Hazar’ın Sultanı Mihriban Paşa!

“Muharrem”-“Recep” qovğası – Türk seçicisi iki seçim arasında

Civil service system in Azerbaijan

Հեղափոխություններից հետո կալանավորումներից հնարավոր չէ խուսափել

Vaat edilmiş topraklar (Arz-ı Mevud) efsanesi

Gündem 11 Nisan 2017
445

Filistinliler yüz yıldan beri siyasetin girdabı içindeler

«İsrail topraklarında yapılan 70 yıllık arkeolojik kazı ve kapsamlı araştırmalardan sonra arkeologlar, ben-i İsrail’in atalar diyarı olarak ileri sürdükleri coğrafyaya/topraklara yönelik çalışmaları aslında bir resmi tarih oluşturma hikâyeleri olduğunu tespit ettiler. (Yahudiler) Mısır’da hiç yaşamadık ve Mısır’dan göç de etmedik. Dünya’yı da fethetmiş değiliz. Ne Karal Davut, ne de Kral Süleyman İmparatorluğuyla ile ilgili somut hiçbir kayıt yok. Konuyla ilgilenenler yıllardan beri bu gerçeğin farkındalar. Ancak, İsrail toplumu (yapıla gelen bu algı yönetimi konusunda) konuşmak istemeyen inatçı bir toplum.”
Prof. Ze’ev Herzog, Arkeoloji ve Eski Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
Tel-Aviv Üniversitesi (Ha’aretz Magazine, 29 Ekim 1999)

Bu paragraf Tanrı tarafında İsrail oğullarına vaat edilen topraklar (Arz-ı Mevud) realitesinin kamuoyuna ifşası olup, cesaret gerektiren bir açıklama olarak her kesin gözü önünde duruyor. Diğer bir açıklama ise Filistin halkının büyük talihsizliğiyle sonuçlanan Lord Belfour Deklarasyonu ile olmuştu. Başka bir efsane ise, İsrail oğullarının Pers (İran) topraklarından sürgün edilme hikâyesidir. Bu efsaneye göre Birinci Pers İmparatorluğunun kurucu babası Büyük Kirus (Cyrus II) döneminde Yahudilerin, kendileri için kutsal bir şehir olan, Kudüs’e dönmelerine izin verilmişti. O dönemde İsfahan (İran) Yahudileri arasında, Yahudileri Babil sürgününe bağlayan yaygın bir sözlü anlatım geleneği vardı.
Her kesin her konuda ve her açıdan bilgi sahibi olup, doyuma ulaştığı bu dönemde, Filistin ülkesi ve Filistin halkı konusunda neredeyse mutlak bir dini sessizliğin hâkim olduğunu görmek şaşırtıcı. Bir günden başka bir güne uzanan zaman yelpazesinde, elinde saldırı silahı bir bıçakla bir İsrail askerine saldırı girişiminde bulunduğu gerekçesiyle, sonu hüsranla biten bu umutsuz girişimin neden yapıldığına dair hiçbir açıklama olmaksızın, Filistinli bir teröristin İsrail askerleri tarafından öldürüldüğü haberini okuyoruz. Vicdanlı bir ruhu olan hiç bir insan yerde can çekişen, cezası ertelenen olayın faili Fransız-İsrail askeri tarafında büyük bir soğuk kanlıkla son darbe indirilerek infazı tamamlanan bir Filistinlinin ölümünü görmekten heyecan duymaz.

ABD Başkanı Donald Trump’ın insanlık için tehlike arz eden bazı açıklamaları ve ABD Büyükelçiliğini İsrail Başkenti Tel-Aviv’den Kudüs’e taşıma açıklaması kadar, İsrail devletiyle yakınlığıyla bilinen bir diplomatın İsrail’le Büyükelçi olarak atanması da tehlikeli bir dönüm noktası oldu. ABD Büyükelçisinin, Büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması engellenirse, tercih edeceği Kudüs’teki ikametgâhından ABD Büyükelçiliğini yöneteceğini söylediği kamuoyuna yansıdı. Bu durumda, geriye oyun sahnesini belirleme ve seyirciyi yönlendireme kalıyor. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bu oyunun gelişimini yönetmede uzman bir kişi olup, sergilediği eski marifetlerini unutturmak üzere yeni bir oyalama dosyasını bulmada mahir bir kişi.
Birleşik Krallığın belirsiz konumu
Filistin sorunu konusunda İngiliz diplomasisinin ikircikli tutumu not edilirken, diğer yandan, zaten paradoksal bir durumu da görmüş oluyoruz. Lord Balfour’un, yüzyıl önce, 09 Mart günü, The Jerusalem Post gazetesine verdiği mülakatında Filistin topraklarında iki devletli çözüm yolu seçeneğinin “apartheid sistemi” olduğunu söylemişti. Filistin halkının şimdilerde yaşamakta olduğu talihsizliğinin temelinde, uğursuz Balfour Deklarasyonuyla, İngiltere yönetiminin izlediği politika var. İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson da Filistin topraklarında kolonizasyonu eleştirirken İsrail’e destek vermişti. Şöyle ki; “Söylediğimiz şey; İki devletli bir çözüm yolunu kabul etmeniz. Aksi halde “apartheid sistemi” tarzında bir yönetiminiz olur.” Bakan Johnson Ramallah’ı ziyareti sırasında “İngiltere Hükümeti politikasında kesin olarak hiçbir değişiklik olmadı ve İngiltere yönetimi iki devletli çözüm yoluna önem vermektedir” şeklinde açıklama yapmıştı.
“İsrail savaşları seviyor.”
İsrail yönetiminin neden uluslararası topluma meydan okuyarak, her zaman savaş halinde olduğu merak ediliyor. Gazeteci, yazar ve Tel-Aviv Üniversitesinde akademisyen Gideon Levy’e göre İsrail yönetimi savaşı tercih ediyor; İsrail savaşlarından sonra düzenlenen raporların, her nedense, hep aynı içerikli olduğu görülüyor.
“İsrail yönetiminin savaşa ihtiyacı var. Savaşın olmaması için zaten hiçbir çaba harcamıyor. Ve bazen savaşın olmasını adeta teşvik ediyor. 2014’te Gazze’de yaşanan savaş konusunda İsrail Sayıştay’ının düzenlediği raporun başka türlü bir okuması olamaz. Geriye kalan her şey; – kazılan tüneller, Milli Güvenlik Konseyi, Hükümet kabinesi, istihbarat servisleri vs. – boş laflar, kamuoyunu oyalamaya yönelik çabalar. Esas konu; İsrail yönetimi, bölgede egemenliğini kurmak için savaş istiyor. Görüşme gereği duymaksızın, en küçük bir yaklaşım göstermeksizin, bölge üzerinde egemenlik arzularını tatmin etmek üzere her türlü uzlaşma seçeneğini ret ediyor. İsrail geçmişte de savaş yöntemini istemişti.1948 Savaşından bu yana yaşanılan bütün savaşlar aslında önlenebilirdi. Hiçbir savaşın rasyonel bir faydası olmamasına ve bazılarının toplumda geri dönülmez tahribatlara yol açmasına rağmen, hepsi de İsrail yönetimi iradesi doğrultusunda yaşanmıştır. Çünkü İsrail yönetimi bu savaşların çıkma fitilini ateşlemiştir. 1973’te meydana gelen savaşta olduğu gibi, savaşın yaşanmama olanağı var iken, bu savaşlar İsrail yönetimine empoze edildi. İnsanlık açısından bu talihsiz olgunun rasyonel bir açıklaması yapılmasının imkânı olduğu konusunda ciddi bazı şüpheler olurken, İsrail yönetimi savaşa girdiği her defasında, savaşın nedeni konusunda rasyonel bir muhakeme olmaksızın, neredeyse otomatik olarak, dünya kamuoyundan ve medya kuruluşlarından büyük destek alıyor. Bu durumda bütün İsrailliler/Yahudiler savaşı tercih ediyor” .
“Araştırma komisyonları her savaştan sonra genelde aynı mahiyette rapor düzenliyorlar. Bir sonraki olası savaş konusunda yine benzer raporlar düzenlenecek. Ben de, siz de ve başkaları da gelecekte yine İsrail yönetimi istemi doğrultusunda meydana gelecek savaşlara tanık olacağız. Yine aynı yönde ve mahiyette raporlar düzenlenecek. Bir sonraki savaşın Gazze yakasında patlak vermesini şimdiden söylemek pek önem arz etmeyen bir konu ve bunu durumu ifade etmek artık abes bir durum olmuyor. İsrail’in gerekçesi şimdiden hazır bile. Bundan üç yıl sonrası bir zamanda İsraillilerin Gazze’de yaygın iskânı olacağı konusunda bir yoruma kim karşı çıkabilir? Hükümet kabinesi Sayıştay Kurulunun savaşa alternatif konulardaki görüşmelerini kabul etmiyor. Gazze yakasında yaşayan bütün çocuklar savaş ihtimalinin çok yüksek olduğunu gayet iyi biliyorlar. Gazze yakası Dünya’ya açılırsa durum elbette farklı olur. Ancak, Gazze yakasında yaşanılan dünyanın farklı olabilmesi için İsrail’i cesaretli siyasetçilere ihtiyaç var. Bugünkü dünya koşullarında, bu anlamda, cesaret sahibi İsrailli bir yönetici göremiyoruz. Peki, ama neden? Çünkü İsrail yönetimi bölge üzerinde egemenliği için savaşı tercih ediyor.
İran; saptırma hayaleti
İsrail yönetimine göre Başbakan Benjamin Netanyahu’nun, Birleşmiş Milletler (BM) kürsüsünde, elinde fitili ateşlemeye hazır bir bombanın olduğu bir fotoğrafın gösterilmesini yasaklandığı sıralarda yüksek sesle ifade ettiği şekliyle, İran her zaman İsrail’le atmak üzere elinde bomba hazır bekliyor. Başbakan Netanyahu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Moskova’da yaptığı görüşmesinde, “Yahudi halkını” yok etme arzusunda olan İran’dan gelen tehdit uyarısında bulunmuştu. Kremlin Sarayında karşılanması sırasında, Rusya’nın Ortadoğu’daki müttefiki İran yönetimini şiddetle eleştirmişti:
“Perslerin 2500 yıldan beri Yahudi halkını yok etme girişimleri var. (Ester Kitabına göre;) Pers İmparatorluğunda yaşayan Yahudilerin kurtuluş zaferi sırasında İran’ın bu girişimi başarısız kalmıştı. Yahudilerin kazandığı bu zaferi anısına Purim Bayramını kutluyoruz. Pers İmparatorluğunun mirasçısı bugünkü İran, bu kadim zamandan beri, “Yahudi halkını” yok etme iradesini sürdürmeye devam ediyor. İranlılar bu istemlerini en açık bir şekilde ifade ediyorlar. Bu iradelerini slogan olarak füzelerinin üzerine yazıyorlar” diye açıklama yapmıştı. Rusya Devlet Başkanı Putin “Bütün bu gelişmeler günümüzden çok önceleri, beşinci (5.) yüzyılda yaşanmış. Biz bugün artık çok farklı bir dünyada yaşıyoruz” şeklinde ironi ile cevap vermişti.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu “o halde konu hakkında konuşalım” diye ayrıca bir açıklama yaptı. Netanyahu Suriye isyancı hareketlerini bastırmasında İran yönetiminin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a olan askeri desteğini sürekli olarak ifade ediyor. “Rusya ve İsrail İslami terörizme karşı mücadelede müttefiktirler. Birlikte savaştığımız önemli cephelerden birisi radikal İslam cephesidir. İran’ın başını çektiği radikal Şii İslam terörizminin radikal İslam terörizmin yerini almasını istemiyoruz. İsrail devleti, egemenliği olan bir devlet. Kendi güvenliğimizi koruyabilecek kapasiteye sahip bir ordumuz var. Ancak, radikal Şii İslam, bölgeyi ve dünyayı tehdit ettiği kadar İsrail’i de tehdit ediyor. Rusya ve İsrail yönetimlerinin radikal İslam’ın her anlamda zafer kazanmasını engellemek istemi doğrultusunda müttefik olduklarını biliyorum” şeklinde açıklamasına devam etmişti. İsrail Devleti Yasama Meclisinin (Knesset) İsrail kamuoyuna yaptığı bir bildiride; “İşgal faaliyeti acımasız çarkının işleyişinde Yahudilik dini niteliklerine saldırı yapılacak kadar ileri gidiliyor. İsrail Parlamentosunda, birisi camii minarelerinde geceleyin ezan okunmasını önlemek, diğeri ise belki de ezanın tamamen yasaklanması amacıyla iki yasa tasarısı kabul edildi” şeklinde ifade etti.
İsrail devletinin kullandığı metotlar bir zamanların kolonyalist Avrupalı devletlerin metotlarına benziyor. Aaron Tordjmamn’a göre İsrail devleti, tanımı itibariyle, Avrupa kolonisi bir ülkedir. İsrail devleti “Tanrı tarafından seçilmiş Yahudi halkı” kutsal teorisini sürekli ön plan çıkarmak suretiyle farklı diaspora coğrafyalarındaki Yahudilerin kendi başlarına hiçbir hakka sahip olmayacakları konusuna vurgu yapıyor. “Siyonizm’in diğer kolonizasyon hareketleri karşısında farklı bir ideoloji olduğunun altı çiziliyor:
“Anayurtta kurulu bir Yahudi Devletinin” olmaması nedeniyle, Yahudilere yapılan İlahi bir vaadin olduğu Siyonistler tarafından sürekli gündemde tutulması ve dahası “Yahudi halkının tarihsel haklarının talebi.”
Bununla birlikte, insanoğlunun dini bir inancı olması ve bir halkın atalarından kaynaklı inanç teorisi söz konusu halka bir hakkın tanınması için yeterli değil. Bütün bu durumlar Siyonizm’in büyük teorisinin üzerine oturtulduğu zemin olma görevini görüyor. Bu temel zemine vurgu yapılarak İsrail eğitim sisteminde daha “çocuk yaştan itibaren,​her bir çocuğun belirlenen resmi ideoloji/resmi tarih doğrultusunda formatlanması amaçlanan endoktrinasyon sistemine işlerlik kazandırılıyor.
Oysa endokrinasyon amaçlı kurulan bu yanlış önermeler; “iki ulusal hareket”; aynı coğrafyada, üzerinde yaşadıkları aynı topraklar konusunda hak talep eden iki halk; İsrail ve Filistin halkları arasında İsrail yönetiminin izlediği savaş politikasıyla taraflar arasında yaşanan çatışma stratejisinde Siyonistlerin simetrik vizyonunun ön plana çıkmasının yolu açılıyor. Oysa sunulan bu simetri aslında yanıltıcı bir simetridir. Şöyle ki; “Rusya’dan, Polonya’dan gelen Yahudiler olan Gryn, Shertok, Begin ve Yezernitski aileleri gibi, Almanya’dan gelen ve Avnery kimliği verilen Osterman ailesi durumunda olduğu gibi, sahip oldukları dini inanç özellikleri veya sık sık vurgu yapılan atalar inancı teorisi itibariyle üzerinde hak talep edilen toprakların bir az uzağında kalan kısımları üzerinde hiçbir hakları bulunmuyor”.
Güç kullanmak marifetiyle ile kazanılan, üzerinde yaşam inşa edilen toprakları elde etme faaliyeti olan kolonyalizmi tanımlamak için “Anayurt toprakları üzerinde kurulu devletin” olması zaten zorunlu bir durum değil. Bu realite dikkate alındığında, Siyonizm ideolojisinin yalnızca spesifik bir özellikte olmayıp, aynı zamanda, dünyamızda, başka diyarlarında, yaşandığına tanık olduğumuz Avrupalı diğer kolonizasyon faaliyetlerine benzer aynı özellikleri taşıyor. Diğer kolonizasyon faaliyetlerinde, kolonizatörlerin kendilerine, bir yerlerde otokton (yerli) bir popülasyon olma etkisini hafızalarından silecek şekilde, gittikleri bölgelerde modern bir toplum olma ve hatta bir devlet kurma umudu verdikleri Avrupalı göçmenler, göç yolları üzerinde bulunan yerli halklarla “demografik sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Bu olgudan sonra “boş topraklar” efsanesi de doğmuş oldu. Kolonyal işgaline muhalefet etmeleri ve topraklarını başkalarıyla paylaşma konusunda itirazları olmasından dolayı, yerli halklara, gayet karakteristik bir şekilde, barbarlık sıfatı atfedildi ve onların diğer insanlara karşı irrasyonel kinlerinin olduğu ileri sürüldü. Siyonist hareket ideolojisinin, üstün Beyaz Irk ideolojisi ve inancından kaynaklı, etnik milliyetçiliğin ve sömürgeciliğin yaygın hal aldığı 19.yüzyıl Avrupa’sında hâkim “dönem düşüncesinin” (Zeitgeist) ürünü olarak kabul edilmesi gerekir.
Seçenekler; İki ayrı devlet veya bütün vatandaşların kabul ettiği laik tek bir devlet mi?
Dünya kamuoyunu oyalama hareketi olup, ebediyete kadar sürebilecek bir ikilem. İsrail yönetimi, bir yandan, Yahudi bir devlet bayrağını sallarken, diğer yandan da, Filistinli bir gözlemcinin söylediği gibi, bu şartlarda kurulsa bile, Filistin devletinin yaşama şansının pek olmayacağının farkında olarak, iki ayrı devlet seçeneği de bazen dillendiriyor.
“İbrani devletiyle, İsrail güçlerinin daha müzakere safhasında yedikleri bir pizzaya benzetilen Filistin halkının kaderi görüşmeleri yapılıyor”. Filistin halkının geleceği açıkçası belirsiz olurken, Filistinliler leopar kılığında gösterilip, aslında birer bantustan olarak bırakılırken, esas Filistin topraklarından geriye hiçbir şey kalmıyor. Mahatma Ghandi daha 1938’de, düşüncesini alışılagelen ifade etme berraklığıyla, Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmesi konusunda fikrini beyan etmişti.
Ghandi’nin 1938’de yazdığı bir yazısından alıntılanarak aşağıya çıkarılan bir paragraf metinde, tarihsel Filistin’in haritada silinmesine yol açabilecek Siyonist projesine karşı olduğunu görüyoruz:
“Ve şimdi Filistin’de bulunan Yahudilere bir çift lafım var. Kesinlikle yanlış yolda olduklarına inanıyorum. Kutsal kitaplarda zikredilen Filistin herhangi bir coğrafyaya karşılık gelen topraklar değil. Kitaplardaki Filistin kalplerindeki coğrafya topraklarıdır. Yahudilerin Kutsal Kitaplardaki Filistin topraklarını “ulusal yuvalarına” karşılık coğrafya şeklinde algılamaları gerekiyor. Yoksa İngiliz topları gölgesinde Filistin topraklarına girmek affedilmez bir günahı işlemek olur. Dini doğası olan bir eylemin bomba ve süngüler marifetiyle ifa edilmesi başka bir halka dayatılamaz. Yahudiler, Arapların iyi niyetli rızasıyla ancak Filistin topraklarına yerleşebilirler.”
ABD Başkanı Donalt Trump iki devletli çözüm yolu İsrail ile Filistin arasında barışın tesis edilmesi için yegâne bir seçenek olmadığını belirtirken, uzun zamandan beri görüşmeleri devam edip, belirli bir mesafe alınan diplomasi üzerinde uzlaşma yolunu bir tarafa bırakmış oldu. İki devletli seçenek bugüne kadar olan müzakerelerde ayrıcalıklı bir öneme sahip olan seçenek. Bu seçenek İsrail devletinin yanında Filistin devletinin de kurulmasını içeriyor. 1993’te Oslo’da varılan anlaşma zaten sonu Filistin devletinin kurulmasına varacak, kat edilecek mesafenin tespitini içermekte. Bu anlamda 1967’de yapılan Altı Gün Savaşından önceki sınırlar temeline dayalı bir Filistin devletinin inşası öngörülüyor. İsrail güçleri bu savaştan sonra Batı Şeria’yı işgal etmeye başlamışlardı. Bu fiili durum, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun 2011’de “İsrail yönetiminin 1967 sınırlarına dönmesi artık mümkün değildir” diye belirtiği gibi, İsrail ile Filistin arasındaki sınırların belirlenmesi konusunda taraflar arasında ilk tökezlenmenin yaşandığı sorunlu nokta oluyor. Uluslararası Araştırmalar Merkezi Müdürü Alain Dieckhoff’a göre iki devletli çözüm yolu “Uluslararası Topluluk nezdinde üzerinde konsensüse varılan yegâne seçenek. Esas sorun; zaman geçtikçe bu çözüm yolunun gerçekleşmesinin daha güç hale geliyor olmasıdır. İsrail güçlerinin Filistin topraklarında yaptıkları kolonizasyon faaliyeti zaman geçtikçe sorunu daha da karmaşık hale getiriyor.” Oysa İsrail güçlerinin kolonizasyon çabası Uluslararası Topluluk tarafından İsrail ile Filistin arasında barışın sağlanması önünde temel bir engel olarak görülüyor. İsrail organizasyonu faaliyetlerine göre Barışın Tesisi; Batı Şeria’ya yerleşen 385.900 sayıda İsraillinin ve buna ilaveten Doğu Kudüs’e yerleşen 200.000 Yahudi nüfusunun da yerinden edilmesi demek oluyor.
Filistin devletinin kurulması, İsrail’e dönmek zorunda kalacak olan, 585.900 Yahudi’nin fiilen göç etmesi demek oluyor. BM Güvenlik Konseyi Aralık 2016’da yayınladığı 2334 sayılı kararnamesiyle İsrail güçlerinin Doğu Kudüs yakasındaki kolonizasyon faaliyetini kınamış ve İbrani devleti yönetimine bu topraklardan “en kısa sürede çıkması ve yerleşmekten tamamen vazgeçmesi” bildirmişti. Ancak, BM’nin söz konusu kararnamesine uyulmaması halinde ne gibi bir yaptırımın uygulanacağı konusu yer almıyor. Bu kararnameyle ilgili taraflar; İsrail ile Filistin arasında yaşanan anlaşmazlık için öngörülen, yer yer zikredilen çözüm yolu, İbranilerin ve Filistinlilerin vatandaşı oldukları iki uluslu bir devletin kurulmasıdır. Bu seçenek, Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkan aşırı sağ kesiminden İsraillilerin ileri sürdükleri bir çözüm yolu. Ancak, bu şekilde bir çözüm yoluna gidilmesi halinde, bölgede yaşayan Yahudi inancına sahip nüfusun azınlık olarak kalması ihtimali karşısında İsrail yönetiminin demokratik doğası konusunda bazı sorunlar gündeme gelebilir.
“Her iki tarafın vatandaşı olduğu bu tek devletin nasıl olacağı konusunda somut olarak açıklayıcı bilgi verilmiyor. Donald Trump’ın ifadeleri dikkate alınırsa; arka planda saklı kalan asıl konunun ne olduğu bilinmesinin istenmediği bir durumun olduğu anlaşılıyor: İsraillilerin ve Filistinlilerin aynı tabiiyeti ve aynı haklara sahip oldukları bir devlet mi? Veya Arapların ve Yahudilerin farklı haklara sahip vatandaşı oldukları bir devlet mi? Hangi seçenek geçerli? Bu durumda, gayet açık olarak görülen şey; bazı aktörlerin ileride faydalanabilecekleri bir Pandora Kutusu açılmış olur.” Filistin devletinin kurulma etaplarını belirleyen Oslo anlaşması üzerinden 23 yıl geçmesinden sonra bazı insanların hala da bu seçeneğe inandıkları görülüyor. Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesi, konunun gelişim seyri açısında, sonu nereye varılacağı öngörülemez bir döngüye kapı açmış oldu. Başkan Trump “İsrail ile Filistin arasında sonu gelmez bu savaşa nihai bir çözüm yolunun bulunmasını istediğini” söylüyor. Oysa çevresindeki bürokratik kadro İsrail sağına çok yakın duran bir ekip. Cumhuriyetçi platformun Temmuz ayında kabul ettiği opsiyonla Filistin devletin kurulma gerekliliği öngörülüyor. ABD eski Başkanı Barack Obama’ya gelince, sadece bazı istatistiki bilgiler vermekle yetinmiş. Eski Başkan Obama 2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı bir konuşmasında İsrail ile Filistin arasındaki anlaşmazlık hakkında 1.083 kelime kullanmıştı. 2016’da ise sadece 31 kelime. Halefi yeni Başkan Donald Trump 2017 Ocak ayının sonunda görevi devralmadan önce İsrail- Filistin dosyası konusunda çözüm yolu bulmak üzere siyasi son bir hamle yapmayı deneyecek miydi? Bilinmiyor.
(Polonya’dan gelen Yahudilerden) İsrail devletinin ilk Başbakanı David Ben Gourion (1948-1953) bir zamanlar şöyle bir açıklama yapmıştı;
“Arap bir lider olsaydım İsrail ile asla anlaşma yapmazdım. Bu çok normal tutum olurdu, çünkü biz onların topraklarını ellerinden aldık. Tanrının Yahudiler vaat ettiği topraklar olduğu (efsanesi) doğrudur. Ancak bu durum Arapları ilgilendiren bir konu değil. Bizim Tanrımız Arapların Tanrısı değil. Biz antisemitizmi yaşadık. Naziler, Hitler yönetiminde ve Auscwitz toplama kampı yaşadık. Yahudilerin yaşadıkları bütün bu durumlar Arapların hatası mıydı? Göremedikleri bir şey var; onların topraklarına el koyduk. Araplar bunu niye kabul etsinler ki? Dünya siyaseti konusunda, etki alanı açısında, Arapların bir şey temsil etmediği doğru bir tespit. Ancak bir halk (Filistin) yok olmak üzere, meşruiyet sorunu olan iktidar sahibi Araplar hiçbir harekette bulunmuyorlar. İtirazları dillerinin ucunda kalıyor.
Bütün bu gelişmelere ilaveten, Arap dünyası liderlerinin insanı sağır edici sessizliği Yahudilerin kadim bir zamanda yaşadıkları topraklarda işledikleri bir suçla ilişkilendiriliyor. Filistin halkı yüz yıldan beri işlemediği bir suçun kefaretini ödüyor. “İnsanoğlu böyle bir hayat mı sürer?”
Prof. Chems Eddine CHİTOUR
Kaynak: http://www.mondialisation.ca/le-mythe-de-la-terre-promise-les-palestiniens-dans-la-tourmente-depuis-un-siecle/5579829

Çeviren: Nizamettin Karabenk

Yorumlar