KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Ali Rızâ Seyfi: Son Yelkenli Tâlim Gemisi

Ali Rızâ Seyfi: Son Yelkenli Tâlim Gemisi

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 6 dk okuma süresi
245 0

Heybeliada Deniz Mektebi’nin açığında daima demirli duran yelkenli bir tâlim gemisi, 1892 yıllarında, burada okuyan genç denizcilerin daima hayâllerini süslemiş, sevinç ve heyecanlarının kaynağı olmuştur. Nüvid-i Fütûh adlı bu güzel, eşi bir daha ele geçmez gemi, 1908 inkılâbı gürültüleri arasında odun olarak yakılıp tarihe son yelkenli tâlim gemisi olarak intikâl etmiştir.
Sırtımızda, Heybeliada Deniz Mektebi’nin idâdi birinci sınıf üniforması olarak, o şerefli ve tarihî binanın kapısından ilk defa girdiğimiz günkü sevinç ve heyecanımızı hiçbir zaman unutamam. Yıl 1892 idi. Bu mektep, hayalimde canlandırdığım sihirli ve tılsımlı bir cennetti. Bu yeni cennetin sayılamayacak kadar çok özellikleri içinde, azamet ve ehemmiyetçe hepsinin üstünde yükselen bir şey vardı: Ada mektebinin açığında, daima demirli yatan «Brik» sınıfından bir yelken gemisi.
Bu gemi, mektebin tâlim gemisi Nüvid-i Fütûh idi. Eski bir gemicinin dediği gibi bu, «kız gibi bir gemi» idi iki direkli ve her iki direği de kaba sorta -yani tam donanmalı- olan Nüvid, koca bir gemi olmakla beraber, gerçekte sanki en hafif, zarif ve hassas bir kotra idi.
Grandi direğinin şapkasına tırmanarak aşağıya, geminin teknesine baktığım zaman, tekne küçük görünür ve mimarî çizgilerinin ne kadar zarif olduğu da meydana çıkardı. Nüvid-i Fütûh’un bazı hikâyeleri de vardı:
Bu gemi, zaten meşhûr Derya Kaptanı, Çengeloğlu Tahir Paşa’nın kotra gibi kullandığı maiyet gemisi imiş derler ve korkunç Çengeloğlu’nun bu gemi ile tam yelken volta ederek Haliç’ten çıktığı, teknenin manevra kabiliyetine ve babalarımızın denizcilikteki ustalığına misal olarak ilâve ederlerdi.
Onun denizcilik tekniği bakımından, gerek tekne ve gerek arma cihetiyle ne kadar mükemmel bir san’at eseri olduğunu, Ada Mektebi’nde geçirdiğim altı yıllık tahsil hayatının, ancak son devrelerinde lâyıkiyle anlayabildim. Gemiye girip amelî ders yapmak için dört yıl ve o gemi ile gezebilmek için de beş yıl okumak lâzımdı.
Biz, Ada Mektebi’nde son sınıf olduktan sonra, bu güzel gemi ile bir çok yelken safaları yaptık ve zabıt olunca, Türk İmparatorluğu’nun sayısız limanlarına, uzak kıyılarına gitmek üzere ondan ayrıldık.
1906 yılının başında, Trablusgarp’tan İstanbul’a döndüğüm zaman, eski sevgilimi, o güzel gemiyi, arması soyulmuş, boyaları solmuş olarak tersanede kıçtankara bağlanmış buldum. «İyi surette tamir edilip, tekrar Heybeli’ye gönderilecek.» diyorlardı.
Fakat iki yıl geçti. 1908 Meşrutiyet İnkılâbı oldu. Zavallı sevgilim yine unutulmuş, bakımsız hâliyle kaldı. Bütün uzun yelken devrinin bir tekâmül örneği olan bu güzel teknenin, hatları bozulmadan tamir edilmesini, bu şekil teknelerin ustaları artık yaşamadığı için, örnek mahvolursa, bu tarz tekne yapılamayacağını birçok ilgili makamlara yazdım ve Deniz Mektebi için bir yelkenli tâlim gemisinin mutlaka lâzım olduğunu delillerle gösterdim. Fakat bu gayretlerim, inkılâp gürültüleri arasında para etmedi. O güzel, eşi bir daha ele geçmez gemi de odun olarak yakıldı gitti.
Heybeliada Deniz Mektebi, işte o tarihten beri, yelkenli tâlim gemisinden mahrum kalmış bulunuyor.
Birçokları belki, bu devirde bir yelkenli tâlim gemisinden bahsetmemizi tuhaf, âdeta elektriğe karşı kav çakmak gibi bir garabet sayacaklardır. Hâlbuki gemicilik, hele deniz harp subaylığı sadece bir okul ve kitap bilgisi değildir. Hattâ buharla işleyen bir harp gemisinde bir deniz subayının ortaya çıkmasına çok kereler faydalı olmaz. Harb gemiciliğinde değil, ticaret gemiciliğinde bile, ruh ve beden terbiyesinin beraber yürümesi lâzımdır.
Deniz adamı, hele deniz harp adamı, diğer bütün meslek adamlarından çok daha yüksek vasıflara muhtaçtır.
Deniz ve onunla beraber geminin üstüne çullanan rüzgâr ve fırtına, öyle korkunç ve aman vermez bir unsurdur ki, çok vakitler, en iyi yetiştirilmiş gemicilerin denizde filikayı mayna etmesine engel olur.
Denize düşen bir adamı kurtarmak, hattâ koca gemiyi de kurtarmak, büyük bir fırtına içinde mataforadan denize bir filika indirmeğe ihtiyaç gösterebilir.
En iyi topları, deniz ve savaş âletlerini kullanmasını öğrenmiş erlerin, lâzım gelen ruh ve beden eğitimi yapmamışlar ve gemiciye lâzım derin feragat ve fedakârlık şevkini, denizlerle boğuşmak sporculuğu ruhunu kazanmamışlarsa, bu işi becerebilmeleri ihtimâli yoktur.

Ali Rızâ Seyfi
’nin Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, Cild 4, Syf. 87 1962

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir