Kasım Süleymani Felluce’de ne yapıyor?

Bu Hac Mevsimi Sıcak Geçebilir

Kültürel Karşı İstihbarat Ve Elçibey

“Uluslararası Politikada Kafkasya” Kitabı Okuyucularla Buluşuyor

ABD-İran-İsrail Arasındaki Görünmeyen Kirli İlişkiler ve ABD’nin Olası İran Operasyonu

Gündem 26 Eylül 2018
192

Suriye krizi bağlamında Rusya’nın Ortadoğu’ya etkili bir şekilde geri dönüş yapması, Türkiye’nin bağımsız politika ve stratejiler üretmesi ve İran’ın Şii jeokültürel ekseni üzerinden Ortadoğu’da etkinliğini arttırması bölgesel jeopolitik durumu radikal bir şekilde değiştirmiştir. Bu jeopolitik durum değişikliği ABD tarafından olumsuz karşılanmış ve Washington yönetimi radikal politika değişikliklerine gitmiştir. Uluslararası gündemin en önemli maddelerinden birisi ABD’nin olası İran operasyonu ve bunun nasıl ve hangi yöntemler kullanılarak gerçekleşeceği konusu olmuştur. İran’ın içinde bulunduğu ekonomik kriz ve iç karışıklıklar üzerinden ABD’nin İran üzerinde operasyonlara başladığı da görülmektedir. Yaklaşık 25 milyon Türk’ün yaşadığı İran’a yönelik olası operasyon Türkiye’yi de her yönden ve doğrudan etkileyecektir. İran’ın nükleer programına ilişkin Ortak Kapsamlı Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action – JCPOA) bilinen adıyla “İran Nükleer Anlaşması” 20 ay süren müzakerelerden sonra bir tarafta İran, diğer tarafta BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi (ABD, İngiltere, Çin, Rusya, Fransa) ve Almanya arasında 2015 yılında imzalanmıştır. Müzakere sürecinde ve anlaşmada AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi moderatör olarak yer almış ve AB de kurumsal olarak bu süreç içerisinde temsil edilmiştir. Anlaşma Tahran’ın nükleer programını sona erdirmesine karşılık olarak bu ülkeye uygulanan uluslararası yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Plan, 2015 yılının Ekim ayında yürürlüğe girdi ve 2016 yılının Ocak ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) İran’ın nükleer programının barışçıl olduğunu açıklamasıyla uygulamaya konuldu. Böylece BM’nin ve Batılı ülkelerin İran’a uyguladığı mali, ticari, enerji ve diğer alanlardaki yaptırımlar peyder pey kaldırıldı. Anlaşma uyarınca İran’ın dondurulmuş olan milyarlarca dolar hacmindeki ticari mal varlığına erişimi yeniden sağlandı. İran’ın anlaşmayı ihlal etmesi durumunda yaptırımların yeniden devreye girmesi şartı da getirildi. Anlaşmanın gidişatını denetlemekle görevli Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) şimdiye kadar İran’ın anlaşmanın tüm şartlarına uyduğunu saptamıştı. Anlaşma İran’ın sivil amaçlı uranyum zenginleştirme çalışmalarını en aza indirmesini, barışçıl nükleer programını sadece ticari, tıbbî ve sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasını öngörüyor. Anlaşma ABD’nin bir önceki başkanı Barack Obama döneminde imzalanmıştı. Donald Trump’ın başkanlık görevine seçilmesinden sonra ise Trump, İran ile varılan nükleer anlaşmayı “utanç verici” olarak niteledi. Yeni ABD yönetimi anlaşmanın “yeteri kadar sert olmadığı” ve “İran’ın nükleer programını frenlemeye yetmeyeceği” gerekçesiyle 8 Mayıs 2018 tarihinde anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Trump tarafından yapılan bu açıklama sonrası Obama döneminde yapılan nükleer anlaşma ile uluslararası sisteme entegre edilmeye çalışılan İran yeniden bir kriz konusu olarak uluslararası gündemin ilk sırasında kendine yer buldu. İran dâhil anlaşmayı imzalayan diğer taraflar anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklasalar da Trump tarafından yapılan bu açıklama yeni bir krize yol açmıştı. Trump yönetiminin bu kararının birçok sebebi bulunmaktadır. İsrail’in nükleer anlaşmadan duyduğu rahatsızlık ve İran’ı tehdit olarak algılaması, Körfez’de İran-Suudi Arabistan (Şii-Sunni) stratejik dengesinin bozulması, İran’ın bölgede artan etkisi, RF’nin Suriye krizi ile birlikte Ortadoğu’ya etkin bir aktör olarak girmesi ve oluşturduğu ittifak sistemleri ile bölgede ABD’yi dengeleyecek bir aktör olarak belirmesi bu nedenler arasında sayılabilir. Arap Baharı süreci sonrası ABD’nin Ortadoğu’da inisiyatifi kaybetmiş olması ve tekrar inisiyatif elde etme çabaları da bu kararın alınmasında etkili olan bir faktör olarak değerlendirilebilir. Her ne olursa olsun ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi kararı yeni bir krize ve zaten istikrarsız olan Ortadoğu’nun daha da istikrarsızlaşmasına neden olduğu da bir gerçek. İran meselesi ve Ortadoğu’da son yaşanan gelişmeler Türkiye açısından da büyük önem taşımaktadır. İran, Türkiye’nin doğu komşusu, bölgenin önemli ülkelerinden biri ve içinde yaklaşık 25 milyon Türk’ün yaşadığı bir coğrafya. Bu nedenle bu sorunun doğru bir şekilde anlaşılması ve analiz edilmesi gerekmektedir. İran’daki Türk varlığının korunması ve İran’ın istikrarı ülkemiz açısından önem arz etmektedir.
İran Krizi Bağlamında Ortadoğu’nun Değişen Jeopolitik Durumu
İran, nüfusu Arap olmayan, çoğunluğu Farsça konuşan büyük bir ülke. Yüzölçümü açısından Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’ın birleşiminden daha büyük bir ülke ama bu ülkelerin nüfusları toplamı yaklaşık 200 milyon iken İran sadece 80 milyon. Sınırlı yaşanabilir alanı bulunan ülkede halk büyük oranda ülkenin dağlık kesimlerinde yaşıyor. İran’ın merkezindeki büyük çöller ve tuz ovaları insan yaşamına elverişli değil. İran’da iki dev sıradağ var: Zagros ve Elbruz. İran’ın Türkiye ve Irak sınırlarından 1.450 km. aşağı inen Zagros, neredeyse Körfez’deki Hürmüz Boğazı’nda bitiyor. Zagros dağlarının güney yarısının batı tarafında, Şattülarap’ın İran ve Irak’ı böldüğü bir ova var. Burası aynı zamanda İran’ın en önemli petrol sahalarının olduğu yer; ötekiler de kuzeyde ve merkezde. Bu petrol sahaları potansiyel olarak dünyanın üçüncü en büyük rezervini oluşturuyor. Doğalgaz açısından da İran dünyanın en büyük dördüncü rezervlerine sahip. Bu potansiyele rağmen yönetim hataları, yolsuzluk, taşımacılık hatlarının birbirine bağlanmasını engelleyen dağlık arazi ve bazı sanayi türlerinin modernleşmesini bir parça engelleyen ekonomik yaptırımlar yüzünden İran görece fakir bir ülke. Elbruz sıradağları ise kuzeyde Ermenistan sınırında başlıyor, Hazar Denizi’nin güney kıyısı boyunca devam ediyor, Türkmenistan sınırından geçiyor ve Afganistan’a doğru uzanıyor. Başkent Tahran’ın kuzeyinde görülen bu sıradağ, aynı zamanda İran’ın nükleer projesinden daha iyi saklanmış bir sır özelliği taşıyor. Muhteşem doğal güzellikleri ile birlikte mükemmel kayak sahalarına da sahip. İran üç tarafındaki dağlar ile dördüncü yanındaki bataklık ve su tarafından korunuyor. Moğollar 1219-1221’de bu topraklarda belirli bir yere kadar ilerleyebilmiş son yabancı güç ve o zamandan beri saldırganlar dağları aşmaya çalışırken burada mahvoldular. 2003’teki İkinci Körfez Savaşı’nda bile, dünyanın gördüğü en büyük savaş gücüne sahip ABD, Irak’a güneyden girdikten sonra sağa dönme gafletine düşmedi, çünkü üstün ateş gücüne rağmen İran’ı işgâl edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Hatta, ABD ordusunda o sıralarda şöyle bir yaygın söylem vardı: “Çöller bizimdir, dağlar değil.” Irak, 1980’de İran savaşı çıktığında, Huzistan Eyaleti’ni ilhak etme çabasıyla Şattülarap’ı geçmek için altı tümenini seferber etti ama bataklık ovalarını asla geçemedi, Zagros’un eteklerine varmak şöyle dursun. Sekiz yıl süren savaş, en az bir milyon cana mal oldu. İran’ın dağlık arazisi, ülke içinde birbirine bağlı bir ekonomiye izin vermiyor ve kendilerine has keskin özellikleri olan sayısız azınlık grubun yapısını korumasını sağlıyor. Örneğin Huzistan’daki etnik çoğunluk Araplardan oluşuyor; bununla birlikte Türkler, Kürtler, Beluçlar da geniş etnik azınlıkları oluşturuyor. Baskın İranlı çoğunluğun dili olan Farsça, ülkede en fazla %60 oranında konuşuluyor. Bu çeşitliliğin bir sonucu olarak, İran’da gücün merkeziliği bir gelenek ve iç istikrarın korunması adına güç kullanıyor, ürkütücü bir istihbarat ağıyla halk baskı altında tutuluyor. Tahran, kimsenin İran’ı işgâl etmeyeceğinin farkında ama düşman güçlerin azınlıkları kullanarak huzursuzluk çıkarabileceğini, İslam devrimini tehlikeye atabileceğini de biliyor. İsrail başta olmak üzere birçok ülke, İran’ın nükleer sanayisini silah yapımına hazırlık için kullanacağını düşünüyor ve bu da bölgedeki gerilimi arttırıyor. İsrailliler bu ihtimalle kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Sorun yalnızca İran’ın İsrail cephaneliğine rakip olma ve İsrail’i tek bombayla ortadan kaldırabilme ihtimali değil; İran kendi bombasını yaparsa Arap ülkelerinin de panikleyip kendi bombalarını yapma ihtimalleri var. Örneğin Suudiler, Ayetullahların Ortadoğu’da liderlik koltuğuna oturup tüm Şii Arapları etkileri altına almak istediklerinden ve hatta Mekke ile Medine’yi kontrol etme amacında olduklarından korkuyor. Nükleer silah sahibi İran bölgenin tartışmasız süper gücü haline gelir ve bu tehlikeye karşı Suudiler de muhtemelen sıkı ilişkiler içinde olduğu Pakistan’dan nükleer silah satın almaya kalkışır. Mısır ve Türkiye de onları takip edebilir. Bu da İran’ın nükleer tesislerine İsrail’in hava saldırısı düzenlemesi tehdidinin sürekli olduğu anlamına geliyor; tabii bunu engelleyen faktörler de var. Bunlardan biri, İsrail’le İran’ın arasındaki uzaklığın düz bir çizgiyle dahi 1.500 km.’nin üstünde olması. İran’ı vurmak için, İsrail hava kuvvetlerinin iki farklı bağımsız ülkenin hava sahasına girmesi gerekir: Ürdün ve Irak. Saldırının geldiğini Irak’ın İran’a bildirmeme ihtimali de pek gerçekçi değil. Başka bir rota izlemesi halinde -örneğin kuzeye gidilirse yine başka bir ülkenin hava sahasına girilir- yakıt ikmali gerekir ki İsrail’in bunu başarması mümkün olmayabilir. Bir de İran’ın elinde tutuğu Hürmüz Boğazı kozu var: Teorik olarak, İranlılar burasını kapatırlarsa, dünyanın petrol ihtiyacının yaklaşık %20’sini karşılayan gemileri engellemiş olurlar. Dünyanın en stratejik boğazı kabul edilen Hürmüz’ün en dar yeri anca 34 km. sanayileşmiş dünya, Hürmüz Boğazı’nın aylarca kapalı kalmasının petrol fiyatlarını inanılmaz seviyelere tırmandırabileceğinden endişeleniyor. İsrail’in İran’a saldırmaması için birçok ülke bu yüzden baskı yapıyor. 2000’lerde İranlılar ABD ablukasından çekiniyorlardı. ABD donanması Körfez’de, birlikler ise Irak ve Afganistan’daydı. İki ülkeden de ABD askerlerinin yavaş yavaş çekilmesinden sonra İran’ın korkuları yavaş yavaş dinmeye başladı. Şiilerin baskın konuma geçtiği Irak’taki müttefiklerine doğrudan uzanan bir hat da İran’a kaldı. Irak’ın güneyi de önce İran’ın Şam’daki Alevi müttefiklerine, sonra da Akdeniz kıyısındaki müttefikleri Lübnan Hizbullahı’na uzanan bir köprü görevinde. M.Ö. 6 ila 4. yy.’larda, Pers İmparatorluğu Mısır’dan Hindistan’a kadar uzanıyordu. Modern İran’ın böyle yayılmacı amaçları yok ama nüfuzunu arttırmak istiyor ve bunun için bariz şekilde batısındaki ovalara yönelmesi gerekiyor, yani Arap dünyasına ve buradaki Şii azınlıklara. ABD, Irak hükümetini Şii çoğunluğa devrettiğinden beri İran buradaki etkisini arttırdı ve bu da Sünnilerin hâkim olduğu Suudi Arabistan’ı panikletti, merkezinde Suudi-İran ilişkisi olan Körfez Soğuk Savaşı’nı körükledi. Suudi Arabistan, İran’dan yüzölçümü olarak daha büyük, petrol ve doğalgaz kaynaklarından dolayı daha zengin olabilir ama nüfusu çok daha az (yaklaşık 28 milyon) ve bu soğuk savaş olur da bir gün sıcak çatışmaya dönerse, İran’la askeri bakımdan başa çıkabileceğinden pek emin değil. İki ülke de bölgede baskın güç olma amacında ve ikisi de İslâm’ın kendilerine göre yorumunda dünyaya liderlik ettiklerini söylüyor. Irak, Saddam’ın boyunduruğundayken, Suudi Arabistan ile İran’ın arasında güçlü bir tampon vardı ama şimdi iki ülke, birbirine Körfez’in iki yanından kötü gözle bakıyor. 2015 yazında Amerika’nın öncülüğünde İran’ın nükleer tesisleri hakkında imzalanan anlaşma, Körfez ülkelerini İran’dan gelen tehdidin yok olduğuna dair hiç ama hiç ikna etmedi; ayrıca, Suudi Arabistan ile İran arasındaki ağız dalaşı sürüyor ve Yemen gibi yerlerde de temsilen savaşıyorlar. Batı medyası, nükleer anlaşmaya İsrail’in verdiği tepki üzerine odaklanıyor ama bölgenin tüm Arap medyası da buna karşıydı, hatta bazı gazeteler 1938’deki Münih Anlaşması’nı hatırlattı. Bunların üstüne de 2016’nın başındaki beklenmedik olaylar yaşandı. Suudi Arabistan bir gün içinde kırk yedi mahkûm idam etti ve bunların arasında ülkenin üst düzey Şii şeyhi Nimr El-Nimr de vardı. Suudi hanedanı, nükleer anlaşmadan bağımsız şekilde, İran’la karşı karşıya gelmekten çekinmediğini tüm dünyaya göstermek için bu idamları kasten yaptı. Şii dünyası buna büyük protestolarla karşılık verdi; Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği yağmalandı ve kundaklandı. İki ülke arasında iletişim kesildi ve Sunni-Şii savaşı için sahne hazırdı. Bu durum birkaç şekilde zuhur etti ve hatta Sunni devletleri bile diplomatik olarak birbirine düşürdü. 2017’de Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır, Katar’la olan ilişkilerini kestiler, Katar’ı terörizme destek vermekle suçladılar. Ekonomik yaptırımlar da bunu izleyince, Katar mecburen İran’dan gelen yardımı kabul etti. 20 Ocak 2017 tarihinde ABD başkanlık görevine başlayan Donald Trump selefi Barack Obama’nın büyük zorluklarla ve uzun müzakere süreci sonunda inşa ettiği İran nükleer antlaşmasından 8 Mayıs 2018 tarihinde çekildi. Bu karar son derece istikrarsız olan Ortadoğu’nun jeopolitik durumunda önemli bir değişiklik yarattı. Trump’ın bu kararı başta İran olmak üzere anlaşmanın tarafları olan İngiltere, Fransa, Almanya, RF ve Çin tarafından da tepki ile karşılandı. Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE, Mısır ve İsrail ise Trump’ın kararını desteklediler. Bu ülkeler haricindeki bölge ülkeleri ise Trump’ın bu kararının bölgeyi yeni bir çatışmaya sürükleyeceğini ifade ederek tepki gösterdiler.
İran Üzerindeki Jeopolitik Rekabet ve İran Krizinin Temelleri
ABD Başkanı Trump’ın, P5+1 ülkeleri ile imzalanan ve 1 Ocak 2016’da uygulamaya konulan nükleer anlaşmadan çekilmesi ile yeni bir boyut kazanan İran krizinin temelleri 20. yüzyılda yaşanan olaylara dayanmaktadır. Bu olaylar kapsamlı ve objektif bir şekilde değerlendirilmeden bugün yaşanmakta olan İran krizi tam olarak anlaşılamaz. Bu nedenle bu olayları kapsamlı ve detaylı bir şekilde değerlendirmeliyiz. Bu değerlendirme bize hem İran krizinin gerçekte ne olduğunu anlamamızı sağlayacak hem de bu kriz karşısında ne tür politika ve stratejiler üretmemiz gerektiğini bize gösterecektir. İngilizler, 1901 yılında İran petrolünü 60 yıllığına kontrollerine almışlardı. 1933’te Şah ile yaptıkları anlaşma ile bir 60 yıl daha almayı garanti ettiler. Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a 20. yüzyılın başında geldi ve İngilizler 1950’lere kadar tekellerine aldıkları en önemli gelir kaynağı petrolün kazancından ancak %16’sını İranlılara veriyordu ama halka yansıyan hemen hemen hiçbir şeydi. Böylece 2. Dünya Savaşı sonrasında İran’da milliyetçi duygular gelişti ve yapılan ilk demokratik seçimlerde Musaddık başbakan seçildi. Dr. Muhammed Musaddık, hayatını İngiliz emperyalizmi ile mücadeleye adamış milliyetçi biri idi. Musaddık, ülke petrolünü millileştirirken İngilizlere kârdan %25 tazminat vermeyi teklif etmişti. Görüşmeyi reddeden İngilizler, deniz ablukasına ve ekonomik boykota başladılar. Parlamentonun petrolü millileştirme kararı üzerine İngilizler BM’den istediği sonucu alamazken, Musaddık da İngiliz elçiliğini kapatıp, diplomatlarını kapı dışarı edince İngilizler İran’da darbe yapmak için ABD ile işbirliği yaptılar. CIA kuruluşundan itibaren İngiliz istihbaratı ile çok yakın ilişkiler içinde oldu. İran’da 1953’te Musaddık darbesi ile ilgili tüm detaylı bilgileri CIA’ye İngiliz istihbaratı MI6 sağladı. İran’daki darbe Batı’nın İslâm ile ilişkisinin ikinci safhasının başlangıcını temsil ediyordu. CIA’nin Ortadoğu bölümünden Kermit Roosevelt, İngiliz MI6’dan John Sinclair ile birlikte Musaddık’ı devirmeye karar verdiler. Truman, daha önce hükümet devirmedikleri için bu işi kabul etmeyince Dwight Esenhower’ın başkan seçilmesini beklediler. Amerikan şirketlerine İran petrolünden %40 pay sözü verildi. Darbe için gösterileri kışkırtmak üzere İngilizler Ayetullah Bihbani ve Ayetullah Qanatabdi’ye 100 bin dolar, CIA ise Ayetullah Kashani’ye 100 bin dolar verdi. 15 Ağustos’ta Musaddık’ın Dışişleri Bakanı kaçırıldı, 16 Ağustos’ta Şah sözde bazı dinî mollaların Tudeh Partisi üyelerince asıldığı bahanesi ile Musaddık’ı başbakanlıktan aldı. 17 ve 18 Ağustos’ta ise Şah’ı destekleyen dinî fanatikler Tahran meydanında gösterilere başladılar ve kalabalık sonunda Musaddık’ın evine ulaştı. Sonraki 25 yıl boyunca Şah’ın geleceği bu mollaların elinde kaldı. Radikal İslâm, İngilizler için yararlı bir manipülasyon aracı olmuştu. Darbenin mimarı olarak İran’a gönderilen Kermit Roosevelt üç haftadan az süre içinde İran’da şunları yaptı. İran’da kaos ortamı yaratmak için pek çok politikacı, meclis üyesi, dinî lider, editör ve muhabire rüşvet vererek, Musaddık aleyhine yalan haberlerle kampanya başlattı. Sokak gösterileri kiralanan kişiler tarafından belirli bir safhaya gelince rüşvet verilen subaylar birlikleri ile Musaddık’ın evini çevirdiler. Musaddık’ın yerine getirilmesine karar verilen Şah CIA’in Musaddık’ı görevden alma talebini reddedince, bir gece Roosevelt ve bir asker Musaddık’ı tutuklamaya giderken Musaddık’a sadık askerler tarafından tutuklandılar. Roosevelt planını değiştirdi ve bu sefer isyancıları sokaklara sanki Musaddık taraftarı imiş gibi gönderdi. Dükkânlar, camiler yağmalandı sanki ülke kaosa girmiş havası yaratıldı ve nihayet 19 Ağustos 1953’te ordu tamamen duruma el koydu. Böylece darbe tamamlandı, Musaddık önce kaçtı sonra tutuklandı ve Şah’ın 25 yıl sürecek despot rejimi başladı. ABD, Ortadoğu’da demokrasileri değil, kendi çıkarlarını koruyacak güçlü adam rejimlerini destekleme yolunu seçmişti. Amerikan halkı diğer pek çok darbe gibi İran’da gerçekte olanları yakın zamana kadar öğrenemedi ama İran halkı 1979’da devrimi yaptığında her şeyi çok iyi biliyor ve zulmü yaşıyordu. Amerikan elçiliğinde rehine krizi çıktığında 1953’te olanlar ile ilgili kendi medyası bile bir bağlantı kuramadı. İslâmcı hareketlerin en önemli başarısı İran’da Şah’ın devrilmesi oldu. İngilizler, Musaddık döneminden beri molla ve Ayetullahlar ile temaslarını sürdürüyorlardı ve devrim esnasında da bu grupları kullandılar. Humeyni’nin İslâm Devrimi, ani ve halk tarafından desteklenmiş olsa da arkasındaki diğer bir adres ABD idi. Musaddık’tan sonra gelen Şah da bazı milliyetçi girişimlerde bulunmuştu. Önce İtalyan petrol şirketi ENI ile bir anlaşma imzalamış, 1963’te halkın istediği bazı reformları (Beyaz Devrim) yaparak Nasır olmaya özenmişti. Beyaz Devrim içinde zenginlerden alınan toprakların ucuz fiyat ile köylülere satılması, kadınlara oy hakkı, 90 milyar dolarlık nükleer enerji programı vardı. Ancak kadınların peçe kullanmasının yasaklanması dinî kesimlerin, afyon sanayinin kapatılması ise yüzyıldır bu işten para kazanan İngiltere’nin hoşuna gitmemişti. 1973’te İran’ın Ortadoğu’nun Japonyası olacağı, yılda %7-8 büyüdüğü ile ilgili haberler çıkınca bundan Anglo-Amerikan Teşkilâtı memnun olmamıştı. Teşkilâtın stratejisi dünyada nüfusun azaltılması ve üçüncü dünyanın sanayileşmemesi idi. Bu teşkilâtın kilit adamları Kissinger, Brzezinski, Robert McNamara ve İngiliz eliti idi. Şah’a saldırı İngilizlerin yönlendirdiği molla ve Ayetullahlar üzerinden Müslüman Kardeşler’den geldi. Müslüman Kardeşler, İngilizlerin Ortadoğu istihbaratından T.E. Lawrence, E.G. Browne, Arnold Toynbee, St. John Philby ve Bertrand Russell tarafından bölgenin geri kalması, doğal kaynaklarının yağmalanması için kurulmuştu. Şah, sonraki 25 yıl boyunca İran’da bir korku rejimi kurdu ve rejimin sürmesinde acımazsız bir istihbarat teşkilâtı olan SAVAK etkili oldu. SAVAK içinde başta CIA ve MOSSAD olmak üzere yoğun bir sızma vardı. CIA, SAVAK’ın kurulması ve eğitilmesinde rol aldı. İran’daki CIA darbesinin nedeni ucuz petroldü ama 1979’da olacaklar akıllarına gelmemişti. İran, Şah Rıza Pehlevi döneminde İsrail’in müttefiki ve bölgedeki jandarmasıydı. İran gizli servisi SAVAK’ı İsrail gizli servisi MOSSAD eğitiyordu. CIA, 1979 İslâm devrimi öncesi Humeynicilere yanaşıp köstebekler elde ediyordu. Carter’ın Pers Körfezi Amerikan Politikası Komisyonu başkanı olarak görevlendirdiği George Ball, ABD’nin Şah rejiminden desteğini çekmesini öneriyordu ama gerçekte arka planda Anglo-Amerikan Teşkilâtının radikal İslâm’ı geliştirme planı vardı. 1970’lerin sonuna gelindiğinde Şah’ın dört düşmanı vardı: İsrail istihbaratı Shin Bet tarafından satın alınan İranlı politikacılar, CIA’nin ajan ağı, Feodal toprak sahipleri ve Masonlar ve Müslüman Kardeşler. Şah’ın 1963 yılında modernizasyon planını açıklamasından sonra Ayetullah Humeyni dinî muhalefetin lideri olarak ortaya çıktı. 1964’te sürgün edilene kadar İngilizler sürekli temasta oldu ve aylık maaşlar verdiler. İran’dan sonra Irak’a yerleşti ve oradan da 1978 yılında Fransa’ya gönderildi. Burada BBC, CIA ve İngiliz istihbaratından sürekli ziyaretçileri oldu. BBC, Humeyni’nin konuşma kasetlerini mollalara dağıtıyor, onlar da köylüleri ateşliyordu. BBC, Şah’ın istihbarat örgütü SAVAK’ın işkenceleri ile ilgili yayınlara başlamıştı. BBC İran servisi, adı “Ayetullah BBC”ye çıkacak kadar Humeyni’nin konuşmalarını yayınlıyordu. Sonunda İran halkı Şah’ın şeytan olduğuna ve Humeyni ile saf Şiiliğe dönüleceğine ikna oldu.
İran İslâm Devrimi Sonrası İran’ın Uluslararası Sistem İçindeki Konumu
Amerika, 1979’da Şah’ın devrilmesine resmen göz yumdu. Fransa bu dönemde Ayetullah Humeyni’yi Paris’te -tıpkı ABD’nin Pensilvanya’da Fetullah Gülen’i kontrol ettiği gibi- elinde tutuyordu. Ocak 1979’da Guadalupe’da yapılan ve Ortadoğu’nun Yalta’sı olarak adlandırılan zirveye ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi Batılı ülkelerin devlet ya da cumhurbaşkanları katılmıştı. Fransa Devlet Başkanı Valery Giscard d’Estaing, bu zirvede ABD Başkanı Jimmy Carter’a Humeyni’yi İran’ın başına getirmek için şu öneri ile geldi: “İran’da iç çatışmalar devam ederse Sovyetler müdahale edebilir. İran’ın kuzeyi koparılabilir ve ülkeye komünist rejim gelebilir.” Carter, Brzezinski’ye danışarak Humeyni’nin komünistleri bertaraf etmesi şartı ile İran’da rejim değişikliğine onay verdi. Ayetullah Humeyni 1979’da Paris’ten Tahran’a getirilirken üç ayrı suikast planı tertip edilmişti. Şah’ın generalleri tarafından tertiplenecek olan suikastı MOSSAD, Humeyni’nin adamlarına ihbar etmişti. Yale Üniversitesinden akademisyen olan İran asıllı Trita Parsi geniş diplomatik belgelere dayanarak hazırladığı “Hain İttifak” adlı kitabında İsrail ile İran arasındaki gizli ilişkilere dair ciddi bilgiler vermektedir. Air France uçağı ile Tahran’a giden Humeyni de kısa zamanda komünistleri öldürttü. Ancak, yakında seçim olacağı için rehine krizi olayını yarattı. Humeyni’nin CIA ile olan bağları 1979’da ABD Tahran Büyükelçiliği’nin İranlı öğrenciler tarafından basılmasıyla ortaya çıkmıştı. İsrail, Humeyni’nin halk nazarında itibarını kaybetmemesine ve ABD müttefiki olduğunu gizlemesine yardımcı oldu. Humeyni’nin İran’da iktidara gelmesini Amerika’dan daha çok İsrail istiyordu. ABD ve Rockefeller ailesi bundan başlangıçta zararlı çıktı. Askerî anlaşmaların iptal edilmesi nedeniyle ABD tarafının kaybı 10-12 milyar dolar civarındaydı. 1979’da İran’dan kaçan Şah, sıkı müttefiki olduğunu sandığı ABD tarafından kabul edilmedi ve Mısır’a gitti. Sonrasında ABD elçiliği personelinin 444 gün süren rehin alınması esnasında İran’ın Batı düşmanı olduğunu tüm dünya anladı. Ama Anglo-Amerikan Teşkilâtı, radikal İslâm’ı desteklemeye ve büyütmeye devam etti. Kasım 1979’da İranlı öğrenciler ABD Dışişleri Bakanlığının, Savunma Bakanlığı İstihbarat Örgütünün ve CIA’nin gizli arşivlerini Tahran’daki Amerikan elçiliğinde ele geçirmişlerdi. Paramparça kıyılarak imha edilmiş birçok belge büyük emeklerle birleştirildi. Ama aslında bu imha edilmiş belgelerdeki sırlar İran’dan çok daha fazlasını ilgilendiriyordu. CIA için bölgesel bir üs vazifesi gören Tahran elçiliği, başta Mısır, İsrail, Sovyetler Birliği, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve Afganistan olmak üzere birçok ülkedeki gizli operasyonların kayıtlarını tutuyordu. İran, 1982’den başlayarak Tahran’daki Amerikan elçiliğinin arşivinde ele geçen ABD hükümeti belgelerini ve CIA raporlarını “ABD Casusluk Odasından Belgeler” adıyla 60 cilt halinde yayınladı. ABD istihbarat örgütleri üzerine bir tarihçi olan Edward Jay Epstein’ın yıllar önce yazdığı gibi ele geçirilen bu kayıtlar, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana bir süper gücün yaşadığı en kapsamlı gizli bilgi kaybını temsil etti. Bütün bunlar ABD gazetecilerinin ABD hükümet kuruluşları ile karmaşık ilişkisinin, petrol diplomasisinin çetrefilliklerinin, istihbarat operasyonlarının ve tekniklerinin canlı bir portresini sunuyordu. Ortaya çıkan ve etrafa saçılan gerçekler ABD Savunma Bakanlığı ve CIA’nin algı operasyonlarıyla ve istihbarat teknikleriyle çabucak karanlığa geri gömüldü. Devrimin hemen ertesinde 31 Temmuz 1979’da Florida’dan bir gemi ile yasa dışı 75 milyon dolar değerindeki silah Humeyni rejimine gönderilmişti. ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ulusal ve istihbarat danışmanlarına göre 1980 Amerikan seçimleri öncesi, MOSSAD ve bazı CIA görevlileri Tahran büyükelçiliğinde rehin alınan elçilik görevlilerini serbest bırakması karşılığında Humeyni rejimine yasa dışı silah satmıştı. Bunun nedeni ABD Tahran Büyükelçiliği’nin devrimci öğrenciler tarafından baskına uğraması ve rehin tutulan çalışanların bırakılması için Humeyni yönetimindeki İran ile CIA arasında yapılmış gizli bir anlaşmaydı. CIA’nin elçilikteki rehinelerin kurtulması için Tahran’a yaptığı Çöl-1 Harekâtı başarısızlığa uğramıştı. Artık büyü bozulacak ve İsrail, İran üzerinde istediği politikayı izleyebilecekti. Reagan ve idaresindeki yetkililer İsrail’in İran’a Amerikan yapımı silah, yedek parça ve mühimmat satma izni verdi. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde ele geçirilen rehinelerin 1981’de serbest bırakılması üzerine İran’a silah satışı hız kazanmıştı. ABD’nin iznini alan İsrail, 6 ila 18 aylık dönemlerde farklı hesaplardan İran’a satış yapmaya başladı. Humeyni döneminde İran-İsrail ilişkilerinde mevcut karşıtlık görünürde kaldı. İkilinin pragmatik ilişkileri bağlamında, 1980’de yapılan bir anlaşmaya göre, İsrail 1980-1987 yılları arasında İran’a 500 milyon dolarlık silah sattı. İzak Rabin, Ekim 1987’de yaptığı basın açıklamasında İran’ın İsrail’in en iyi dostu olduğunu vurguluyordu. Başkan Reagan dünya çapında İran’a tutarsız bir şekilde yapılan silah satışına karşı “Sadık Operasyonu” adı altında bir halk kampanyası başlatmıştı. Yayınlanan raporlarda 1980’lerin başından beri İsrail’in kontrolsüz bir şekilde Amerikan yapımı silah ve yedek parçaları kamu yetkisi dâhilinde İran’a sattığı ortaya çıktı. 1986 yılında Beyaz Saray’ın Lübnan’daki ABD üssünde esir alınan rehinelerin İran’ın girişimleri ile serbest bırakılmasından sonra İran’a yapılan silah satışı İran-Kontra skandalının sebebini teşkil etti. İran-Kontra skandalı, Humeyni Dönemi’nde İsrail-İran ilişkilerinde yaşanan en çarpıcı gelişmelerden biri olarak kaydedilmiştir. İran’a silah sevkiyatları Suriye ve Türkiye üzerinden yapıldı. Humeyni’nin 1989’da ölümünden sonraki dönemde Arapların ortak tehdit olarak gördüğü İsrail, İran ile ittifakını devam ettirdi. 1991 yılında ABD’nin köklü gazetelerinden The New York Times’ta gazeteci Seymour M. Hersh tarafından kaleme alınan bir yazıda ABD, İsrail ve İran arasındaki silah satışları ve bağlantılar hakkında çarpıcı bilgiler veriliyordu. Soruşturmada, İran’dan elde edilen paranın Nikaragua’daki solcu Sandinista Hükümetiyle çatışan Kontralara gönderildiği ortaya çıktı. Daha sonra Reagan, İran’a gizlice silah satışına onay verdiğini doğruladı. Satışı düzenlediği gerekçesiyle Yarbay Oliver North görevden alındı. Washington Post gazetesi muhabiri Bob Woodward’ın elindeki gizli kayıtlara göre İran’a satışları planlayan CIA Direktörü William Casey’di. Casey planı biliyordu ve onaylamıştı. ABD, İran- Kontra skandalından sonraki dönemlerde İran’a silah satmaya devam etti. İsrail ile İran’ın gizli ilişkileri 2011’de yeniden patlak verdi. İsrail’in en zengin iş adamı Sami Ofer’in, ABD’nin ambargo koyduğu İran’a gemi sattığı ortaya çıktıktan bir ay sonra Tel Aviv’deki evinde hayatını kaybetti. İran’da 12 Haziran 2009’da yapılan cuhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Ahmedinecad karşıtlarının simgesi haline gelen Nida Sultani’nin CIA tarafından öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. ABD ve AB ülkelerinin eliyle yürütülen “sivil darbe” oyunlarına bir yenisi daha eklendi. Başkent Tahran’da Batı destekli “reformcu”lara yakın bir isim olan nükleer fizikçi Prof. Dr. Mesud Ali Muhammedi bombalı saldırıda öldürüldü. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanperest, Muhammedi’nin öldürülmesinin arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğuna dair ipuçları olduğunu söyledi.
İran Nükleer Anlaşması Sonrası Ortadoğu
2011 yılı sonunda ABD’nin Irak’tan çekilmesi Ortadoğu’yu İran’a açtı. ABD bu çekilmeyi de İran’a, onun Şiileri kontrolde tutması ile sağladığı istikrara borçlu idi. İran, bu güne kadar ABD’nin bölgeye silah satması ve güvenlikleştirme rolü oynaması için güç dengesinin olmazsa olmaz aktörü idi. Ancak ABD, Ortadoğu politikasında esaslı bir değişikliğe gitti ve İran’ı oyuna entegre etti. 2012’den beri devam eden yumuşama süreci sonrası ABD-İran nükleer anlaşmasının ortaya çıkması, İran’a Irak’ta daha fazla özgürlük anlamına geliyordu. Çünkü böylece İran’ın Irak’tan Suriye ve Lübnan’a Ortadoğu’daki varlığı ile Şii eksen, kalıcı olarak hayata geçebilir. Sunni Tıkrit’in geri alınmasında DEAŞ’a karşı Irak kuvvetleri, Iraklı Kürtler, Bedr Tugayları ve Asaibal El-Hak dâhil olmak üzere Şii militanlar ve Amerikan hava kuvvetleri iş birliği yaptılar. Şii liderliğindeki orduların Diyala ve Kerkük gibi yerlerdeki zaferleri de sorun olmadı. Şimdi tavuklar fırına giriyor ve başta Irak olmak üzere ülkeler bir bir bölünecekler. ABD, İran ile yaptığı nükleer anlaşmanın bu ülkeyi amacından saptırmayacağının farkındadır. Ama Ortadoğu’da DEAŞ’ı frenlemek için işbirliği dışında İran ile ilişkilerin başkaca çok önemli boyutları var. ABD, İran’ı daha fazla uluslararası düzene entegre etmekle, bir yandan ekonomik nedenlerle zaman kazanmayı, diğer yandan içeriye daha fazla nüfuz edebilmeyi hedeflemekteydi. İran, şimdilik Sunnilerin ve Kürtlerin sopası olarak kullanılmaya devam ediliyor. Sonra sıranın İran ile bölgedeki Şii uzantıları arasındaki bağların kesilmesine gelmesi beklenmektedir. ABD tarafından oyunun içine İran’ın da dâhil edilmesi, bölgedeki aktör ülkelerin kendi özel gündemlerinin frenlenmesi ile sınırlı değildir. ABD-İran nükleer antlaşması ile yaptırımlar kalkmıyor, beklemede tutuluyordu ve Trump ile birlikte geri geliyor. Kaddafi de Batı ile benzer bir antlaşmayı 2003’te yapmıştı ve 2011’de sonu kötü oldu. Aynı hatayı Suriye yaptı ve sınırlarını Batı’ya açınca Libya senaryosu bu ülkede de oynandı. Özetle anlaşmalar hep vardır ama Batı’nın emperyalist hedefleri ve hevesleri asla son bulmaz, daha derinlerden çalışır. Şimdi de yeni dönem İran’da bir rejim değişikliği denemek için fırsat olarak kullanılmayı beklemektedir. Özetle CIA, iç savaş alt yapı çalışmalarına başladı; çanlar İran için çalıyor. İran içindeki Türk ve Kürtlerin ayaklanması için çalışmalar başladı. ABD, İran’ı ön cepheye koyarak sadece Asya-Pasifik’in değil Orta Asya’nın kaynaklarına da rahatça el atabilir ve Rusya, kendi etki bölgesinde ABD ile karşılaşabilir. Irak lideri Haydar Abadi ve Kürt gruplar, yardımını istemekle beraber İran güçlerinin bölgeye hâkim olmasından mutlu değiller. Gerçekte İngiliz ajanı olan Abadi, İran’ın desteğine ve iyi niyetine muhtaç ama İran’a çok güvenemiyor. İran, Irak’taki etki mekanizmasını yenilerken, Şiiler, Sünniler, ve Kürtler arasında yeni bir yapılanma sağlıyor. Hürmüz Boğazı’ndan gönderilecek Irak petrolü için yeni planlar yapıyor, böylece Yemen’e cevap vermeye hazırlanıyor. Lübnan’daki Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın “Suudi Arabistan’ın Yemen’deki yenilgisi büyük olacak ve bu kraliyet ailesine yansıyacak.” ifadesi bu anlamda önemliydi. Irak’ta aşırı Şii militanlara karşı bile İran, ABD’ye destek verirken Yemen’deki savaşta ABD, Suudilere istihbarat ve lojistik desteği verdi ancak Tikrit’te karadaki Şii güçleri havadan destekledi. Bu ileri-geri stratejisi Suudiler ile İran arasında bir denge ile Ortadoğu’nun bir köşesinden diğerine yeni ittifaklar ile yürütülecek. İkinci değişim, on yıllardır aldıkları silah, araç ve teçhizatla Körfez ülkeleri artık en azından Yemen gibi konularda kendi başının çaresine bakacak hâle getirildi. Üçüncüsü ise Tikrit örneğinde olduğu gibi artık Sünni-Şii çatışmalarını ABD arkadan izleyebilecek yani iki tarafı da idare edebilecekti. Ancak İran ile anlaşma bu ülkeyi ABD ile müttefik yapmadı hatta hep düşman olarak kalmaya devam ettiler. Çünkü düşmanının düşmanı hâlâ senin düşmanındır. Cihatçılara ve DEAŞ’a karşı ortak düşmanlık olsa da Irak, Yemen, Suriye ve Lübnan’da hâlâ iki ülke karşı karşıyadır. Üstelik terörizm, balistik füze ve insan hakları gibi konularda yaptırımlar bir yandan devam edecektir. Suudi Arabistan yıllardır ABD’den en çok silah alan ülke, onu bir kez 2013’te Hindistan geçti. 2014’te Suudi Arabistan ABD’den 6.000 adet yer altına etki edebilen mühimmat, milyonlarca radar, uçak savar ve kara füzesi aldı. İsrail de ondan geri kalmadı. ABD ile İran anlaşması sonrası Suudi Arabistan, ABD ile müttefiklik ilişkilerini yeniden teraziye koydu. Suudi varsayımına göre en büyük düşman cihatçılar ve DEAŞ olduğuna göre, Suriye’de Esad rejimi devam ettikçe El Kaide ve DEAŞ kendilerine gerekli ortamı bulacaklardı. Madalyonun öbür yüzünde ise bugün gittikçe Suudi Arabistan’ı çevreleyen İran tehdidi var. Suudiler, İran-ABD anlaşması sonrası İran özel kuvvetlerinin tüm bölgeye yayılacağından korkuyorlardı. Bu yüzden Kerry, Mart 2015’te Suudi Arabistan’a gelerek İran ile anlaşmanın Suudi güvenliği için hiçbir şeyi değiştirmeyeceği garantisini verdi. Suudi Arabistan, o dönemde Müslüman Kardeşler ile bile yakınlaşmayı düşündü. Yemen savaşı ile aslında Suudiler üç mesaj verdi: İran’a “dur” deniyor, kendi kamuoyuna “silaha harcanan paraların boşa gitmediği” gösteriliyor, ABD’ye ise “sen istesen de istemesen de ben işime bakarım” iması yapılıyordu. Irak’tan sonra Yemen ve Bahreyn’in de Şiiler tarafından kuşatılması Suudi Arabistan’ı endişelendirdi. Yeni ABD Başkanı Trump’a göre Ortadoğu’da pek çok uyumsuzluk var. Türkiye ve Irak’ın arası iyi değil, İran DEAŞ’a karşı savaşıyor ama ABD’ye düşman gözü ile bakıyor. Türkiye ve Kürt gruplar arasında amansız düşmanlık var. ABD’nin desteklediği ılımlı İslâmcılar, El Nusra ve El Kaide gibi radikal gruplara kaynak olmaya devam ediyor. Körfez ülkeleri çoğunlukla DEAŞ ile mücadeleyi bırakıp Yemen’e saldırıya odaklandılar ve Rusya ise ABD’nin gitmesini istediği Esad rejimini askerî alanda yoğun olarak destekliyor. ABD’nin bu denklemleri çözmeye kalkması dostlardan ziyade düşman üretecektir. Trump, İran ile nükleer anlaşmayı iptal edebileceği sinyalini vermişti ve bunu gerçekleştirdi. Trump nükleer anlaşmayı bir felaket ve utanç belgesi olarak tanımladı ve İran’ı da büyük bir sorun olarak görüyor. ABD, İran konusunda da şimdilik acele etmiyor. İsrail’e Geliştirilmiş Güvenlik İş Birliği Anlaşması kapsamında gelişmiş mühimmat ve havadan yakıt ikmali kabiliyeti satıyor. Bu kabiliyetler ile İsrail’in, İran hava saldırısına hazırlandığı sonucu çıkıyor. Fakat böyle bir saldırı imkân kabiliyetine ulaşılsa da bunun birçok zorluklar içerdiğini önceki bölümlerde açıklamıştık. Trump ayrıca Suudi Arabistan ile de anlaştı. Suudilere 300 milyar dolar değerinde silah satmayı başardı. Trump, Obama’nın İran’ı sisteme entegre etme stratejisinden vazgeçince Suudi Arabistan ve İsrail ile ABD arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar da çözüldü. Bu ülkeler için artık tek düşman var o da İran. Gelinen noktada Trump nükleer anlaşmadan çekildi ve bölge İran bağlamında yeni bir istikrarsızlık sürecine girmeye başladı. ABD şimdilik doğrudan İran’a askeri bir müdahaleyi öngörmüyor ama İran üzerinde de ciddi baskılar oluşturuyor. Bölgede İsrail’i destekleyerek İsrail’in askerî kapasitesini arttırıyor, bölgedeki PKK/PYD/YPG teröristlerini silahlandırıyor, başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinden oluşan müttefiklerini İran üzerinde siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik baskı yapmaları için kullanıyor. Bununla birlikte İran içerisinde yaşayan Türkler, Kürtler ve Arapları da Tahran yönetimine karşı ayaklandırmak için yoğun faaliyetler icra ediyor. Bu kapsamda İran’da son zamanlarda ciddi iç karışıklıkların ve halk hareketlerinin olduğunu da görüyoruz. Fakat İran’ın içinde bulunduğu istikrarsızlık ve iç politik mücadele de ABD etkisi olmadan çeşitli halk hareketlerinin doğmasına neden olabiliyor. Bu nedenle bu halk hareketlerinin de doğru okunması ve analiz edilmesi gerekmektedir. Yarınki yazımızda bu konuyu detaylıca ele alacağız.
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar