Rusya Müftüsünden, Cumhurbaşkan Erdoğana kutlama mesajı

Rus senatör: Erdoğan’ın zaferi Türk-Rus ilişkilerinin artmasına fayda sağlayacak

Almanlardan Suriye hamlesi!

ELÇİBEY DÖNEMİ TÜRKİYE AZERBAYCAN İLİŞKİLERİ (7 HAZİRAN 1992- HAZİRAN, AĞUSTOS 1993)

UNUTULAN CEPHEDE UNUTULMAYAN HATIRALAR: Irak ve Kutü’l-Amâre Hatıraları Üzerine Bir Deneme

Gündem 4 Şubat 2017
568

Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümü askeri tarih alanındaki çalışmaları hızlandırdığı gibi bugüne kadar yayımlanmamış hatırat, günlük, mektup türünden eserlerin de gün yüzüne çıkması için teşvik eden bir zemin oluşturmuştur. Savaşın bütününe veya cephelerine dair resmi askeri kaynakların sunduğu teknik materyallerin ötesinde şahısların duygusal hareketliliğini de içeren hatırat-günlük vb metinlerin insan ve savaş arasındaki ilişkiyi ortaya koyması anlamındaki önemli yeri tartışılmazdır. Hatırat-günlük türü metinleri yazanların neredeyse istisnasız büyük çoğunluğu rütbeli personeldir. Rütbeli personel içerisinde muvazzafların yanı sıra yedek subaylar da cepheye dair metinler ortaya koymuşlardır. Hatıra günlük tarzı metinlerin muhteva bakımından şekillenişinde yazarların sorumluluk derecesinin etkisi vardır, cephenin savaş pratiği, bulunulan bölgenin toplumsal, coğrafi özellikleri ve düşmana dair bilgiler bunlar karşısında askerlerin içinde bulunduğu durum yazarların kolektif hafıza ve bireysel algılarıyla yorumlanmış olarak metinlere yansır. Mesela Irak havalisinde aşiretlerin savaş sırasındaki tavırları Türkiye’deki Arap imgesinin oluşumunda etkili olurken bu etkinin oluşumunda bölgeyi konu edinen hatıratların önemli bir yeri vardır. Bunun yanı sıra arazi şartları, yönetime olan tepkiyi moral ve motivasyon durumunu hatırat-günlük türü eserlerde bulabiliriz. Bildirimizin ana hatları bu türden eserler üzerine inşa edilirken, genel olarak Irak havalisine dair yazılmış hatırat-günlük tarzı metinlerin bibliyografik tespiti, bölgeye dair izlenimler, iklim şartlarının bu metinlere yansıması üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Kutü’l-Amâre, Irak, Hatırat, Aşiret, Askeri Tarih, Araplar,

GİRİŞ
Belirli kaidelerle sınırlanmış resmi kaynakların dışında savaşın bütünü veya cephelerine dair teknik bilgiyle birlikte bireyin duygusal dünyasını yansıtan hatırat-günlük gibi metinlerin insan ve savaş arasındaki ilişkiyi ortaya koyması bakımından tarih araştırmalarında tartışılmaz bir yeri vardır. Hatırat-günlük türünden metinleri yazanların neredeyse büyük çoğunluğu rütbeli personeldir. Yüksek rütbeli ve cephe sorumluluğu almış subayların yanı sıra düşük rütbeli muvazzaf subay, yedek subay nadir de olsa astsubay ve astı rütbedekilerin hatıratlarına rastlanır. Hatıratların okur ve araştırmacılar arasındaki popülerliği genellikle yazarın rütbesiyle doğru orantılı olmuştur. Tabii ki muhtevanın içeriğinde hatırat yazarının üstlendiği görevlerin bulunduğu makamların etkisi vardır. Cephenin savaş pratiği, bulunulan bölgenin toplumsal, coğrafi özellikleri, düşmana dair bilgi ve bunlar karşısında askerlerin içinde bulunduğu durum, harbin gidişatını anlatan metinler hatırat yazanın bireysel algı, tecrübesinin yanı sıra özellikle yorumlarda ideolojik formasyonlarınin etkisinde kaldıklarını göstermektedir. Mesela Irak havalisindeki aşiretler veya düşman ordusunun imkanlarına karşılık Osmanlı ordusunun imkansızlıkları, komuta kademesi, sevk ve idare gibi konulardaki kanaatler, moral ve motivasyon durumu konusunda yazarları duygusal bir gerilim içinde bulabiliriz. Esas itibarıyla Irak Cephesi hatırat ve günlükleri üzerinden inşa edilecek bildirimizde, öncelikle tarih yazımı açısından bir değerlendirme, Irak havalisine dair yazılmış hatırat-günlük tarzı metinlerin bibliyografik ve teknik açıdan tespiti ardından, bölgenin algılanması, aşiretler veya Araplar merkezinde olmak üzere cephedeki gündelik hayat, komuta vs konulardaki şikayet ve kanaatler metinlerde geçen ifadeler doğrultusunda değerlendirilecektir. Temel argümanımız hatıratlarda paylaşılan bilgilerin tarih referanslı kolektif kanaat ve değerlere dönüşürken aynı zamanda siyasal ve sosyolojik işlevinin olduğu yönündedir. Mesela “Birinci Dünya Savaşı’nda Araplar bizi arkadan vurdu”, “Arapların ihaneti” şeklinde ifade bulan deyimlerin kolektif bir kanaate dönüşmesi siyasal ve toplumsal işlevinin dışında düşünülemez. Bu ifadelerin negatif Arap imgesini besleyen kanaatlere dönüşmesinde tarihsel süreç ve özellikle Ortadoğu’da yaşanılan savaşların etkisi olduğu genellikle vurgulanır. Birçok çalışmada dile getirilmiş olsa da, negatif Arap imgesinin temellerini oluşturan tarihsel süreç hatıratlar üzerinden sistematik çalışmalara pek konu olmamıştır. Bu bildirinin amacı Arap imgesinin oluşumunda hatıratların oynadığı role dikkat çekmek ve örneklerle bunu ortaya koymaktır. Bahsedilen imge belirli bir coğrafyayla ilgili olarak ortaya çıktığı için kısaca coğrafyanın durumu ve bu coğrafyada yaşananların müsebbibi olarak görülen yöneticiler hakkındaki eleştiri örneklerine de yer verilecektir Hatıratlar üzerinden yapılacak kapsamlı çalışma ve analizler sadece Araplar değil diğer Osmanlı tebaası halklarla ilgili kanaatlerin oluşumunu göstermesi açısından da imkân sunmaktadır. Elbette burada sınırlı örnekler kullanmak durumundayız. Bunun için bildiri olarak düşündüğümüz bu çalışmada konuların ayrıntılarına makale gibi girmeyeceğimizi, ayrıca günlük ve hatırat ayrımına yanaşmadan ikisini birlikte değerlendirdiğimizi ve nihayetinde başlıkta belirtildiği gibi bildirimizin bir deneme olduğunu vurgulamalıyız.
Tarih Yazımı ve Hatırat
Son yıllarda harp tarihi ve askeri tarihe artan ilginin hem nicelik hem nitelik açısından kayda değer bir tarihi bilgi üretimine paralel geliştiği gözlenmektedir. Özellikle çalışmaların artışında kolektif hafızada canlılığı süren savaşların yüzüncü yıldönümlerinin gelmiş olmasının etkisinin daha büyük olduğu söylenebilir. Balkan Harbi’nin bu hafızadaki yeri yüzüncü yıldönümü anmalarının daha çok akademik çevrelerle sınırlı kaldığını gösterirken Birinci Dünya Savaşı ise Çanakkale Zaferi üzerinden milli tarih kurgusunun içinde yaşamaya devam ediyor. Üstelik her geçen yıl toplumsal katılım ve kültür endüstrisi kapsamındaki ürünleriyle paylaşımı artıyor. Bu yıl Birinci Dünya Savaşı’nın farklı bir zaferi daha bu anmalara dâhil oldu. Son birkaç yıldır üzerinde “unutulan zafer” adıyla internet-medya aracılığıyla durulan, fakat yüzüncü yıldönümü olması itibarıyla bu yıl akademik faaliyetlerin konusu olarak da hatırlanan Kutü’l-amare kuşatmasıyla Irak Cephesi popüler ilgi alanı olarak yeniden gündeme geldi. Buna bağlı olarak da belirli bir oranda akademik ve popüler yayın artışı görülmektedir.
Milli tarihler savaş söz konusu olduğunda zaferleri yazmaya odaklanırlar. Zaferlerin sürekli hatırlanmasını sağlayan etkinlikler ve zafere dair bilgiyi bu etkinlikler vasıtasıyla yeniden üretirler. Mağlubiyetler ise ancak tarih sahnesinin uzak bir köşesinde yerlerini alabilirler. Bir zafer olmasına rağmen hatırlanma konusunda istisna teşkil eden Kutü’l-amare zaferinin çoğu yerde bir cümleyle geçiştirilmiş olması, aktörlerinin milli tarih kitapları hatta genel tarih kitaplarında dahi anılmaması Türkiye’deki tarihçiliğin Birinci Dünya Savaşı tarihine bakışı ve ürettiği bilginin kifayetsizliği bu bildirinin sınırları içinde tartışılması uygun olmayan bir problemidir. Modern bir disiplin olmadan önceki tarihçiliğin genel zaafı olarak bütün hikâyeyi büyük adam figürüyle anlatması görülüyordu. Bu yöntemin tarihçiliğin veya tarihi anlatının tabiatından kaynaklanan bir mecburiyet gibi günümüzde de devam ettiği görülmektedir. Ancak onlarca farklı tarih yazımı örneğinden biri ve tarihçiliğin yeterince gelişmediği ülkelerin ulusal tarih anlatılarında olduğu kadar akademik metinlerin de vazgeçilmez yöntemi olmaya devam ediyor.
Küçük rütbelinin, sıradan askerin harp alanındaki yeri, ancak kendisinin yazılı metne dönüştürdüğü ifadeleriyle yani mektup, günlük ve hatıratlarla ortaya çıkmaktadır. Daha doğrusu resmi kayıtlar, albümler rütbesiz olanı veya sorumluluk alma itibarıyla daha düşük rütbede olanı kaydetseler bile harbin hikâyesi yazılırken onların bulunduğu yer ancak popüler anlatılara malzeme olarak sunulabileceği zaman kullanılmaktadır. Çanakkale Savaşı’nda normal şartlar altında bir kişinin kaldırması mümkün görünmeyen mermiyi topa yerleştiren Seyyid Onbaşı gibi sembolik olarak kalıyor veya gerçekten var olup olmadığı tartışılmaya açılan Ulubatlı Hasan gibi figürler popüler anlatının kahraman arayışında yer bulabiliyorlar. Bu durumda Halil Paşa ile ilgili olarak bir paradoksla karşılıyoruz. Kutü’l-ammare Zaferi’nin komutanı Halil Paşa ne sıradan ne de rütbesiz bir asker. Milli tarih metinlerine baktığımızda muzaffer komutanların arasında kendisine yer bulunamamış. Ona bir yer bulunması aynı zamanda Kutü’l- Amare zaferine yer bulunması olacaktı. Bunun için uzan zaman beklendi, ancak zaferin yüzüncü yılı münasebetiyle yapılan faaliyetlerle hem zafer hem de Halil Paşa tarihte hak ettikleri yere oturtulmaya çalışılmaktadır.
Burada kaynaklarımızı hatıratlar oluşturduğuna göre bu konuda Halil Paşa ya atfedilen hatıratın bölge ve zaferle ilgili en önemli kaynaklardan olması beklenirdi; fakat atfedilen derken esasında imâlı bir ifade kullanmış olduk. Bu hatırat defalarca yayınlanmasına rağmen sahihliği konusunda şüphe taşımaktadır ki bu konuyu farklı bir yazıyla tartışmayı uygun buluyoruz. Rütbece düşük askerlerden olması veya Halil Paşa ve Kutü’l-amare örneğinde görüleceği üzere-ki bunun nedenleri üzerinde durmuyoruz- farklı nedenlerden dolayı resmi tarih metinlerinin yer vermediği ulusal tarih anlatısına eklemlenmemiş konu ve aktörlerin sığınağı durumundaki hatıratlar “ ben de vardım” şeklinde tarih sahnesinde yer alma arzusunun ifadesidir. Mesela muvazzaf subayların hatıraların yazma nedenlerinin başında yeni nesil subaylara tecrübelerini aktarmak gelir. Bunların bir kısmı ders kitabı talimname şeklinde kitaplarla tecrübelerini aktarmayı denerler. Hatıra yazmanın bir başka nedeni de icraatlarından dolayı yapılan eleştirilere ve ithamlara, uğradığı haksızlıklara karşı savunmadır. Tabii ki tarihe ışık tutmak ve tarihte oynadığı rolü göstermek için de hatırat yazılmaktadır. Yedek subaylar için ilki iki nedenin geçerliliği yoktur, üçüncü nedenle ilişkilidirler yani daha önce belirttiğimiz gibi yaptığı fedakârlıkların bilinmesini “ben de vardım” diyerek isterler. Elbette bellek üzerine çalışmalar hafıza, unutma, hatırlama meselelerinin psikolojik analizleri ve kavramsallaştırmaları hatıratların yazımı konusunda farklı açıklamalar getirebilir; fakat bizim ilgimiz bunların ötesindedir.
Hatıratlarda Irak Cephesi
Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünün askeri tarih alanındaki çalışmaları hızlandırdığı ve bugüne kadar yayımlanmamış hatırat, günlük, mektup türünden eserlerin de gün yüzüne çıkması için teşvik eden bir zemin oluşturduğu daha önce belirtilmişti. Yüz sene önce Osmanlı ordusunun savunması gereken vatan toprağı olarak görülen Irak bölgesi yüz sene sonrasında vatan toprağının dışında, fakat hala karmaşık bir çatışma ortamının içinde ve bu ortam Türkiye’yi de dolaylı yollardan içine alarak yüzyıl öncesinden tevarüs eden problem olmaya devam etmektedir. Savunulması gereken vatan toprağı kavramı “ ilk defa olarak “aguş-ı vatan”dan pek uzaklara ayrılıyordum” şeklindeki ifadesiyle bizi vatan kavramının bir ihtiyat zabitinin zihninde milliyetçi bir formasyondan geçmemiş halini mi yoksa emrine tayin olduğu Irak Havalisi ve Kumandanlığı bölgesiyle ilgili genel bir kanaati mi gösteriyor? Bu durumu Zeytindağı yazarı Falih Rıfkı’nın kaybedilmiş coğrafyalar ve halklarına karşı edebîyata sığdırdığı kızgınlık söylemiyle buluşturabilir miyiz? Bu Mehmed Efendi’nin metninin sonraki kısımlarıyla birlikte düşünüldüğünde zor görünmektedir. Her ikisi de ihtiyat zabitiydi, ama Mehmet Efendi’nin zihniyle Falih Rıfkı’nın zihinsel evreninin farklı olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır.
İhtiyat zabitlerinin hatırat ve günlük yazma istekliliği konusunda muvazzaflardan geri kalmadıkları edebî üslûp ve bulundukları havalinin gözlemi bakımından muvazzaflardan daha nitelikli metinler çıkardıklarının iddia edebîliriz. Nihayetinde rütbe ve sorumluluk almış olsa bile ihtiyat zabitlerinin sivil hayatları, meslekleri, eğitimleri onları geçmiş ve gelecek tasavvurunda muvazzaflardan ayırırken dış dünyayı algılamada bu tasavvuru oluşturan melekelerin etkisindedirler. Metinlerinde askeri anlamda yaptıkları teknik hataların azlığı onların askerlik mesleğine sağladıkları uyumu göstermesi bakımından önemlidir. Farklı bir mecrada tartışılması gereken bu konuyu uzatmadan hatıratların değerlendirmesine geçebiliriz.
Kastamonu’da öğretmenlik yapan İhtiyat Zabiti Taşköprülü Mehmet Efendi önce İstanbul’a gitmiş, orada aldığı yedek subay eğitiminden sonra Irak’a gitmek için yola çıkmıştır. İstanbul’da başlayan ve Irak havalisine gitmek için Halep’te noktalanan yolculuğunun buraya kadar olan ayrıntılarına günlüğünde yer vermemiş, ancak “mezahim ve ızdırap” çektiğini yazmıştı. Mezahim ve ızdırap sadece bu yolculuğu yapan ihtiyat zabitlerinin değil, savaş atmosferinde benzer yolculuk yapan herkesin yaşadıklarının kavramsallaşmış haliydi. Savaşa dair, sonu esir kampı olan uzun yolculuk metni tren ile başlamış Hindistan’daki son durağında trenle bitmişti. Kısa cümleler ve sade anlatımıyla diğer ihtiyat zabitlerinin çoğunda görülen edebî üslûp inceliği ve kurgusallıktan uzak bir metin ortaya koymuştur. Kendi dışındaki gerçekliği metafor ve kurguya sığınmadan yansıtmıştı. Yani Güneşin doğuşu veya yağmurun yağışı ve benzeri tabiat olaylarının yanı sıra cephe herhangi bir edebî forma girmeden açıklanmıştır.
Ziraat mektebi mezunu ihtiyat zabiti Abidin Ege için askerlik, terhis beklentisiyle geçen uzun bir dört yıldır. Dört yıl boyunca farklı cephelerde savaşırken tuttuğu günlükler “mezahim ve ızdırabı dahi edebî üslubun sadeliği ve gücüyle keyifli bir anlatıya dönüştüren oldukça hacimli nadir örneklerdendir. Sivil hayatındaki mesleğinin metinde etkisi belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Ziraatçılar lehine olacak sürekli bir terhis beklentisi ve gittiği yerlerin zirai durumunu da dâhil eden gözlem ve yorumlarında bu etkiyi görebiliriz. Beklentilerine rağmen terhisi ancak savaşın bitmesiyle olmuştur.
Bolvadinli Mehmet Sinan Bey kurgunun gücüyle anlatmaya başlar ki bu anlatı önce Çanakkale Cephesi’ne dairdir oradan Irak Cephesine geçer. Esaret ve firar tecrübelerini yaşar. Kurtuluş Savaşı’na katılır. Askere ihtiyat zabiti olarak alınan Sinan Bey muallim mektebi mezunudur. Orduya katılana kadar öğretmenlik yapmıştır . Ali Vehbi (Aykota) de öğretmendir. Hem idadi hem de medrese eğitiminden geçmiştir. 3. Piyade alayında görev almıştır . Şükrü Kanatlı’nın da muvazzaf subay olarak bulunduğu bu alay Kutü’l-Amare kuşatmasında aktif rol oynayan bu alayla ilgili hatıralarını Şükrü Kanatlı Askeri Mecmuada yayınlamıştır. Kanatlı’nın harp ceridelerini de kullandığı metni araya zaman zaman sığdırdığı Türkçü ifadelerle belirlenen duygusallık dışında oldukça resmi görünen teknik bir metindir. Burada aynı alayda bulunan Ali Vehbi ile Şükrü Kanatlı’nın metinlerindeki üslûp farkına yukarıda belirttiğimiz ihtiyat zabiti-muvazzaf subay arasındaki fark çerçevesinde dikkat çekmeliyiz. Gerçi göz ardı edemiyeceğimiz istisnalardan biri olan Selahattin Yurtoğlu’nun hatıratı bu genellemenin doğruluğunu bir an düşünmemize neden olabilir. Yüzbaşı Selahattin’in Romanı adıyla İlhan Selçuk tarafından hazırlanan eser gerçek roman tadında bir hatırattır. Aslının daha geniş olduğu ve dağınıklıktan kurtarıp bir roman bütünlüğüne kavuşması gibi bir amaçla hareket eden İlhan Selçuk’un müdahalesi muhtemelen bu hatırata edebi bir kimlik vermiş görünüyor.
Bu cephenin önemli simalarından Ali İhsan Sabis yaptığı görevler ve komutanlık pozisyonu ölçüsünde hatırat neşretmiştir. Sorumluluk sahibi subayların hata ve başarılar üzerinde ve cephenin bütününe strateji ve taktiklere, ricat ve taarruza, savunmaya kadar birçok konuda yazdıkları söylenebilir. Onlar için yağmur veya soğuk genel bir ifade içinde geçebilir veya mevziiye dolan su giren sivrisinek veya böcek veya yürüyüşlerin uzunluğu karargâhta oldukları için cephenin diğer tarafındaki ayrıntılardan uzaktadır.
Hatıratlara referansla sunulan bu bildirinin konusunu oluşturan Irak Cephesi ile ilgili en kullanışlı malzemenin Halil Paşa’nın hatıraları olması beklenirdi, fakat Halil Paşa’nın hatıratı meselesi daha önce belirtildiği gibi kendisiyle ilişkisi konusunda şüphe edilmesi gereken bir metindir. Muhtevayı belirleyen genel bilgi bakımından değil hatıratın oluşturulma biçimi ve onun adına yayımlanmış dört farklı kişinin müdahil olduğu metin olması dolayısıyla şüphelidir. Üstelik bunların ilki hariç diğerlerinin birbirinden bahsetmeden veya diğerlerine eleştiriyle başlayarak yayımlanması şüpheyi artırmaktadır. Hatıratın üslubu bir röportaj havası vermektedir ki hatıratı ilk defa Akşam gazetesinde tefrika halinde yayımlayan Şevket Süreyya bu metnin paşanın kendisiyle yapılan görüşmeleri ürünü olduğunu belirtmiştir. Ölümünden sonra yayımlanmış olması ve esasında daha kendisi yaşarken kısa bir röportajı bulunmasına rağmen hatırat yayımlayanların kendisiyle yakınlık iddiasına rağmen bu röportajdan haberdar olmaması da yayımlanmış olan metne Halil Paşa’nın eseri olması anlamında şüpheyle bakmamızı gerektirmektedir.
Bütün bir metin olarak ele aldığımızda karmaşık bir yapıya sahip olduğu anlaşılan İsmail Hakkı Süerdem kendi ifadesiyle düşman Bağdat’ın güneyindeki hurma bahçelerine kadar yaklaşmış ve top sesleri şehir içinden duyulmaya başlamışken Bağdat’a gelmişti. Süerdem’in Irak cephesiyle ilgili verdiği bilgi doğrudan Kutü’l-amareyle ilgilidir. Kazım Karabekir’in Birinci Dünya Savaşı Anıları’nda da Irak Cephesi’nden bahsedilmekte ve vesikalarla desteklenen bu metinde aldığı görevler itibarıyla özellikle askeri açıdan önemlidir. Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları adıyla yayımlanan Rahmi Apak’ın hatıraları bir kurmay subay gibi teknik ifadelere sığınmadan konuşma üslûbuyla yazılmıştır. Askeri öğrencilik, Balkan Harbi, cihan harbi ve kurtuluş savaşına kadar uzanan süreyi içermektedir. Astsubay Nurettin Peker’in Tüfek Omza adıyla yayımlanan hatıralarında Araplarla ilgili kanaatler bakımından önemli malzeme bulunmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz hatıratların yanı sıra bildiri metnini sınırlayabilmek maksadıyla yararlanmadığımız İsmail Berkok, Hulusi Baykoç, Halit Akmansu gibi şahısların hatıratlarını da burada zikretmemiz gerekiyor. Ayrıca şu anda yayına hazırlanan, henüz ortaya çıkmamış veya bizim verdiğimiz isimlerin dışında da hatırat –günlük türü eser olabileceğini belirtmemiz gerekiyor. Mesela başlığından konuyla ilgisi anlaşılmayan Cumhuriyetin 50 nci Yıl Dönümüne Armağanı Anılar adlı kitaptaki kısa hatıralardan birisi Yüzbaşı Selahattin Romanı’nın doğru olduğuna dair bir iddiayla yazılmış “ Bir Anının Doğrulaması” adlı hatıradır. Bu şekilde dergilerde veya kitaplar arasında yayımlanmış kısa hatıraların olabileceği ihtimalini göz ardı etmiyoruz. Binbaşı Mehmed Emin Bey’in bu yıl yayımlanan hatıraları da doğrudan Kutülamare kuşatmasını anlatan en kapsamlı hatırattır.
Yukarıda bahsettiğimiz özellikle günlük formundakiler değil de hatırat olarak değerlendirilebilecek metinler kurgu denemeleri, yazarın ideolojik formasyonuyla alakalı gördüğümüz anakronizmi çağrıştıran yorumları, mirasçıların ve hazırlayanların sadeleştirme, ekleme, çıkarma vb müdahalelerine maruz kalmış olabilirler. Halil Paşa’ya atfedilen hatıratta bu durum aşikâr olmuştur. Diğer hatıratlara bu zaaflar göz önünde bulunularak yaklaşılmadır. Müdahaleleri daha çok hatıratlar üzerinden değerlendirsek de günlüklerde bu müdahalelere açıktır.
Irak Ahalisi ve Aşiretlerine Dair
Birinci Dünya Savaşı başladığında Musul, Bağdat ve Basra Vilayetlerinden oluşan Irak bölgesinin nüfusu göçebeler hariç 2.600.000 olarak tahmin ediliyordu. Nüfusun büyük çoğunluğunu Müslüman Araplardan oluşmuştu. Türkler, Kürtler, İranlılar gibi Müslümanların yanı sıra Keldani, Süryani, Ermeni, Musevi, Yezidi, çok az sayıda Latin ve Protestan’da bulunuyordu. Nüfusun büyük çoğunluğunun ana dili Arapçaydı. Müslümanlar arasında sık sık Şiilik ve Sünniliğe dayalı mezhep kavgaları çıkıyordu. Şehirler hariç ovalardaki halk hemen hemen bütünüyle Arap’tı Osmanlı devleti aşiretlerle kurmuş olduğu diyaloga rağmen onların üzerinde tam bir otoritesi yoktu. Irak’taki kavmî, dinî ve mezhebî kargaşa bölgede kurulabilecek siyasi bütünlüğü baştan tehdit eder nitelikteydi. Osmanlı devletinin yönetim zafiyetleri burada merkezi yönetimin otoritesini kurulabilecek siyaseti üretememişti, fakat Irak üzerinde düşman kuvvetleriyle girişilecek mücadelede yerel unsurların askeri güç olarak devşirilmesi önemli bir noktaydı. Nitekim Süleyman Askeri Bey bu umut ve hayalle buraya özel olarak gönderilmişti. Bölgenin beşeri dokusunu oluşturan aşiretlerden sağlanacak destekle İngiliz kuvvetleri karşısında yetersiz görünen nizami unsurların yanı sıra gayri nizami unsurlarda devreye girmiş olacaktı. Birçok komutan tarafından eleştirilecek olan bu uygulama Trablusgarp Savaşı’nda elde edilen tecrübenin bu bölgeye yansımasıydı.
Irak cephesi ve Ortadoğu üzerine yapılmış bütün araştırma ve hatıratlarda aşiretlerin bölgedeki etkinliği dikkat çeker. Yukarıda verilen bilgiden de anlaşılacağı üzere bölgenin sosyolojik gerçekliği, silahlı organizasyona dönüştürülebilecek güç olarak aşiret olgusu ve çatışma kaynağı olduğu kadar daha üst bir kimlik ifadesi olarak mezhep faktörüyle belirginleşmiştir. Henüz giriş kısmında belirttiğimiz “Araplar bizi arkadan vurdu” deyimiyle kolektif bir yargı ve ötekinin biz karşısındaki negatif pozisyonunu belirleyen Araplık fikrinin siyasal bir argüman olarak pratikte geçerliliği yok görünüyordu. Aşiretin etnik kökeninin muhayyel bir siyasal birime bağladığınız zaman Araplık ve Arap kavmi ortaya çıkar bugün dahi olmadığı gibi milliyetçi argümanla kurgulanmış bir Arap birlikteliğinden bahsetmek yerine aşiret birlikteliklerden bahsetmek durumundayız. Nüfusun dağılımı bakımından Arap coğrafyasının genişliği ve bu coğrafyanın büyük çoğunluğunun Osmanlı siyasal ve tarihsel kimliğiyle olan rabıtası karşısında aşiretlerin asiret sosyolojisiyle açıklanabilir davranışlarını günümüze kadar uzanan “ihanet, hainlik, arkadan vurma” vb şekilde deyimleştirerek meşruiyetini tarihte bulan siyasal hasımlıkla açıklama çabası ve buradan ötekiyle sürekli üretilebilen husumet argümanlarıyla politik zemin inşa etme denemeleri tarih araştırmalarını ve hatıraları da etkisi altına alabilmektedir. Bu etkinin yaşanılan örneklerin yorumlanmasıyla doğrudan alakası vardır. Mesela Aşiretlerin hem İngiliz hem Osmanlı olmak üzere iki tarafa da yöneldikleri, bazılarının duruma göre saf değiştirdiği, güçlünün yanına geçtikleri, zayıf düşenlerin arkasını vurdukları, yağmaladıkları hem araştırmalara hem de hatıratlara yansımıştır. Aşiretlerin bu tür davranış biçimlerini Mehmed Emin’in yorumlamasıyla Nurettin Peker’in yorumlaması aynı değildir.
Özellikle Arap kökenli askerler konusunda komutanların birçoğunda olumlu kanaat olmadığı anlaşılmaktadır. Arapların sık sık firar ettikleri bu durumun askerler arasında moral bozukluğu yaptığı söylenmektedir. Taşköprülü Mehmed Efendi cephedeki ilk günlerinde bu durumu fark etmişti. Firarilerin çoğaldığını ve bunların yakalanarak idam edildiklerini böylece firarın önünün alındığını yazmıştı. Apak, Bağdat için yola çıkmadan önce birliklerine üç bin civarında yeni er verildiğini fakat bunların hiç kavga görmemiş talim terbiye görmemiş olmalarıyla birlikte askerlik yapmaya hevesleri olmadığını belirtmiştir. Yola çıktıklarında her gece on beş yirmi tanesinin kaçtığını, Türk er ve subaylarının bunları kaçırmamak için büyük gayret sarf ettiklerini bunun için, her tabur konakladığında kendi ordugâhının etrafında Türk erlerinden oluşan sıkı bir kurduklarını anlatmaktadır. Taşköprülü Mehmed Efendi’ye göre düşman sadece İngiliz değildir, aşiretlerden gelecek saldırılar düşmanın ekmeğine yağ sürmekteydi. “Cahil aşiretler yine yapmadık rezalet bırakmıyorlardı. Aşiretlere cezaları veriliyor, köyleri topa tutuluyordu” Karşılaştığı bu zorluklardan dolayı araziyi düşman arazisine benzetiyordu. Bağdat sokaklarında ise durum daha farklıydı. Abidin Ege Bağdat sokaklarında gezinirken ahalinin askere karşı bir muhabbet olduğunu hissetmişti.
Rahmi Apak’a göre İngilizlerin bütün Arap memleketlerinde ve bilhassa Irak’ta yaptıkları aleyhte propaganda faaliyetlerine rağmen Birinci Dünya Savaşı başlayıncaya kadar Irak’ta halk kitleleri arasında önemli bir Türk düşmanlığı vücut bulmamıştı. Apak bunun aksi bir örnek olarak-ki bu örnekler hafife alınmayacak neticeler doğurmuştur- “üç hain hakim” başlığı altında şu bilgiyi veriyordu. “ …Bunun tek misali şudur. İngilizler 1915 te Kuveyt ve Basra’ya asker çıkardıkları zaman halkı arasında şöyle bir türkü çıkmıştır. “hain olan hâkimler üçtür, birisi Kuveyt şeyhi Mübareküssabah, birisi İbni Suut ve birisi de Talip.” O zaman Kuveyt şeyhi Mübarekessabah ile İbnisuut ve Basra’nın zenginlerinden ve Osmanlı meclisinde Basra milletvekili olan Talip İngilizlere yardım etmiş, halk bunu hazmedememiş. Bir halk türküsü halinde hicvedilmiş. Apak, bölgede Türkler aleyhine yapılan propaganda da Irak’tan iki tümenin Kafkas Cephesine sevk edilmesini Araplar Kafkasların soğuğuna tahammül edemeyeceği düşüncesinin vurgulandığını, İttihatçılar veyahut Türklerin Arapları soğuktan öldürmek için Kafkaslara gönderdikleri şeklinde konuşulduğunu belirtiyor.
Bütün bunların yanı sıra Apak’ın radikal bir eleştiri yapmak yerine mahalli unsurlar konusunda temkinli davrandığı görülmektedir. O aşiretlerin yardımını da öne çıkarmıştır. Apak’a göre, aşiretler mahalli garnizonlara yardıma koşmuşlar bilhassa Uceymi Paşa adlı bir Sünni aşiret başkanı milyonlar değerindeki topraklarını koyun sürülerini feda ederek son zamana kadar Türklerle birlikte çalışmıştı. Şiilerin merkezi olan Kerbela ve Necef bölgesinin Türkler aleyhine hareketi de hükümet ve askerlerimizin yanlış politikalarından kaynaklanmıştı.
Oysa Bolvadinli Sinan Araplar konusunda onun kadar iyimser değildi. “ şunu da söylemek icap eder ki harp başlayalıdan beri İngilizler gerek para sayesinde ve gerek hususi yetiştirdikleri propaganda ajanları vasıtasıyla Hicaz, Yemen, Kudüs, Şam, Beyrut hatta Halep, Basra, Bağdat, Musul topraklarında yaşayan bütün Arap milleti arasında halkın düşüncesini aleyhimize çevirmek için geceli gündüzlü uğraşmış ve bunda da mühim derecede muvaffak olmuşlardı. Bunun üzerine Araplar İngilizlere ciddi yardımlarda bulunmuş ve asırlarca devam eden dini kültürel bağları kısa menfaatler karşılığında Türk düşmanı birer asi olmuşlardı
Apak ve Bolvadinli arasında zıt denecek kadar farklı kanaatler olması dikkate değer. Ali İhsan Sabis’in de mahalli unsurlar hakkında pek olumlu kanaatleri olmadığı anlaşılmaktadır. O, Enver Paşa’nın bölge halklarından beklediğinin olmayacağını onun Trablusgarp tecrübesinin acemler üzerinde etkili olmayacağını baştan biliyordu. Acemlerin sadece talan, yağmakârlık kim para verirse onun yüzüne gülmek zor karşısında kaçıp gizlenmekten başka marifet göstermediklerini bunu kendisinin Kafkas cephesinde Kürt aşiretleri ve aşiret süvari fırkalarını gördüğünde anladığını yazmıştır. Sabis’e göre bunlar Türklere yabancı bir kuvvet millet gibi bakıyorlardı Irak cephesinde Fazıl Paşa’nın kumandasındaki güya mücahit sanılan Bedevi Arap atlıların halini görmüştü. Onun sadece kumandası altındaki muntazam askerine yalnız Türk Mehmetçiğe itimadı vardı.
Selahattin’de komutasında bulunduğu 108. Alayın 2. Taburunun Arap olduğunu hiç talim ve terbiye görmediklerini bütün uyarılana rağmen disipline edilemediklerini emredilen yere başıbozuk alayı gibi gittiklerini belirtiyor. Karşılaştığı bir itaatsizlik vakası onun Arap askerler karşısındaki kanaatini de içinde barındırıyor şöyle ki: “…Şafak sökerken tabur kumandanına tekrar savaş düzenine girmemizi rica ettim. Bu sersem arap binbaşı bana dedi ki: biz kahraman Araplarız nizam bilmeyiz o korkakların işidir düşman karşımıza çıksın nasıl parçalayacağız görürsün. Her cahilini iddiası olan bu sözler karşısında yapılacak şey yoktu”. Nurettin Peker’in hatıratı hem az sayıda bulunan astsubay hatıratı hem de onu diğer hatıratlardan ayıracak kadar çok ayrıntı ve ideolojik yorumları içermesi dolayısıyla oldukça ilginçtir. Bu hatırat bildirinin giriş kısmında belirttiğimiz argümanı destekleyecek çarpıcı bir örnektir. “ Bu baskında gördük ki: Araplar, İngilizleri ve Yahudileri bize tercih etmişlerdi ve o yüzden Bu baskında gördük ki; Araplar, Đngilizleri ve Yahudileri bize tercih etmislerdi ve o yüzden isyan edip Türkleri öldürmüslerdi. Ama Allah daha sonra Arapların basına kıyamete kadar uğrasacakları Yahudi belasını vermistir. Hıristiyan ve İslam tarihinde mezhepçilik de daima sürecektir. Birlesemezler. Bizim tarihimizde de Sunni ve Alevi ayırımı yüzünden sel gibi kardes kanı akıtılmıştır. Oysa bu tür manasız mücadeleleri Büyük Atatürk’ün kurduğu laik düzen kökünden sona erdirmistir. Biz Türkler Atatürkçülük’te birlesmek zorundayız. Ancak sadece yürekten “Ne Mutlu Türküm “diyenlerle bu birleşme sağlanabilir, ama Türk’ün anası cahil kaldıkça onun da hepsi boştur.” Bu ifadeler kronolojik zemini dağılmış, yapısal anlamda bütünlük arz etmeyen bir metni gösteriyor. “ Ey İslam tarihi bana kutsal diye tanıttığın ülkelerde, uğruna savaştığım çöllerde koruduğum Araplar beni arkadan vurdu. Soyumu kesip tüketti.Fırat Nehri kıyılarında, Hille şehrinde, Arap çöllerinde: doğuda Şiiler, batıda Sünniler Türkü arkadan vurup soydular” Peker’in bunlar ve bunlara benzer ifadeleri onlarca yıldır oluşan kanaatlerin bir yansıması şeklindedir.
Coğrafi Şartlar, iklim, Meskun Mahaller
“… Bir çöl halinde göze görünen şu geniş ve bereketli sahada, eski batı kavimlerine gerekli yol göstericiliği yapan mülk edinme hırsı telkin eden parlak bir medeniyet ve yüksek bir refah eseri ve şehirleşme vardı. Şimdiki durumda ise her türlü hayat eseri ve medeniyetten mahrum, geri kalmış bir hayat ve sefalet içinde yaşayan bir takım çöl kabileleri yaşamaktadır ki başlıcaları; El geriş, Çalabin, Sadân, El-buta, Daiye ve Şedid olub yaklaşık nüfusları da üç bin erkek dolaylarındadır.“ Mehmed Emin’in Kut bölgesini tarif ederken yazdığı cümlelerdir bunlar. Bölgenin gerçeği aşiretler ve onların pek de iç açıcı görünmeyen durumlarıdır. Coğrafi şartlara harbi de eklediğinizde manzara daha da kötüleşmektedir. Özellikle günlük tarzında yazılan metinlerde iklim şartlarındaki zorluklar sıkça vurgulanmıştır. Yazarlar bulundukları cephenin dışında kalan meskun mahalleri, ahaliyi, gündelik hayatı da eserlerine katmışlardır. Sıcak soğuk, yağmur çamur sel pislik susuzluk, yerel adetler özellikle yemek yeme biçimi üzerinden olmak üzere bir şekilde metinlere yansımıştır. Mesela günlüğü diğerleriyle kıyaslandığında oldukça hacimli ve akıcı bir üslûpla yazan Abidin Ege 5 Nisan 1333 ‘de Kolaçok köyünde sıcak karşısında çaresiz kaldığında daha önce bulunduğu Hamedan’daki saadet ve hayatını bir de kızgın çöldeki durumunu ve sönen gençliğini düşünür. Sitemkâr bir hava içinde daha önce işlenen günahlara gönderme yapar. Sıcak, soğuk, yağmur, çamur susuzluk harbin şartlarıyla bir araya gelince ve coğrafi şartların yabancısı olunca zorluklar bir kez daha artıyordu. Abidin Ege’nin Dicle nehrinin su kaynağı olarak kullanılmasından bahsederken, insanın burada halkı su içerken görse ömründe bir daha su içmemeye yemin edeceğini yazmıştı. Nehir çamur gibi akarken, kenarda biri çamaşır yıkıyor, diğeriyse abdest bozuyordu. Bunun yanı sıra bütün şehrin lağım ve pislikleri Dicle’ye dökülüyordu. Onun hemen yanında bütün Bağdad ahalisi kayıtsızca bu pis sudan doldurup evlerine taşıyorlardı. Burada bulaşıcı hastalıklar olacağı pek tabii diye yazan Ege’nin kendisi tifo hummasına yakalanır. Hastanelerin yaralılarla dolduğu birçoğunun ayakta tedavi gördüğü Bağdat’ta tifo, lekeli humma gibi hastalıkların yaygınlığına rağmen muhitin tesiriyle bunların ölüme neden olmadığını yazan Taşköprülü Mehmed’in hastalık karşısındaki tavrı oldukça farklıydı.
Aşağıda başka örneklerden görüleceği üzere Abidin Ege’nin Dicle ve Halk tasvirinde oryantalist bir bakışın izlerine rastlanır. Anlattıklarının mübalağalı olabileceği ihtimali bir yana, coğrafi şartlar ve kültürel davranış biçimlerinin belirlediği gündelik hayatı tabii görmek yerine bölge tasvirlerinde sıkça başvurduğu negatif dil onu suyun kullanımı yorumunda hastalıkla ilişkilendiriyor. Şartlar karşısında onun gibi ihtiyat zabiti olan Ali Vehbi’nin harbe odaklanmış metninin satır aralarından etrafına pozitif bakışı fark ediliyor. O bu durumu arazide nehir sularından başka içilecek su olmadığı, çölde bazen kuyu ve birikinti sular bulunsa da bu suların genellikle tuzlu olduğunu, yerli ahali ve aşiretler özellikle bu sulardan asgari derecede istifade etse de dışarıdan gelenler için içilmesinin uygun olmadığını belirtiyor. Susuzluğun çölde hareket etmeyi imkânsız kılan engellerini “ya nehir sahilinde olunmalı veya yeterli miktarda kuyu bulunmalıdır.” şeklinde arayışla aşmaya çalışıyordu.
Ali İhsan Sabis ise bu sıkıntının bir mecburiyet olduğuna askerlik mesleğindeki ustalığını gösteren analizleriyle açıklayabilecek durumdaydı. “ Bulanık akan Dicle nehrinden su alarak bunu durultup, dibine topraklar çöktükten sonra üst tarafta kalan suyu içmek mecburiyeti vardı. Fırsat ve imkân buldukça bu suyu kaynatmağa dikkat ediyorduk. Fakat bu, kolay ve her zaman yapılabilir bir iş değildi. Mesela Kutülamare’nin pislikleri ve lağımları Dicle suyu ile bizim önümüzden akıp Şeyh Sait tarafındaki İngiliz Kuvvetlerine doğru gidiyordu. Güneşin tesiri ile bu kirli sulardaki mikropların birkaç kilometre aktıktan sonra telef olmuş bulunmaları muhtemeldi. Bu düşünceyle teselli buluyorduk, Askerin su ihtiyacını temin için saka hayvanları kullanmak mecburiyetine düşmüştük.” Yüzbaşı Selahattin “Erbil pek az Kürt bulunan bir Türk şehridir, ama çevresindeki Arap, Yezidi, Kürt aşiretleri mütemadiyen kasabaya ve kasabanın ova bağ ve tarlalarına saldırır, bağları tarlaları yağma eder şehri soyarlar insanları öldürürler zenginlere musallat olurlar. Halk gece olunca dar suların içine çekilir kapılar kapanır can ve mal güvenliği ancak böyle sağlanır” şeklindeki ifadelerinde güvenlik probleminin boyutlarını göstermektedir. Abidin Ege Musul’u anlatırken Dicle kenarına yapılmış ilkel bir kasaba olarak tasvire başlamıştır. Çarşıların darlığı ve pisliğinden dolayı insanın burada bir şey almak ve yemek istemediğini belirtiyor, fakat bal pekmez kaymak fıstık badem ceviz helva vesaire yiyeceklerde gözünden kaçmıyor. Ahalinin Arap ve Kürt olduğunu birkaç feslinin göründüğünü yerel kıyafetli erkeklerde hep allı yeşil sarığın olduğunu, kadınların yüzlerinde hurma ve ahlât benzeri kalın bir peçe bulunduğunu yazıyor. Bunların bölgedeki kibar sınıfından olduğunu avam sınıfında erkeklerden kaçgöç olmadığı tespitini yapıyor. İlginçtir burunlarına taktıkları halkaları en fena adet olarak görüyor Ona göre halk o kadar pis ve ilkel ki pislik namına orada her şey mevcuttur. Erkek ve kadınların ayaklarında don görmediğini de yazmıştır.
Özellikle yaz şartlarında cehennem gibi bir sıcak vurgusu yazarların hemfikir olduğu konulardandır. Selahattin şöyle ifade ediyor: “En sıcak ay Hazirandı; hurmalar pişiyor, hurma ağaçlarının etrafında hafif bir çatırtı ve yanık kokusu duyuluyordu” Zor şartlar cephede daha da büyük zorluğu daha da artırıyordu. Mehmed Emin kuşatma saflarındaki askerlerin iklim şartları karşısındaki durumunu şöyle tasvir ediyordu: “… Altı çamur ve ince elbisesi sırılsıklam olduğu halde takdire değer bir sabır ve tevekkülle titreyerek ve donarak yine bu sulu ve çamurlu hendekler içinde elde tüfek vazife gören zavallı askerleri gündüz şiddetli yağmurlar ve gecede dondurucu ayazlar hırpalayıp duruyordu.” Bu görüntü şartların zorlamasıyla oluşmuştu oysa çöl Irak coğrafyasının en acımasız gerçeklerindi. Çöl susuzluğu, sıcaklığı, yakıcılığı, her türlü nimetten yoksunluğunun yanı sıra bu şartlar karşısında çaresiz kalan insanlara serap adlı hayali bir dünya sunuyordu. Sabis seraptan şöyle bahsediyor: “…tepeden güneş vurunca titrek bir hava dalgası, uzaktan yeşil ağaçlık gibi görünüyor ve insana orada su kaynağı bulunduğu zannını veriyordu. Çölün her tarafı düz olduğundan istikamet tayinine medar olacak hiçbir ağaç, bina vesaire bulunmuyordu.”
Komuta Kademesi ve Yönetim Eleştirileri
Hatıratlarda sıkça ve bazen uzun değerlendirmeler bazen de kısa ifadelerle siyasi ve askeri idarenin yaptığı hatalar konusunda eleştirilere rastlanıyor. Mesela Apak “kendisi muhtaca himmet bir dede, nerde kaldı gayriya himmet ede” başlığıyla karikatürize ederek yaptığı eleştirilerde Bağdat’a gidilmesini kast ederek şunları yazmıştı: “ Memleketin bir tarafı istilaya uğrarken, oradan kuvvet alıp yine istilaya uğrayan diğer tarafın yardımına gönderiyoruz. Biz bu aciz duruma harbe girdikten yedi sekiz ay sonra düştük. Yani harbe girdikten yedi sekiz ay sonra dört taraftan toprak kaybetmeye başladık. Balkan Harbi’nde biz harpten kaçınmıştık harp istemiyorduk. Bize saldırdılar namus belası müdafaa ettik fakat bu defa harbi biz istedik zayıflımıza geriliğimize parasızlığımıza fakirliğimize, teşkilatçılık noksanlığımıza, yolsuzluk ve demiryolsuzluğumuza ve nihayet vatan içinde millet birliği ve düzenlik kuramamış olmaklığımıza bakmayarak Alman harp gemileri ile Sivastopol ve Odessa’yı bombardıman ettirdik ve harp açtık Apak dünyanın en zengin en güçlü devletlerinin karşında çıkılan bu savaşa girişi hesapsız ve kitapsız olarak görüyordu. Ona göre Almanya kazanmış olsaydı Türkiye onun sömürgesi olacaktı. Apak, 1914 kışında Hasankale bölgesine geldiklerinde tümenin on altı bin olan sayısının salgın hastalıklar ve Ruslarla olan mücadele sonucunda kısa sürede nasıl altı bine indiğini görmüştü.
Mehmed Efendi ayakta tedavi göreceği yarası için Bağdat’a giderken kendisini götüren vapurda kömürün bitmesine isyan ediyordu. Onu isyan ettiren dört gün boyunca yüzlerce yaralının bulunduğu vapurda yara bezi ve tentürdiyot dahi bulunmaması, askerlerin yarasının kokması, ihmal sonucu kangren olup kolları bacakları kesilen askerlerin varlığıydı. O bir sorumlu arıyordu ve haklı olarak soruyordu. “ Mademki kömür yetmeyecekti neden vapuru hareket ettirdiniz?” Bu soru Apak’ın “kendisi muhtaca himmet bir dede” deyimiyle örtüşüyordu. Sorumlu bulunmayacağı bilakisi ilgili komutanın mükâfat göreceği kanaatindeydi. Bu kanaat anlık bir eleştiri olmanın dışında yönetim karşısındaki zaman içinde oluşmuş kolektif bir yargıya işaret etmektedir. Mesela hatıratında birçok yerde yönetim eleştirdiği görülen Selahattin’in öz vatanında garip olma duygusuyla örtüşecek şu ifadesi yönetim karşısında kolektif yargının ürünlerindendir. “ Biz kendi ülkemizde kiracı gibi otururken dünyanın en güçlü devletlerine harp ilan etmiş esir kan ve din kardeşlerimizi kurtarmaya koşuyorduk.”
Bunlar savaşın bütününe dönük eleştirilerdi, fakat Mehmed Emin ve Ali İhsan Sabis’te eleştiri okları doğrudan adresi ve bu eleştiriye neden olan vakayı gösteriyordu. Beklediği bir terfiyle ilgili olarak “ Enver Paşa, amcası Halil Bey’e göstermekte tereddüt etmediği cömertliği bizden bu defa da esirgemişti. Eh buna eyvallah diyerek yeni kıtamın başına gittim.” Sabis Halil Paşa için amca paşa diyerek haz duymadığını gösteriyor ve onun Kutü’l-amare zaferinin atfedildiği komutan olmasını da kabullenememişti. Eleştiri okları aslında Enver Paşa’ya yönelikti. Mehmed Emin ise yönetime getirdiği ağır eleştiriyi Halil Bey’in bölgedeki komutayı almasıyla ilişkilendiriyor. Bu atamayı o güne kadar oynanan ikiyüzlü siyaset oyunun son perdesi olarak görüyordu. Ona göre “parlatılması kararlaştırılmış bir şahsiyetin şöhret burcuna ilk oturma aşamasıydı” bu perde. Kut zaferini Enver Paşa’nın başkasına hazırladığı şeklindeki iması onu Sabis’in bu konudaki benzer kanaatiyle birleştirmektedir. Mehmed Emin harp tarihinin bu hak yiyicilik geleneğinin örnek ve hikâyeleriyle dolu olduğuna inanıyordu.
SONUÇ
Kaynak kullanımı ve konuların çeşitliliğin artırılması mümkün olan çalışmamızda başlangıçta belirttiğimiz şekilde belirli sınırlar dâhilinde kalınmıştır Argümanımızı destekleyecek sonuçların tutarlılığını sağlamlaştırmak için daha fazla verinin kullanılması ve ondan önce bibliyografın sınırları ve zemininin tespit edilmesi gerekmektedir. Irak Cephesi ile ilgili hatıratlardan yola çıktığımız için burada aşağı yukarı bu konudaki hatıratların en azından bibliyografik bilgisi verilmiştir. Günlükler bir parça anlaşılabilir veriler sunarken hatıratlarda verdiğimiz örnek ifadelerden anlaşılacağı üzere konu edinilen dönem yerine yazıldığı dönemin siyasal kanaatleri bazen ön plana çıkmakta ve hatıratın sahihliği konusunda şüphe uyandırmaktadır. Ayrıca verilen bilgilerin diğer hatıratlar ve tarihsel belgelerle desteklenmesi ayrıca zaman alacak bir konudur. Arap imgesinin oluşumunda hatıratların rolü konusundaki vurgu dikkat çekme amacımız, bölgeyi konu alan hatıratların bilgisi ve Halil Paşa hatıratı hakkında şüphelerimizi bu bildiride amacımıza ulaştığımızı göstermekte, bu çerçevede yapılacak kapsamlı yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Ahmet Özcan
************************************************************
KAYNAKÇA
APAK, Rahmi, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988.
AVCI, Orhan, Irak’ta Türk Ordusu 1914-1918, Ankara 2004.
AYKOTA, Ali Vehbi, Tarihçe-i Harp-Üçüncü Alay, Hazırlayanlar: Hasan Babacan-Servet Avşar, Ankara 2011.
BERKOK, İsmail, Irak Cephesindeki Muharebelere Ait Bazı Hatıralarım, 1939;
BİRİNCİ, Ali, Tarih Yolunda, İstanbul 2001. s.18–28.
EGE, Abidin, Çanakkale, Irak ve İran Cephelerinden Harp Günlükleri, , Hazırlayan: Celali Yılmaz, İstanbul 2011.
KANATLI, Şükrü, Irak Muharebelerinde 3. Piyade Alayı Hatıraları, 137 Sayılı Askeri Mecmua Tarih Kısmı, Ankara 1945.
Mehmed Emin, Kûtuamâre Hücum ve Muhasarası, Hazırlayan: Sezai Dumlupınar, Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara 2016.
ÖZCAN, Ahmet, “Kutü’l Ammare Zaferini Tarihe Yazmak “ , Unutulan Zafer: Kutü’l-Ammare, 100’üncü Yılında Yeniden Anlamak Sempozyumu, Harp Akademileri Komutanlığı, İstanbul 2016.
ÖZGEN, Mehmet Sinan, Bolvadinli Mehmet Sinan Bey’in Harp Hatıraları, Hazırlayanlar: Servet Avşar, Hasan Babacan, Muharrem Bayar, İstanbul 2011.
PASİNLER, Şevki, “Bir Anının Doğrulaması”, Cumhuriyetin 50 nci Yıl Dönümüne Armağanı, Muharipler Derneği Yayını: 3, Ankara 1973, s. 61–67.
PEKER, Nurettin, Tüfek Omza, İstanbul 2009.
SABİS, Ali İhsan, Birinci Dünya Harbi, 6 Cilt, İstanbul 1991.
SÜERDEM, İsmail Hakkı, Anılarım, Hazırlayan: Orhan Avcı, Ankara, 2004.
Taşköprülü Mehmed Efendi, Irak Cephesi’nden Burma’ya Savaşın ve Esaretin Günlüğü, Hazırlayanlar: UYAR, Mesut, ÖZCAN, Ahmet, İstanbul 2015.
UYAR, Mesut, ERICKSON Edward J., Osmanlı Askeri Tarihi, Çeviren: Mesut Uyar, İstanbul 2014.
YURTOĞLU, Selahattin, Yüzbaşı Selahattin’in Romanı, 2 cilt, Hazırlayan: İlhan Selçuk, İstanbul 1976.

.

Yorumlar