Şimdi yükleniyor

Ali Çabuk: İran Düşerse ne olur

İran Düşerse: Jeopolitik Bir Kriz mi, Medeniyet Kırılması mı?

iran-duserse-jeopolitik-bir-kriz-mi-medeniyet-kirilmasi-mi.jpg

İran’da son dönemde yaşanan protestolar ile ABD–İran arasında giderek savaşa sürüklenen askeri gerilim, yeniden “İran’da Rejim değişikliği” ve “İran’ın bölünmesi” gibi senaryoları gündeme taşıdı. Elbette İran söz konusu olduğunda rejim değişikliği tartışmaları yeni değil. Ancak 7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında bölgesel ölçekte yaşanan gelişmeler, İran’ı giderek derinleşen bir askeri, siyasi ve ekonomik kuşatmanın içine sokmuş durumda.

İsrail ile 12 gün süren savaşın niteliği, İran’a yönelik siyasi hedefin yalnızca caydırıcılık ya da sınırlı askeri baskı olmadığını; daha kapsamlı biçimde rejim değişikliğini hedeflediğini ortaya koydu. Nitekim İran Lideri Ayetullah Ali Hamaney de savaş sonrası yaptığı konuşmada, ABD ve İsrail’in asıl amacının rejim değişikliği olduğunu açık biçimde dile getirerek bu değerlendirmeyi teyit etti.

Bu sürecin İran’a olası etkileri ise ileriye dönük belirsizlikleri daha da artırıyor.  Önümüzdeki dönemde bizi yıkılmış ve enkaza dönmüş bir komşu mu, yoksa dönüşmüş ve yeniden yapılanan bir İran mı bekliyor sorusu giderek daha ciddi hale geliyor. Burada söz konusu olan ise İran’da bir “rejim değişikliği” değil, sistemin çökme tehlikesidir.

İspanya, Şili veya SSCB sonrası Rusya’da rejimler değişmiş ve bir grup yönetici elitin yerine yenileri gelmiştir. Ancak Libya, Irak ve Afganistan’da rejimler değişmedi, sistem çöktü. ABD müdahaleleri ile devlet kurumları dağıldı; güvenlik, ekonomi ve hukuk çöktü ve merkezi otorite işlevini yitirdi. Bu nedenle İran’a dışarıdan müdahalenin rejim değişikliği ile sonuçlanacağını beklemek yanlış olur. Ancak başkenti işlevsizleşen, merkezi otoritesi zayıflayan bir İran’ın bölünmeye açık hale gelme ihtimali göz ardı edilemez. Bölgesel tecrübeler, merkezi siyasal yapının çözüldüğü ve başkent otoritesinin dağıldığı devletlerin parçalanma riskinin hızla arttığını göstermekte.

Elbette şuan İran’da bunun gerçekleştiğine ilişkin bir emare yok. Ancak İran havzasında yaşanacak bir krizin bize olan etkisine sadece göç ve güvenlik dosyası olarak bakmak hatalı olacaktır.  İran düşerse Türkiye olarak biz düşmeyiz ama tarihsel arka bahçemizde bir “medeniyet” kaybı yaşarız. “İran düşerse Türkiye düşer söylemi” yanıltıcı ve meseleyi politikleştiren bir söylem . Oysa medeniyet kaybı, askeri veya siyasi bir kayıptan daha büyük ve ağırdır.  Doğuya açılan kapımız enkaza döndüğünde enkazdan sadece kriz çıkar. Bugün İran’ın savaş tehdidi altında olması, bu konuyu yalnızca jeopolitik değil, felsefi ve kültürel bir kırılma noktası olarak görmeyi de zorunlu kılmakta.

Rejim değişikliği değil, havza çöküşü

İran ve Anadolu havzaları arasındaki ilişki, iki devletin diplomatik temaslarından ya da dönemsel ittifak ve gerilimlerinden çok daha eski ve derin. Bu ilişki henüz sınırların çizilmediği, mezheplerin, ulus devletlerin ve modern kimliklerin sabitlenmediği bir dönemde, düşüncenin, edebiyatın ve felsefenin ortak dolaşımı üzerinden kurulmuştur. İran havzası Türklerin tarihsel yürüyüşünde sadece bir temas alanı değil, aynı zamanda zihinsel formasyonun yaşandığı yerdir. Tasavvufun dili, divan edebiyatının estetiği, siyaset düşüncesinin metafiziği ve inanç formlarının çoğul yapısı, büyük ölçüde bu İran–Anadolu etkileşimi içinde şekillenmiştir. Farabi’den İbn Sina’ya, Attar’dan Mevlana’ya uzanan bu hat, Anadolu’yu Doğu ile Batı arasında sadece bir geçiş yolu değil, bir sentez mekanı haline getirmiştir.

Eski İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni

Bugün İran’da “Şii İslam Cumhuriyeti” ideolojisine sahip ve Velayet-i Fakih sistemi ile yönetilen ülke var. İran Havzası dediğimizde İslam Devrimi sonrasında kendisini, anti-emperyalist, Şii, devrimci ve Batı karşıtı konumlandıran ve tanımlayan devlet duruyor. Bu devletin nasıl şekillendiği ve sistemin nasıl işlediği ise ayrı bir başlıkta değerlendirilmesi gereken konu. İran şu anda askeri olarak yıpranmış, ekonomik olarak kuşatılmış, toplumsal olarak yorgun ve siyasi olarak güvenlikçi çizgiye kilitlenmiş durumda. Bu durum İran için bir tercih olmaktan çıkarak alışkanlığa dönüştü. İran devleti bugün, güvenlikçi ve mezhepçi olmak zorunda değil ama başka bir dil kurmayı da bilmiyor.

Ancak İran’a tarihsel bir perspektiften baktığımızda adeta öteki yüzümüzü görürüz. Ve bu bölgede oluşabilecek bir savaş, rejimler savaşına değil, havzalar savaşına dönüşebilir. Azerbaycan, Irak, Kafkasya, Orta Asya ve Türkiye’nin doğu eşiği olumsuz etkilenir. Bu havzalar çöktüğünde ise ülke olarak Doğu’ya açılan tarihsel kapımızı kaybederiz. Bu askeri veya siyasi bir kayıp değil, daha kötüsü “medeniyet” ölçeğinde kayıp olur.

Tarih boyunca İran, Anadolu’yu Orta Asya’ya, Kafkasya’ya ve Hint havzasına bağlayan köprüydü. İran havzasının parçalanması veya bu havzanın kaybolması, bu hattı keser. Bunun neden olacağı sonuçlara ilişkin devletler aralarında konuşabilirken, “entelektüel tembellik” nedeniyle toplumlar birbirlerini düşünemiyorlar. Oysa Türkiye ve İran, aynı anda Batı ile sorunlu, aynı anda modernleşme travması yaşamış, aynı anda bunun bedellerini ödemiş ve aynı anda kimlik siyasetinin tuzağına düşmüş birbirine benzeyen iki toplum. İki ülke arasındaki bu ortaklık ve benzerlik mezhep farklılığından daha güçlü.

Konuya tersten yani İran’dan baktığımızda ise Türkiye, İran’ın dünyaya açıldığı ve nefes aldığı tek kanaldır. İran haritasına bakacak olursanız doğusunda istikrarsız bir Afganistan ve Pakistan, güneyinde Körfez ülkeleri, kuzeyde Kafkasya ve Rusya dengesi ve Batı’da ise Irak ve Türkiye yer alır. Anadolu ile bağ düşmanca veya kopuksa, İran doğrudan Batı baskısı altında ezilir, nefes alanı daralır ve dünyaya açılamayarak savunma refleksini sertleştirir. Daha mezhepçi, sert ve içine kapanık bir İran olur.

Türkiye İran açısından “hayatta kalma” alanıdır. Anadolu ise İran’ın öteki yüzüdür ve kendisini sınadığı yerdir. Arap dünyasında veya Batılı ülkelerde değil, Anadolu’da kendi ötekisini keşfedebilir. Çünkü Türk unsuru olmadan İran devleti her zaman eksik kalır. Selçuklu, İlhanlı, Safevi, Afşar ve Kaçar. İran’daki devlet geleneği Türksüz düşünülemez. Bugün bile, Azerbaycan Türkleri, Türkmenler ve Kaşkaylar İran toplumunun omurgasını oluşturur. Anadolu ile bağ koparsa, İran’daki Türk unsuru yalnızlaşır ve bu da İran devlet bütünlüğünü zayıflatır.

Bugün İran’da Şiilik ve devrim bir devlet ideolojisidir ve bu ideoloji belki içeride birliği sağlıyor ancak dışarıda yalnızlaştırıyor. Türkiye ile sahici bağ, İran’a ideolojiyi tek kimlik olmaktan çıkarma imkanı verir. Bu bağ olmadan İran, ya içine kapanır ya da mezhep ihracatına mahkum olur. Her ikisi de İran havzası için sürdürülebilir değil. Ancak bizler bu coğrafyada hayatta kalmak mı istiyoruz yoksa yeniden anlam üretmek mi?

Hayatta kalmak için güvenlik, ordu ve ittifaklar yeter. Ama tarih, gelenek ve kültür olmadan anlam üretilebilir mi?  İran’ın endüslüsleşmesi inşa ettiğimiz medeniyetin bir yarısının kaybı anlamına gelmez mi?

 

Yorum gönder