatle ortaya konulmalıdır. Bu yolda Gazneliler, Tolunoğulları ve İhşidîler devletlerinin yöneticilerinin kökenlerine baktığımızda, hep bu surette İslam toplumu ve diniyle temasa geçmiş ve sonradan devlet başkanı olacak düzeylerde yükselmiş şahsiyetler olduğunu görmekteyiz. Böylece Türklerin bu yeni dine girişleri ve bu toplumda yer alışlarına dair resmin ilk parçası esir edilerek; gulam olarak devlet hizmetine köle pazarlarından ulaşılması, İslam ile tanışılması ve müteakiben yükselen bir kariyer ile devlet başkanlığına kadar varan seviyede ilişkiler söz konusu edilebilir. Süreçte Bağdad’da Samerra devri sona ererken Türkistan’da başka gelişmeler yaşanmaya başlanacaktır. Böylece artık sadece askeri hizmetler çerçevesinde İslam toplumunda yer almanın ötesinde Türkistan’da toplu kabullerin yaşanamaya başlayacağı 10. asra doğru geçilmiş olacaktır.

Alp Tegin’in hikayesinden bu yolda ne öğreniyoruz? “Abbâsî Halifesi Mu‘tazıd-Billâh 893 yılında İsmâil’in Mâverâünnehir’e hâkimiyetini tasdik eden bir menşur gönderdi. Emîr İsmâil, aynı yıl Talas’a Karluklar üzerine başarıyla sonuçlanan bir sefer düzenledi. Talas’ın Türk emîriyle dihkanların çoğu bu sefer sırasında Müslüman oldu. Büyük bir kilise camiye çevrildi ve hutbe Halife Mu‘tazıd-Billâh adına okundu. Yine aynı yıl Üsrûşene Sâmânî topraklarına katıldı. (Sadi Kucur, İsmail b. Ahmed, DİA, c. 3, 2001, s. 85)” Böylece Türkler’ den bir kısmı İslam’a girerken bir grupta esir edilmek suretiyle bahsettiğimiz düzende İslam toplumu içinde yer almaya başlarlar. İşte bunlardan ilk misal olan “Alp Tegin, Sâmânî Emîri Ahmed b. İsmâil’e satılmış bir Türk gulâmı olup zamanının birçok hassa askeri gibi Sâmânîler’in muhafız kıtasına alınmıştı. Bulunduğu yerde yavaş yavaş kendini gösteren Alp Tegin, Sâmânî Emîri Nasr b. Ahmed tarafından âzat edildi ve bir süre sonra onun hâcibü’l-hüccâblığına (hassa askerleri kumandanlığı) yükseldi. (Erdoğan Merçil Alp Tegin, DİA, c.2, 1989, İstanbul, s. 525)” Burada işleyişi ve süreç aslında bu devirdeki gelişmeleri takip bakımından manidardır: Önce, İsmail b. Ahmed’in askeri seferinin bölgeyi İslam beldesi haline getirmesi, sonra gulam olarak ele geçen şahsın askeri görevlerde yer alması ve nihayet azad edilerek devlette üst düzey görev verilmesi olarak gördüğümüz örneğin farklı misallerde umumen yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Nizamülmülk’ün Siyasetnamesinde gulamların yetiştirilmesine dair sonraki yazıda ele alacağımız hususlar da işleyişin mantığını anlamak noktasında fevkalade değerlidir.

Alp Tegin’den sonra Sebük Tegin de bu konuda meseleyi aydınlatmak sadedinde dikkat çekicidir: “Bugün Kırgızistan sınırları içinde yer alan Isık Göl civarındaki Barshân (Barsgan) bölgesinden veya Barshân adlı Türk boyundan olduğuna dair iki görüş bulunmaktadır. Bir akın sırasında komşu kabilelerden Tuhsılar’a esir düştü ve Sâmânî Emîri I. Nûh zamanında (943-954) Buhara’ya getirildi. Burada Sâmânî kumandanlarından Alp Tegin tarafından satın alındı (348/959). Sebük Tegin, Alp Tegin’in himayesiyle Sâmânî sarayında hızla yükseldi ve önemli görevlere tayin edildi. Alp Tegin onu kızıyla evlendirdi. (Erdoğan Merçil, Sebuk Tegin, C. 36, İst, 2009, s. 262). Burada da aynı süreci diğer bir şahıs üzerinden izlemek mümkündür. Sebük Tegin’in Pendnamesinde kendisine dair verdiği bilgilerde bu devirlerde bir kişinin nasıl esir olup daha sonra sultanlığa kadar varacak bir yolda ilerlediğini görmek bakımından önemlidir. Ehemmiyetine ve kayıt düşmek adına onun anlattıklarını aynen aktarıyoruz: “Emir Sebüktegin (Rahmetullahi aleyh) ‘in Pend-namesi: Emir Sebüktegin oğlu Mahmud’a şöyle der; Ey oğul bil ki, sana söyleyeceğim bu sözlerden maksadım, kendi ahvalimi sana bildirmektir ta ki, çocukluk devrinden istiklal ile bir ülke hakimi olduğum bugüne kadar Allah benim başıma ne haller getirdi ve ne şekilde köleliğe düştüm ve ne şekilde padişahlığa ulaştım öğrenesin. İyi dinle ve bil ki, ben Türkistan’da Barshan lılar denilen bir kabiledenim. Bu isim o kabileye şu sebebden verildi: güya Fars meliklerinden biri Türkistan’da yerleşmiş ve Türkistan hükümdarı olmuştu. Ona Bars-Han derlerdi ve bu kullanıla kullanıla Barshan oldu. Babamın ismi Cuk idi ve o kabilede bahadır olan herkese Kara Beckem derlerdi. Babam gayet güçlü ve kuvvetli idi. Öyle ki, filin kemiğini eli ile kırardı ve o kabile gençlerinin hepsi ona boyun eğerlerdi, sert yayı çekmek, güreşmek, süvarilik ve bu gibi şeyler dolayısıyla şöhrete sahipti. Türk kabileleri arasında bir kabilenin diğer bir kabileye yağma yapması adetti. Babam yalnız gider, yabancı kabileleri vurur ve yağmalardı. Birçok çocuğu vardı, üçüncü çocuğu bendim. Misafiri severdi; Evine. Her gün misafir gelirdi. Bir gün bir gurup misafir geldi; bunların arasında yaşlı bir kahin bulunuyordu. Ben diğer çocuklar ile çadırın bir köşesinde oturmuştum. İhtiyar beni görünce, yanına çağırdı, elimin ayasına baktı ve ey oğul senin başından pek çok acaib şeyler geçecek; sana büyük bir devlet görünüyor; neslin: hep padişah olacak dedi. Bu sözler ruhuma tesir etti ve onları kalbimde sakladım, buna ulaşmaya gayret ettim. Bugün karşılaştığım her şey bana o ihtiyarın sözünü hatırlatır. Allah’ın hükmü öyle idi ki, o hatta Tuhsiler denilen Türkler’den bir topluluk babamın çadırına akın yaptılar ve yağmaladılar. Malın hepsini, çocukları ve kadınları götürdüler. Babam o gün ava gitmiş idi, Tuhsiler beni de esir olarak götürdüler. O gün 12 yaşında idim. Babam geri döndüğü zaman hiçbir şey yapamazdı. Çünkü o mevkiden Tuhsiler’in yerine kadar uzun bir mesafe vardı ve onlar iki-üç günlük yol almışlardı. Babam yalnızdı; peşlerine düşmek güç geldi, bu sebebden onların arkasından gitmedi. Babamın halinin bundan sonra neye vardığını öğrenemedim. Ancak beni diğer çocuklar ile Tuhsiler kabilesinin ahırına getirdiler, ve bir müddet bana çobanlık ettirdiler. O dağlarda ve sahralarda koyun otlatıyordum. Kabilenin hepsi putperestdi, sahraya insana benzer bir taş konmuştu; ona secde ederlerdi. Burası onların ziyaretgahı idi ve her vakit putun dibinde kurban keserlerdi ve orada toplanırlardı. Hergün benim yolum o putun yanından geçerdi. Putu gördüğüm zaman her ne kadar çocuk idiysem de aklımdan bu insanların bir hiç oldukları geçmekteydi. Çünkü, her gün bir taş önünde secde ediyorlardı. Bir gün oradan geçiyordum, kurbanlardan düşmüş olan bağırsak ve pisliklerden aldım, hepsini o puta sıvadım ve çamur ve gübre ile bulaştırdım. Gönlümden, eğer bu taşın kuvveti varsa bana bir kötülük ulaşır, eğer hiç kuvveti yoksa bu topluluk hepsi yolunu şaşırmıştır dedim. Bana o taştan hiç kötülük ulaşmadı. Bunun üzerine ertesi gün o mel’unlar geldiler ve şaşırdılar, bizini tanrımıza böyle şeyler yapmaya kim cüret etti, dediler. Ben orada durmuşdum ve hiçbir şey söylemiyordum. Sonra her gün böyle yaptım ye · Allah’a imanım gittikçe arttı. Böylece onların arasında dört yıl kaldım. Sonra beni diğer birkaç gulam ile Maveraünnehr şehirlerine götürdüler ve sattılar. Semerkand’ın Çaç (Şaş) şehrinden olup, adı Nasr-ı Çaçi olan iyi itikadlı müslüman bir tüccar beni diğer on gulam ile satın aldı ve bizi Nahşeb şehrinden Buhara’ya götürmeye niyet etti. Ben Nahşeb’de hasta oldum. Öyle güç bir hastalık ki, Nasr benden ümid kesti ve beni ihtiyar bir kadına teslim etti. Ona para verdi ve «eğer ölürse cenazeyi teçhiz et» dedi. Nasr gitti ve ben üç yıl hasta kaldım. Nasr her yıl beni satmaya gelirdi fakat aynı şekilde hasta olduğum için bırakıp giderdi. O ihtiyar kadın iyi bir kadındı ve bana karşı merhametli idi; hekimin tavsiye ettiğinden başka hiç birşey yememe müsaade etmiyordu. Ben çok zayıf idim ve her ne kadar bana ekmek ve et verin dedimse de vermediler. Bir gün o kadın evden yok oldu. Bir mikdar altına sahiptim. O kadının iyi huylu genç bir oğlu vardı, benimle dost olmuş ve bana kardeşlik elini uzatmıştı. Ona benim için parça et ve yoğurt getir dedim; gitti, et ve yoğurt getirdi, tencereye koyup pişirdi ve ben de yedim. Ogün daha iyi oldum. Sonra bir haftaya yakın o genç et getirdi, ben yedim. Nihayet kuvvetlendim ve durumu kadına söyledim; o da bana aynı yemekten verdi. Bir aya yakın zamanda eski durumuma döndüm ve tamamen iyi oldum. Benim hevesim silahşörlük ve binicilikte idi. Bana kardeşlik eden şahsın sanatı da silahşörlüktü ve evin kapısı önünde bir meydan vardı. Her gün büyük kişilerin oğulları gelmekte ve ondan silahşörlük öğrenmekteydiler. Ben dahi o kadar kuvvet kazanmıştım ki, yay çekebiliyordum. O bana da ders veriyordu. Nihayet iyi bir silahşör oldum. O benden bir şey esirgemedi. Nasr o yıl tekrar geldi, beni alarak Buhara’ya götürdü ve diğer dokuz gulam ile Emir Alp Tegin’e sattı. Emir Alp Tegin beni beğendi ve dokuz gulamın başına geçirdi. Her gün efendimin şefkatını gönlümde daha fazla hissediyordum ve ona hizmet ediyordum. Alp Tegin en güç ve en tehlikeli işi bana emr ederdi. Her nereye gittimse muzaffer geri döndüm. Nihayet bugün görüyorsun ki, Allah beni emirliğe ulaştırdı ve kullarının başına hâkim kıldı. (Sebüktegin Pendnâmesi, Haz. Erdoğan Merçil, İslam Tetkikleri Enstitüsü dergisi, C.6/2, 1975, s. 227-229)” Türkler nasıl İslam oldular sorusunun cevabını ararken bu iki şahsın örneği sanıyoruz çok aydınlatıcıdır. Bunlara ilave olarak daha önce ele aldığımız Ahmed b. Tolun ve Muhammed b. Tuğc’un dip atalarının da Buhara ve Fergana’dan benzer şekillerde gelerek Abbasi başşehri Bağdad’da görevler aldıklarını görüyoruz: Buhara asıllı bir Türk olan Ahmed’in babası Tolun, Halife Me’mûn zamanında 816 yıllarına doğru Bağdat’a gelmiş ve kısa süre içinde halifenin sarayında ve kumandanlar arasında itibarlı bir mevkiye sahip olmuştur. Fergana hükümdar ailesine mensup olan Muhammed b. Tuğç’un dedesi Cuf, Bağdat’a gelip Halife Mu‘tasım-Billâh’ın hizmetine girmiş bir Türk kumandanı idi. Görüleceği üzere Türklerin İslam ile karşılaşıp bu toplum içinde yer alıp yükselmelerine dair resmin ilk bölümünde esaretten saltanata giden yoldaki gelişmeler suretiyle yaşanan gelişmeleri kaydetmek yerinde olacaktır. Emeviler devrinde yedinci asırda Ubeydullah b. Ziyad’ın gönderdiği Buharalı okçulardan itibaren bu yolla Türkler İslam hizmetinde yer alarak zaman içinde toplu olarak İslam’ın kabul edilip Selçuklular devrinde hakimiyet devirleri başlayana kadar İslam toplumu içinde esas unsur olarak yer almışlardır. Onları esir edilip tarlada çalışan köleler gibi düşünmek gulam/memlûk denen sistemi anlamamak demek olacağı da burada ifade edilmelidir.

Davet: İdil Bulgarları ve Selçuklular

Türklerin İslam’a girişleri konusunda resmin ikinci bölümünde bu dini siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel tesirlerle kabule yakınlaşan Türklerin, İslam toplumundan kendilerine dini öğretecek birilerini davet etmeleri suretiyle bu dini toplu olarak kabullerinden bahsedilebilir. Bunun Örneği olarak İdil Bulgarları ve Selçuklular misal olarak verilebilir. “Eski Türk inançlarını devam ettiren İdil Bulgarları, Hârizm ve İran’dan ticaret yapmak için ülkeye gelen müslüman tüccarların faaliyetleri sonucu müslüman olmaya başladılar. Ülkedeki müslümanların sayısı giderek arttı. Gerek ülkeye gelen tüccarlar ve müslüman olan ahalinin etkisi, gerekse Hazar Hakanlığı’na karşı müttefik aramak arzusu, İdil Bulgar Hanı Şilkey oğlu Yeltever (İlteber) Almış’ı Abbâsî halifesiyle münasebet kurmaya sevketti. Halife Muktedir-Billâh’a elçi gönderen Almış Han, İslâmiyet’i kabul etmek arzusunda olduğunu belirterek ülkesine din adamları gönderilmesini istedi. Bunun üzerine halife, Sevsen (Sûsen) er-Ressî başkanlığındaki bir heyeti Bulgar ülkesine yolladı. Meşhur seyyah İbn Fadlân’ın danışman ve kâtip olarak bulunduğu heyet, 12 Muharrem 310’da (12 Mayıs 922) Bulgar hanının İdil boyundaki karargâhına ulaştı. Almış Han ve devletin ileri gelenleri elçi heyetini çok iyi karşıladılar. Hanın resmen Müslümanlığı kabul etmesiyle Abbâsî hilâfetine tâbi müslüman bir devlet haline gelen İdil Bulgar Devleti bu tarihten sonra İslâm dininin Doğu Avrupa’daki temsilcisi oldu. (Ahmet Taşağıl, İdil Bulgarları, c.20, İst, 2000, s. 473.) “Selçuk Bey, gerek kendi hayatını emniyette görmemesi, gerekse diğer siyasi ve iktisadi sebeplerden dolayı, Yenikent şehrinden Sir-derya (Seyhun) ‘nın sol kıyısında yine bir Oğuz şehri olan Cend’e göç etti. Cend şehri ve civarı Yabgu Devleti hakimiyetinin zayıf bulunması ve İslamiyet’in buralarda hızla yayılması sebebi ile, Selçuk Bey için çok müsait bir muhit idi. Yabgu’nun Cend şehrindeki bütün hakimiyeti yılda sadece bir defa gelen memurlarının vergi toplamalarından ibaret kalıyordu. Bu durumu iyi değerlendiren Selçuk Bey, çevrenin siyasi ve sosyal şartlarını da dikkate alarak, tarihi bir kararla İslam’ı kabul etti ve Buhara’nın kuzeyinde bulunan Zandak (Zandana) şehrine haber göndererek buranın müslüman valisinden kendilerine İslamiyeti öğretecek bir din alimi göndermesini istedi. Selçuk Bey’in Cend civarına gelmesi ve İslami·­ yeti kabul etmesi, takriben 960 yıllarda olmuştur. Selçukluların bu din değiştirme hadisesinde siyasi bir görüşün yanısıra bu yeni dinin üstünlüğü, müslüman tüccar ve mutasavvıfların gayretleri de müessir olmuştur. (Coşkun Alptekin, Selçuklular, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 7, İst., 1989, s. 96). Resmin ikinci parçası, 10. asırda toplu kabullerin yaşanıp İlk Müslüman Devletlerin ortaya çıkmaya başladığı devir ve daha sonra Türklerin İslam dünyasına hâkimiyet devrini söz konusu kılacak olan Selçukluların İslam’ı kabullerini görmek suretiyle açıklamamızın bir aşaması daha tamamlanmış olur.

Tebliğ; Tüccar, Alim, Mutasavvıf yahut Ebu Nasr Samani yahut Türk Hakanlığı/Karahanlılar

Türk Hakanlığı yahut Karahanlılar devrinde İslam’ın kabulü diğer bir usulü bize göstermektedir. Türk ülkelerinde ulaşan tüccar, alim, mutasavvıf karakterinin İslam’ı tebliği ile dinin yayılmasına dair resmi Satuk Buğranın İslamiyet’i kabulünde görüyoruz. “Sâmânîler’den İsmâil b. Ahmed, Muharrem 280’de (Mart-Nisan 893) Doğu Karahanlılar’ın merkezi Talas’ı zaptedince buradaki Türk emîr ve dihkanlarının çoğu müslüman oldu. Kadır Han Oğulçak bu gelişmeler üzerine başşehri Kâşgar’a nakletti. Daha sonra Sâmânîler arasındaki iç çatışmalardan faydalanarak Sâmânî topraklarına saldıran Oğulçak kendisine sığınan bir Sâmânî şehzadesini kabul etti. Bezir Arslan Han’ın 303 (915-16) yılı civarında ölümü ve Balasagun’da Karahanlı tahtına II. Arslan Han’ın çıkması üzerine Satuk annesiyle birlikte Kâşgar’a gidip amcası Kadır Han Oğulçak’a sığınmak zorunda kaldı. Amcası adına vergi tahsil etmek üzere Kâşgar yakınlarındaki Artuç’a giden Satuk, burada Tezkire-i Satuk Buğra Han’da kuvvetli bir âlim ve Üveysî bir kutub olarak tanıtılan Ebû Nasr b. Mansûr ile tanıştı. Ebû Nasr’ın inşa ettirdiği caminin etrafında oluşan bu küçük ticaret şehrinde namaz kılanları görünce İslâm hakkında ilk bilgileri Ebû Nasr’dan aldı. (Ömer Soner Hunkan, Satuk Buğra Han, DİA, c. 36, İst, 2009, s.181) Bu Müslüman şehzadeyle ve Nîşâburlu Ebü’l-Hasan Muhammed b. Süfyân el-Kelemâtî (Sem‘ânî, X, 458-459) gibi âlim ve sûfîlerle karşılaşan Oğulçak’ın yeğeni Karahakan Satuk b. Bezîr (İbnü’l-Esîr, XI, 82) müslüman oldu (308/920 veya 333/945). İbnü’l-Esîr, onun rüyasında gökten inen bir kişinin kendisine Türkçe olarak, “Müslüman ol ki dünya ve âhirette selâmet bulasın” dediğini, bunun üzerine rüyasında İslâmiyet’i kabul ettiğini ve sabah olunca müslüman olduğunu herkese açıkladığını kaydeder (a.g.e., XI, 82). Abdülkerim adını alan Satuk amcası Oğulçak ile mücadele ederek başarı kazanmış ve Karahanlılar’ın batıdaki topraklarında İslâmiyet’in yayılmasına çalışmıştır. (Abdulkerim Özaydın, Karahanlılar, c.24, İst., 2001, s. 405-406).” Ebu Nasr Samanî adeta Türklerin İslam’ı kabullerinde etki eden unsurları temsil eden bir sembol şahıs gibidir. Satuk’un İslam’ı kabulüyle İdil sahası gibi Türkistan’da da toplu İslam’a girişler başlayacaktır ki bu son derece önemli bir gelişmedir.

Türkler tek bir yerde ve zamanda Müslüman olmadılar. Bundan daha önemlisi ise görüleceği üzere kılıç zoruyla da İslam’ı seçmediler. Bu yazıda göstermeye ve açıklamaya çalıştığımız üzere Türkler İslam’ı kabulde birkaç farklı yoldan din ile buluşmuşlardır. İslam devleti hizmetine esaret yoluyla alınıp daha sonra azad edilerek devlet hizmetinde yer almak, yeni dini kabule karar verip akabinde İslam ülkelerinden dini öğretecek kişiler talep etmek ve nihayet çeşitli saiklerle ulaşan tebliğ vesilesi ile dini kabul etmek. Bu şekilde resmin parçaları birleştiğinde Türkistan’da İslam’ın nasıl Türkler arasında yayılıp geliştiğini görmek kabildir, diye düşünüyoruz. En azından müteferrik malumat müşterek bir anlam için ortaya konulmuş olmaktadır. Bu ayrı gibi görünen parçalar birleşiğinde resim, gerçeği anlamak ve açıklamak bakımından daha net olarak görünmeye başlayacaktır. İlk Müslüman Türk devletleri dediğimiz yapıların kurucuları ve/veya onların atalarına dair bazı hususlar ve İslam dairesine giriş hikâyelerine toplu bakmak, Türk toplumunun 8. asırdan itibaren önce münferiden sonra 9. asırda gruplar halinde ve nihayet 10. asırda toplu olarak bu yeni dini kabullerini tespit bakımından önemlidir. Anlamadan açıklamak açıklamadan kendilik sahibi olmak köksüz ağaç vaziyeti gösterecektir. Kılıç ezberine sapmadan önce çok daha karmaşık ve katmanlı ilişkileri anlamak elzemdir.

Prof Dr Altan Çetin

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir