Türkiyə hara gedir?

Almanları Afrin operasyonuna nasıl ikna ettik?

İran ile Rusya ortak tatbikat düzenliyor

Putin Ərdoğandan və Ərdoğan Putindən nə istəyir?

Türk’ün Avrasyası…

Gündem 25 Eylül 2018
144

Bir görev için Türkiye’de bulunan ABD’li bir subaya görevin sonunda Türkiye’yi nasıl bulduğunu sordum. ABD’li subay “Birçok ülkede görev yaptım ama Türkiye çok farklı bir ülke, daha önce İstanbul’a gelmiştim, etkileyici bir şehir. Bence Türkiye ne Batılı ne de Doğulu bir ülke Türkiye gerçekten çok farklı bir ülke. Tarihi, insanları, ekonomisi ile Batı’dan farklı bir ülke ama Doğu da değil…” şeklinde soruma cevap vermişti. Sorumun maksadı eğitimli bir ABD’li subayın gözlemlerine istinaden Türkiye’yi nasıl gördüğü ve konumlandırdığını öğrenmekti. Şuna eminim ki Washington yönetimine hâkim olan güç odaklarını Türkiye’nin Batılı ya da Doğulu, Avrupalı ya da Asyalı bir ülke mi olduğu hiç ilgilendirmiyor. Washington için önemli olan ABD’nin Avrasya çıkarları için Türkiye’yi yanında ortak olarak görmek. Bunu da stratejik ortaklık kılıfına sokarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde özellikle Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da iki ülke arasında stratejik işbirliği yapılacak birçok fırsatlar çıktı. İki ülkenin bu fırsatları da çok iyi değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Fakat iki ülkenin özellikle Ortadoğu’da çıkarları bir türlü örtüşmediği gibi rekabet halinde de bulunmaktadır. 1991 ve 2003 yıllarındaki Irak savaşları ile 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı iki ülkeyi adeta Ortadoğu’da farklı kamplarda yer alan iki rakip ülke konumuna getirdi. Bu ayrışmanın temel sebebini ise Washington yönetimin bölge ülkelerini bölme ve bu kapsamda bölgede bir Kürt devleti kurma girişimleri oluşturmaktadır. Türkiye’nin milli güvenliğine ve bekasına doğrudan tehdit oluşturan bu ABD politikası devam ettikçe iki ülke arasındaki ilişkilerin sağlam bir temele oturması da beklenmemelidir. Bu düşüncelerimi yazımın başında bahsettiğim ABD’li subaya açık açık anlattım ve ülkemizin bu hassasiyetinin Türk milleti için ne kadar önemli olduğunu izah ettim.
Başkalarının politika ve stratejilerini doğru anlayabilmek açısından onların Türkiye’yi nasıl gördükleri önemli olmakla birlikte asıl olan bizim kendimizi nasıl konumlandırdığımızdır. 1923 yılında kurulan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti herşeyden önce medeniyete önemli katkılar yapmış kadim bir kültürün ve devlet/imparatorluk geleneğinin üstünde yükselmiştir. Türk milleti; Türk ata yurdu Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya; kuzeyde Rus ovasından güneyde Hindistan-Arap Yarımadası-Kuzey Afrika eksenine kadar inen geniş coğrafyada birçok devlet ve imparatorluklar kurmuş kadim bir millettir. Bu geniş coğrafya jeopolitik açıdan Türkiye’nin jeokültürel havzasıdır. Arap coğrafyasında doğup büyümüş İslâm medeniyetine Türklerin katkıları çok büyüktür ve onların bu katkıları ancak İran’ın İslâm medeniyetine katkısı ile karşılaştırılabilir. Bu nedenle Arap olmayan ve İslâm medeniyetine ciddi katkılar yapan bu iki ülkenin aynı coğrafyadaki kaderleri ortaktır. Bugünkü İran ve Türkiye Avrasya coğrafyasında birlikte hareket edebildiklerinde Rusya, ABD, Çin ve Avrupa karşısında bir ağırlık oluşturabilirler. Eğer bu iki aktör Sunni-Şii ayrışması üzerinden rekabeti bir kenara bırakabilirlerse İslâm dünyasına da liderlik edebilirler ve İslâm coğrafyasındaki çatışmaları kontrol edebilirler ve engelleyebilirler. Bugünkü Türkiye’nin hem Türk hem de İslâm dünyası ile çok sağlam bağları mevcuttur. Bu bağların korunması elzemdir. Türkiye Avrasya’nın yeni güç odakları arasında denge unsuru olabilecek imkân ve kabiliyetlere sahiptir. Avrasya’nın yeni güç odaklarının AB, RF, Çin ve Hindistan olduğu düşünüldüğünde Türkiye’nin bu aktörler ile ilişkilerini çeşitlendirmesi ve geliştirmesi elzem bir konudur. Bu aktörler açısından Türkiye Avrasya politika ve stratejilerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir ortak olarak görülmektedir. Bu ortaklık siyasi, askerî, ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik alanları kapsamaktadır. Türkiye’nin Avrasya’daki konumu ancak İran ile karşılaştırılabilir. Böyle bir karşılaştırmada Türkiye İran karşısında ciddi üstünlüklere sahiptir. Bu üstünlükler coğrafî, siyasi, askerî, ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik alanlarda kendini açık bir şekilde belli etmektedir. Türkiye aynı zamanda bir NATO üyesi ve AB’ye aday müzakere sürecinde olan bir ülkedir. Biz her ne kadar Batı ile olan ilişkilerimizden şikâyetçi olsak da jeopolitik açıdan NATO üyeliği ve AB süreci Türkiye için değerlidir ve korunması elzemdir. Türkiye’nin yakın kara havzası; Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu ile yakın deniz havzası; Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri yakından takip etmesi proaktif politikalarla gelişmeleri etkilemesi elzemdir. Bu nedenle bu bölgelere ilişkin güncel ve doğru bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi önemlidir. Yine Hazar, Basra ve Kızıldeniz havzalarındaki gelişmeler de Türkiye açısından ikinci derecede takip edilmesi gereken konulardır. Türkiye’nin AB, RF ve Orta Doğu ülkeleri ile olan ekonomik ilişkileri çok önemlidir ve bu konuya enerji faktörünü de eklemek gerekmektedir. Türkiye her nekadar Afrika’ya açılmış olsa da bu kıtada yapılacak çok şeyin olduğu açıktır. Güney Asya ülkeleri olan Hindistan-Pakistan-Bangladeş birlikte ele alınması ve değerlendirilmesi gereken ülkelerdir. Hindistan dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir ve Çin’den sonra en kalabalık ikinci ülkedir. Hindistan’da 1.2 milyar insan yaşamaktadır. Çin ekonomik açıdan ele alınması gereken 21. yüzyılın yeniden yükselen gücüdür. Güneydoğu Asya’daki ekonomik dinamizm Türkiye tarafından henüz değerlendirilmemiştir. Uzak olsa da Güney ve Orta Amerika ülkeleri de en azından ekonomik olarak Türkiye’nin ajandasında mutlaka yer almalıdır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde yeni bir dünya doğuyor ve kuruluyor. İçinde bulunduğumuz dönem bu doğumun sancıları gibi. Birçok belirsizlik hâkim uluslararası sisteme, Türkiye bu yeni sistemde kendisini yukarıda sıraladığımız parametreler çerçevesinde yeniden konumlandırmalıdır. Türkiye ne Avrupalı ne de Asyalı bir ülkedir. Türkiye Avrasya coğrafyasında tüm yönlere açılma potansiyeline sahip Avrasyalı bir ülkedir. Avrasya kelimesi hem Ruslar hem de Türkiye’de bazı çevreler tarafından sahiplenildiği için irrite edici gelebilir. Ama bizim Avrasyamız Rus Avrayası değildir. Bizim Avrasyamız “TÜRK’ÜN AVRASYASI”dır.
Küresel güçlerin dünya hâkimiyetinin alt yapısını oluşturan jeopolitik teorilerin ana teması Avrasya kıtasına hâkimiyet olmuştur. Bu nedenle mevcut uluslar arası sistemin başat aktörü konumunda olan ABD’nin Avrasya kıtasına bakışını değerlendirerek analizimiz sonlandıralım.
ABD’nin Avrasya’ya Bakışı
Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eserinde belirttiği gibi; Soğuk Savaş’ın galibi liberalizm yani “Batı Dünyası” olmuştur. ABD bu savaştan tek süper güç olarak çıkmıştır. ABD’nin bundan sonra ne yapacağı konusu (tek süper güç rolü mü oynamalı, yoksa eskiden olduğu gibi kıtasına mı çekilmeli?) gerek ABD’de gerekse tüm dünyada tartışılmışsa da cevap fazla gecikmemiştir. Samuel Huntington, Zbigniew Brzezinski, George Friedman vb. stratejistler yazdıkları eserlerle ABD’ye yeni rolünü göstermişlerdir. ABD’li politika yapıcıları da bu konuda gerekenleri yapmışlardır. 1992 yılında hazırlanan “Savunma Plânlama Rehberi” Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD tarafından tasarlanan yeni dünya düzeninin nasıl olması gerektiğine cevap veriyordu. Bu strateji belgesinde ortaya konan hedefler ise şunlardı:
1. ABD tek süper güç olma konumunu 21. yüzyılda da sürdürmeli ve garanti altına almalıdır. Bunun için;
a. Kendine rakip olabilecek bir süper gücün doğmasına veya bir ittifakın kurulmasına izin vermemelidir.
b. Bu hedef, özellikle Avrasya’nın tek bir devlet ya da devletler koalisyonunun egemenliği altına girmesini önlemelidir.
2. ABD, potansiyel rakiplerini, dünyada bölgesel veya küresel önemli roller üstlenme hevesinden vazgeçirmelidir.
3. Süper güç olma konumunun olmazsa olmaz bir şartı da ABD’nin “herhangi bir devletin veya devletler grubunun karşı koyamayacağı düzeyde ve yetenekte bir askerî güce sahip olmasıdır.”
4. Uluslararası ortamda düzen ve istikrar ABD tarafından garanti edilmeli ve tek başına askerî müdahalede bulunmaya hazır olunmalıdır.
5. K. Kore, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinde kitle imha silahlarının üretilmesi, gerektiğinde askerî güce de başvurulmak suretiyle önlenmelidir.
6. Avrupa’da ve Akdeniz’de kayda değer bir ABD askerî gücünün bulundurulması için NATO dayanışmasının korunması yaşamsal önemdedir. Bu açıdan, NATO’nun zayıflamasına yol açacak ve sadece Avrupa güvenliğine yönelik olacak bir savunma düzenlemesi kesinlikle önlenmelidir.
7. Rusya Federasyonu’nun nükleer silahları ABD stratejik nükleer hedef planında yer almalıdır. Rusya’nın elindeki nükleer silahların başka güçlerin eline geçmesi mutlaka önlenmelidir.
1992 yılında hazırlanan “Savunma Plânlama Rehberi”nde ortaya konan hedefler dikkate alındığında, ABD’li stratejist Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli eserinde vurguladığı “güce dayalı önleyici müdahale” stratejisinin hâkim olduğunu görmekteyiz. ABD 21. yüzyılda küresel önceliğini devam ettirebilmek için, kendisine karşı oluşabilecek güçlerin ve ittifakların doğmadan önce engellenmesini esas almaktadır. ABD kendisine en büyük rakibin Avrasya’dan geleceğini öngörmekte ve Avrasya’ya büyük önem vermektedir. Brzezinski Avrasya terimini Avrupa ve Asya kıtalarının tamamını adlandırmak için kullanmaktadır ve Avrasya’nın jeostratejik değerlerini şu şekilde sıralamaktadır:
1. Avrasya dünyanın en büyük kara parçasıdır ve jeostratejik bir eksendir.
2. Dünya nüfusunun %75’i Avrasya’dadır.
3. Dünyanın en kalabalık, küresel ve bölgesel roller üslenme heveslisi dinamik iki ülkesi Çin ve Hindistan Avrasya’dadır. (Demografik devler)
4. Dünyanın bilinen enerji kaynaklarının 3/4’ü Avrasya’dadır.
5. Dünya GSMH’nın %60’ı Avrasya’ya aittir.
6. Avrasya dünyanın en büyük 3 jeoekonomik alanının ikisini barındırır. (AB, Güneydoğu Asya)
7. ABD’den sonra dünyanın en büyük 6 ekonomisi Avrasya’dadır. (Çin, Japonya, Almanya, Hindistan, İngiltere, Fransa)
8. ABD hariç dünyanın en çok silah alıcı ve üretici 6 ülkesi Avrasya’dadır.
9. Biri hariç (ABD) dünyanın nükleer silahlara sahip bilinen ülkeleri Avrasya’dadır. (İngiltere, Fransa, RF, İsrail, Pakistan, Hindistan, Çin, K. Kore)
10. Yeni dünya düzeninde ABD’ye rakip olacak güçler Avrasya’da bulunmaktadır.
Brzezinski bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra adeta Sir Halford J. Mackinder’in jeopolitik teorisinde de belirttiği “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” tezini savunmaktadır. Avrasya egemenliğini açıklarken, Avrasya coğrafyasında konuşlanmış güç merkezlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu noktada jeostratejik oyuncu ve jeopolitik mihver tanımlamasına gitmektedir.
Jeostratejik Oyuncu: “Mevcut jeopolitik durumu değiştirmek maksadıyla sınırlarının ötesinde güç kullanma ve etkide bulunma imkân ve kabiliyetine sahip güçlerdir” şeklinde tanımlamaktadır. Almanya, Fransa, RF, Çin, Hindistan jeostratejik oyuncular olarak değerlendirilmektedir. İngiltere ve Japonya’nın küresel güç olmanın öteki şartlarını yerine getiremedikleri için jeostratejik oyuncu olamayacağını belirtmektedir.
Jeopolitik Mihver: “Önemleri güç ve motivasyonlarından değil, sahip oldukları hassas konumları ve saldırıya açık durumlarının jeostratejik oyuncuya sağlayacağı avantaj ve dezavantajlardan kaynaklanan devletlerdir.” Ukrayna, Türkiye, İran, Azerbaycan, G. Kore bunlara örnek olarak gösterilmektedir.
Soğuk Savaşı takip eden yıllarda Avrupa ve Asya kıtalarını kapsayan Avrasya coğrafyası ön plana çıkmış bulunmaktadır. Siyasî, ekonomik, askerî, bilimsel ve teknolojik, sosyo-kültürel güç parametreleri dikkate alındığında Avrasya’da oluşan güç merkezlerinin AB, RF, Çin ve Hindistan olduğu görülmektedir. Bu güç merkezleri ise Avrasyalı olmayan ABD için 21. yüzyıldaki muhtemel rakiplerdir. Bu noktada şunu vurgulamalıyız ki, yaşanan bu rekabet geçmişte olduğu gibi bu büyük güçlerin doğrudan doğruya birbirleriyle güç mücadelesine girmesi anlamında değildir. 21. yüzyılda bu rekabet “dolaylı stratejiler” kullanılarak sürdürülmektedir. (Askerî literatürde bunun karşılığı yeni nesil savaş stratejisi olarak tanımlanan “hybrid savaş stratejileri”dir.) Çünkü küreselleşmenin bir sonucu olarak dünyada karşılıklı bağımlılık gittikçe daha da artmaktadır ve dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkabilecek istikrarsızlık uluslararası sistemin tümünü doğrudan ve süratle etkileyebilecek bir nitelik almıştır. Bu durum küresel güçleri daha da dikkatli davranmaya zorlamaktadır.
Dr. Ufuk Cerrah-KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar