KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. Altan Çetin: ​Din ve tarih milletin varlığının eviyse

Altan Çetin: ​Din ve tarih milletin varlığının eviyse

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 9 dk okuma süresi
19 0
altan çetin

Tarih içinde dil birliğinin bir milletin varlığının esası olacağı ve farklı etnik zeminlerin bir dil birliği içinde üst bir kimliğe de mensup olacaklarına dair örnekler çoktur. Buradaki büyük önem, bir dilin diğer kimliklere dayatılmayıp rıza ile tarihi süreçte bu birliğin teşekkül ettiği bir varlık alanı oluşması keyfiyetidir. Millet kavramı içinde bu çatı altında toplanmak, sair dil varlıklarını manasız kılmayacağı gibi var olan üst birliği sağlayan dili de anlamsızlaştırmaz. Burada esas olan bütünlüğün ve düzenin korunmasıdır. Dil birliği din ve etnik farkların ötesinde bir bütünlüğü oluşturabilir. Türkçe konuşan insanların oluşturduğu bir birlik farklı etnisite ve din yapılarının lingua frankasının esasını gösterir. Dilimin sınırları varlığımın sınırları ise milletimin sınırlarında da bunu görmek mümkündür.

Dil

Türkler farklı asırlarda millî, dinî ve insanî değerlerini zamanının iktizasınca birini diğerlerinin içinde anlatarak kendilerini ifade etmişlerdir. Türkçe bu bakımdan tarih içinde oluşmuş bir bütünlüğün makesi olarak modern zamanlarda bütünlüğün bir teminatı olarak görülmelidir. Bu kabul sair dini ve etnik varlıkları örtmek, yok saymak, inkâr olamayacağı gibi bunları silerek yok etmek gibi ırkçı bir gaye hiç değildir. Türkler tarih boyunca iletişime açık ve birlik davası olan bir millet olduklarından Türkçe konuşan herkesi kendi milleti sayarak dil birliği üzerinden de öteki olanla ilişki kurarak milletlerini tarif etmişlerdir. Zira dünyanın yapısı dilin mantığı içerisinde oluşarak o toplumun mantığı oluşur. Wittgenstein, Tractatus Lıgico-Philosophicus’ta, dilin, gerçekliğin bir aynası olduğu iddiasının temel ekseninin oluşturan, oldukça sofistike ve karmaşık bir “resim teorisi” geliştirmiştir. Klasik temsil teorisini dil ve mantık perspektifinden yeniden ele alan özgün bir yorum çerçevesinde, dil(düşünce) ve dünya(gerçeklik) ortak bir mantıksal biçimi paylaşan paralel yapılar olarak sergilenirken; dünyanın yapısı, dilin mantıksal yapısında yansır.”[1] Burada ilginç olan numen ve fenomen üzerinden başlayan düşünce yapısı yere indirilerek dil ve dünya ikileminden kurulur. Varoluşu düşünme yine iki parçalıdır lakin unsurlar filozofun kendi dizgesince teşekkül etmiştir. Bu incelemesini dil üzerine bina ederek dilin sınırları dünyanın sınırları olarak görülür.

Bir millet aynı lafızları farklı mefhumlarla düşünmeye başlamış aynı dilde bile anlaşamaz hale gelmişse de orada millet kavramını görmekte zorlanmaya başlarız. Hele farklı dil entiteleri kendi sınır bölgelerinde canlanmaya başlarsa orada farklı sınırlar çizilmeye başlanmış demektir.

Tarih

Wittgenstein’in son derece sınırları katı bir döneminde çizdiği anlayışı üzerinden yapacağımız bir okuma tarih-dil üzerinden milleti düşünmek noktasında faydalı olabilir: Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekteki olgular dünyadır. Dünyanın böyle bir resmini çizerken geçmişe yani tarihe bakmak ama doğru bakmak doğru resim çizmek bakımından önemlidir. Dünya fiziksel olgusallıkların evreni ise çok çeşitli kaynaklar tarihi olayların evrenidir. Dünyada adlar, olgusal bağlamlar ve olgular varsa tarihte olaylar, olgusal bağlamlar ve olgular vardır. Aslında dünya tarih evreninin içinde resmedilendir. Kaynakta resmedilen dünyada olgusal bağlamlarla geçmişte olandır. Tarih olduğu gibi olan olaylardır. Olduğu gibi olan tarihi olaylar, onları anlamlı kılan olgu bağlamlarının öyle olmasındandır. Tarihsel olayların mantıksal tasarımı düşüncedir. Düşünce tarihi tasarıma dair anlamlı tümcedir. Tarihe dair tümce onu oluşturan temel tümcelerin doğruluk fonksiyonudur. Doğruluk fonksiyonu var olup olmama üzerinde belgeler üzerinden akıl yürütmektir. Bunun için o tarihe dair maddi kalıntılara ve yazılı belgelere bakılır. Kaynaklar tarihin olgusallığının temelidir. Tarihçi ve kaynak bunun iki tarafıdır. Olguları dile getirilişin mantığı nasıl dünyaya ve onun mantığının dile yansıması ise tarih olaylarının mantığı zaman ve mekânda gerçekleşen olayların kaynaklar yoluyla olayın olgusal bağlam ve olgu mantığının anlaşılmaya çalışılarak dile getirilmesidir. Bir olgunun dile dökülmesi tarihe ve şuura taşınmasıdır. Dile getirilemeyen tarih anlamsız ya da anlam dışıdır. Tarih olgular toplamıdır. Dil bu olguların mantıklı dizgesini imler. Bir zaman ve mekân içinde oluşan olaylar ancak olgusallık bağıyla bağlanır ve anlaşılırlar. Olay tarihin nesnesidir ve yalındır. Olay tarihin tözüdür. Yaşanmış bitmiş olan adeta fiziksel olanıdır. Ayrı ayrı olayları ancak olgusal bağlamlarında anlayabilir. Olayları mantıksal tasarımla düşünceye taşırız. Olaylar bir olup bitme halini temsil ederler. Bunların alt bileşeni olarak atomik olaylar vardır. Bunlar birleşerek olayı oluştururlar. Dünyada tarihin nesnesi olaylardır. Her olay benzer olsa da bağlı olduğu olgu bağlamı kurduğu diğer olayla anlamlı bir birliktelik kurar. Diğer bir olayla öncekinden bağımsız bir birlikteliğe girer. Bu birliktelik zaman ve mekân içinde gerçekleşir. Olayların adı nesne olana karşılık gelen bir gerçekliktir.

Tarih dil içinde dil tarih içinde oluşur. Birbirlerini var eden bir özellikleri vardır. Bir milletin dil evi de bu süreçte oluşur. Bizim gibi heterojen kimlikleri barındıran toplumlar üst çatılara sahip olamadıklarında modernitenin çatışmacı kimlik algıları oradaki fay hatlarından her fırsatta yararlanacaktır.

Millet varlığını dilde bulur, dilde anlar, dilde söyler, dilde yazar. Duygudaşlığın zemini de dil ve onun bütünleşik yapısı ile söz konusu olacaktır. Burada Ziya Gökalp’in bizce ezber bozan ve anlatmaya çalıştıklarımızı tüm ön yargılara rağmen toparlayan millet tarihi ile bitirelim: O milleti, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bulunan bir topluluk olarak görür. Bu siyakta millet; aynı eğitimi görmüş, ortak bir dili, duyguları, idealleri, dini, ahlakı ve estetik duyarlılığı paylaşan bireylerden oluşmuş bir topluluktur. Eğitimi temele alan bir millet tanımında dil ve din birleştirici unsurlar ise bunları kavga haline getirmek kime ne yarar sağlayacaktır? Evimizi kirletmek yani tarihimizi ve dilimizi bölmek varlık evimizi de yıkmak olacaktır. Türkiye’de ve Türkistan’da birliğin teminat vasıtalarından birinin Türkçe olduğu unutmamalıdır. Bu, bir birlik bilinci ve çağrısıdır.

Vesselam.
Altan Çetin

[1] Ali Utku, Ludwig Wittgenstein, Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, Ankara, 2009, s.27.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.