KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Altan Çetin: Millet ve milliyete İbn Haldun mefhumundan bakış

Altan Çetin: Millet ve milliyete İbn Haldun mefhumundan bakış

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 10 dk okuma süresi
257 0
altan çetin

Yusuf atam ile millet ve milliyet meselesini konuşurken öncelikle bu meselesinin mefhumunun bizim hayatımıza Fransız İhtilali ile girmediğini, modern bir kavram olan lafzının muhtevasının ve mefhumun meşum ihtilal merkezli olarak zamanın kavram çerçevesindeki ifadesinin her yerde aynı sebebi gerektirmediğini konuştuk.

Modern zamanın dayatıcı ve zorba dogmaları her kavrama kendince bir hakikat biçerken millet, milliyet ve milliyetçilik de bundan nasibini aldı. Zamanın ruhu sınırlardan pasaport ile girmez. Bir devrin kavramları da öyledir. Her halükarda Osmanlı Devleti sona ererken dünyamızdaki zaman ruhu değişiyor ve insanlık kendisini ifade etmekte, kimliğini tespitte farklı ve yeni normlar ve kavramlarla kendisine bakmaya başlıyor idi. Bunun bizim kültür dünyamızın ifade kalıplarına ulaşamaması imkânsız idi. Lakin bu ifade ediş tarzı farklı siyasi ve sosyal tarihi süreçleri olan toplumların hepsinde bir katagorik ayniliği zaruri kılarmış gibi bir ideolojik bakışla bazı kavramlara karşı durmak ya da onları kutsal imişcesine savunmak itidali kaybetmek değil midir? İnsan olma gerçeğimizin muhtelif yönlerini değişik kavramlarla ortaya koymak mümkündür. Bu sebeple millet kavramının yıpratıcı ve yıkıcı gösterilen etkisine dair sağdan soldan bazı ön yargılar bazı ifrat ve tefrit hallerini mutlak sayarak ortaya konulan tartışmalar kendiliğimizi ileriye götürmekten ziyade bizi yolun kenarında kavga eder halde bırakmıyor mu?

Kavram fetişizmine girmeden mefhumlarımıza sahip çıkarak lafızlara bakarak bir yol açmak yanlış olmayacaktır. Bunları söylerken Yusuf atam İbn Haldun’un bazı tespitleri bizim millet olma gerçeğimizde gözden kaçırdığımız bazı hususlara dair yol açabilir dedi: İbn Haldun, toplum/devlet yapısının yani medeniyet formunun temellerinden iki parçanın gelişimini düşünürken “İçtima ve asabiyet, oluşma durumundaki bir şeyin (mütekevvin) mizacı (mayası) mesabesindedir.”, demektedir. Yani bir medeniyet formu ortaya çıkarken insanların bir toplum halinde teşkilatlanması ve bu teşkilata inanç, güç, hareket enerjisi verecek, onları devlet ve şehir gibi yapıları oluşturmaya yöneltecek, liyakatı da gerektiren bir insiyakın gereğini bize gösterir. Hülasa insani hayatta toplum olmak yeter değil gerek şarttır bir de o toplumun mayasında İbn Haldun’un asabiye olarak adlandırığı bir durum/duygu olmalıdır. Peki, bu duygu olursa ne olur dedim? Yusuf Atam bir toplumun nesep ve sebep gibi iki temel mesele ile millete dönüşmesini düşünebiliriz, dedi. Bir millete mensup olmada nesep belirli bir rol oynar lakin tek şart ve gerek değildir, dedi. Nasıl yani dedim? İbn Haldun şöyler der dedi: Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmayı ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir; asabiyetten kast olunan müdafaa ve mücadelenin gerçekleşmesi de neseple olur. İbn Haldun’a göre burada bir birleşme, dayanışma ve kaynaşmasöz konusudur. Bu iki kavram hem bir nesebi hem de bu nesebe velâ yani azatlık, devşirme, hilf anlaşma suretiyle olan ilişkide de vardır ve nesep kaynaşmasına yakındır. Zira asabiye sahipleri, neseplerine dâhil olmayan bir kavmi kendilerinin taraftarı olarak hizmetlerine alır (ıstına’) veya bir takım kişileri köle (gulam, memluk, devşirme) edinir, ve söylediğimiz gibi onlarla kaynaşırsa, bahis konusu kullar ve taraftarlar efendilerini nesepleriyle, o asabiyet içinde yer alırlar. Asabeleri ve soydaşları imişcesine, onları toplumların bünyesinde ve soy kütüğünde yerleşmiş olurlar. Söz konusu asabiyete dayanan nesepleri itibariyle, bu asabiyet düzenine iştirak eder ve ondan pay alırlar. Nesep bu manada bir bağ ve kaynaşma vesilesidir. Temele ve çekirdektir. Asabiyet bu yolla imdada yetişme hissi sağlar. Savaşmak için de asabiyetin mevcudiyeti şarttır. Hülasa bir milletin oluşumunda esası sağlayan bir nesep mecmuası ötesinde o milletin içinde ve yanında olanlar da onlardandır. Birleşirler, dayanışma ve kaynaşma halinde olurlar. İşte asıl bu bozulursa millet hayatı tehlikeye düşebilir.

Bugün, dedi Türkiye’deki milliyet tartışmalarında milliyetçileri ırkçı sayan görüşün tam karşısından olarak Milliyetçiliğin fikir babaları aynı mefhumuyla İbn Haldun’un nesep ve sebep birleşimi bakışından Türk milletine ve milliyetine bakarlar. Mustafa Kemal Atatürk de Türk milletine bu çerçeveden batı, dedi. Ezberlerim kafam taklalar atarken Yusuf Atam kaynaşmaya dair bitirici son noktayı yine İbn Haldun ile koydu: “Kaynaşmanın husule gelmesine esas olan (gerçek)husus ise, bir arada yaşama, yekdiğerini savunma, uzun süren temas, birlikte yetişme ve süt emme durumunun meydana getirdiği rabıta ile hayat ve mematla ilgili olan sair hallerden ibarettir. Gerçekte, asabiyeti meydana getiren unsur, nesepten ziyade ictimaî zaruretlerde ve kader birliğinde iştiraktir. Söz konusu kaynaşma hâsıl olunca, imdada koşma ve yardımlaşma hali onu takiben ortaya çıkar.” Bizim Türkiye’de yaşadığımız olaylar Türklerin tarihinde onlarla birlikte var olan tüm kardeşlerini bu kaynaşma yoluyla Türk nesebinin temelinde lakin esasen yukarıdaki sebepler dairesinde birleşip bir millet olamazlar mı? Türk milleti kavramına İbn Haldun’un yukarıdaki kaynaşma ve birleşme mefhumundan baktığımızda kendisini nazi kamplarında görmek ve göstermek isteyen ayrılıkçı zihinlerin mugalatası da aşikâr olur.

İbn Haldun mefhumunda toplum ve onun asabiyesi ile oluşan medeniyet zaviyesini değerlendirmek modern bazı karmaşayı izale edeceği gibi Türk milletini Ziya Gökalp tarifiyle dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bulunan bir topluluk olarak düşünmek bizi makul yere bizi getirmez mi? Yarın bir gün zaman ruhu değiştiğinde kavramlarımız değişse bile özündeki mefhum sabitemiz olarak bizi göstermeye devam edecekse meseleyi Batı Avrupa’nın tarihi kavgalarının kavramları ötesinde düşünmeye başlamak hem medeniyet merkezli bir tarih anlayışı ve yazımı için bize yol açacak hem de kavga mevzusu olan bir meseleye çok yeni ve yol açıcı bir yerden bakmayı da mümkün kılacaktır. İşte tam burada İbn Haldun’un asabiyeti meydana getiren unsur, nesepten ziyade ictimaî zaruretlerde ve kader birliğinde iştiraktir, dediği o yerden ülkemize doğusu batısı kuzeyi güneyi çerçevesinden bakarsak samimiyetler de oyunlar da yüzünü göstermeye başlamaz mı? Ahlakça ve güzellik duygusu olarak müşterek nelerimiz var? Terbiye birliğimiz ne durumda? Milli eğitimimiz bu yolda ne yapar? İşte buralardan bakınca millet ve milliyet lafızlarının mefhumu ideolojik kılıf ve dayatmalardan uzaklaşarak hayatın içinden bize kendimizi anlatmaya başlayacaktır. Yusuf Atam bunları konuşurken sonbahar sarı yapraklarını savurarak bizi o çınar yaprağında birleştirip müstakbele doğru yürütüyordu.

Son olarak, Türk milleti kavramı burada anlatıldığı meyanda sentetik bir dayatma/dogma değil terkibi bir bütünlüktür. Ahlakı ve güzellik duygusu ile müşterek bir terbiyeye müstenit bir toplum olmak fikriyle hiç kendimizi düşündük mü? Birleşme, dayanışma ve kaynaşma duygumuz ile Türk olmak diğer etnik mensubiyetleri silici, haleldar edici, yok edici değil bütünleştirici bir çerçeveyi göstermektedir. Bu aynı zamanda Türk devletinin birlikte yaşatma töresi ve nizamında da görülen tatbikatın esasını oluşturan düşüncedir, dedi Yusuf Atam.

Altan Çetin

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir