Rus milletvekili: Erdoğan S-400 konusunda ABD’nin baskısına boyun eğmeyecek

Rus uçakları Suriye’de kimyasal saldırı provokasyonuna hazırlanan teröristleri imha etmiş

Rus ve Ukraynalı Papaz kavgasında Türkiye taraf mı?

Azərbaycan Sarkisyanın B planından lazımınca istifadə edə bilər

Türkiye-Azerbaycan İlişkilerinde Turgut Özal Dönemi

Azerbaycan, Türkiye 8 Nisan 2016
1.311

Türkiye-Azerbaycan İlişkilerinde Turgut Özal Dönemi
betülbuzbey
Özet
SSCB’nin 1990’lı yılların başında dağılması Türkiye’nin dış politikasında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu çerçevede Güney Kafkasya bölgesi de Türkiye açısından birçok nedenle gündeme gelen ve hem dış politika hem de uluslararası ilişkiler açısından stratejik bir konumda bulunan bir bölge durumunda olmuştur. Bu yönüyle Azerbaycan da Türkiye için ortak dil, kültür ve tarihin yanında Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’ya açılan kapısı, bölgenin güvenliğinin sağlanmasındaki coğrafi konumu nedeniyle Türk dış politikası ve Türk Dünyası ile ilişkiler açısında ayrı bir önem kazanmıştır. Turgut Özal ve Ebulfez Elçibey dönemlerinde yapılan çeşitli antlaşmalar da iki ülkenin ilişkilerini çok yönlü geliştirip olması gereken mecraya ulaştırma yönünde gelecek adına her iki ülke için de çok güçlü bir potansiyeli işaret etmiştir. Turgut Özal döneminde Türkiye, Azerbaycan’ın güçlenmesi ve uluslararası planda hak ettiği saygın konumu kazanması doğrultusunda her türlü desteği sağlamış ve Türkiye ile Azerbaycan arasında siyasi, askeri, iktisadi ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere tüm sahalarda ortak adımlar atılmış ve bölgesel çapta etkili sonuçlar doğuran önemli projeler gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde Turgut Özal dönemi incelenmiş olup bu dönemin önemli olayları betimlenmiştir ve Türk Dış Politikasında neden önemli yere sahip olduğu açıklanmıştır.

Abstract
The collapse of the USSR in the early 1990’s was the beginning of a new era in Turkey’s foreign policy. In this context, the South Caucasus region has been on the agenda for many reasons and in terms of foreign policy of Turkey in case of a region in a strategic position in terms of international relations. In this respect, Azerbaijan in addition to common language of Turkey, culture and history, because of the Caucasus and Central Asia gateway to the region and because of its geographical position in the provision of security of Turkish foreign policy and Turkey in terms of the relationship with the world has gained a special importance. Turgut Ozal and Abulfaz Elchibey made various aggrements in two periods in the country’s relations on behalf of the future direction of transportation which was developed versatile pointed out a very strong potential for both countries. Turgut Ozal Turkey, have provided all kinds of support for Azerbaijan ‘s empowerment and international plans , in line to win the prestigious position it deserves, and steps between Turkey and Azerbaijan have been taken and given rise to to effective results in the regionally important projects were practiced in all fields like political, the military , especially in the economic and cultural relations. In this study, Turgut Ozal Period in Turkey -Azerbaijan relations has been examined and depicted significant events of this period and the reason why it has been important in the Turkish foreign policy.

Giriş
Turgut Özal, Türkiye Cumhuriyeti’nin 8.Cumhurbaşkanı olarak 9 Kasım 1989- 17 Nisan 1993 tarihleri arasında; 19.Başbakan olarak da 13 Aralık 1983-31 Ekim 1989 tarihleri arasında görev yapmıştır.
Turgut Özal, Başbakanlığı ve ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı döneminde içte ve dışta izlediği politika ve yaptığı icraatlarıyla Türkiye’nin bir dönemine damgasını vurmuş ve etkisi hala kaybolmayan, yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de yaptıkları ısrarla referans olarak gösterilerek övülen veya eleştirilen ender devlet adamlarından biridir. Türk dış politikasında 1980’lerden sonra değişim başlamıştır ve bu değişim özellikle Turgut Özal döneminde yaşanmaya başlamıştır. 1980’li yıllardan itibaren izlenmeye başlanan dışa yönelik ekonomi politikalarının bir gereği olarak Türkiye çok yönlü bir dış politika izlemeye başlamıştır. Özal döneminde ABD ve Batılı ülkelerle ilişkiler geliştirilirken, aynı zamanda Türkiye bölgesel sorunlarla daha fazla ilgilenmeye başlamış ve bu dönemde dış politikada “çok yönlülük” daha da belirgin hale gelmiştir.
Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle birlikte bölgede meydana gelen gelişmelerin en çok etkilediği ülkelerden biri Türkiye olmuştur ve İkinci Dünya Savaşından sonra izlenen dış politikada çok büyük değişikliklerin yapılması gerektiği sonucu ortaya çıkmıştır. 1990’lardan itibaren Türkiye bölgesel düzeyde etkin bir dış politika izlemeye başlamıştır. Bağımsızlıklarıyla birlikte Türk Dış Politikasında önemli yer edinen Türkî Cumhuriyetler Özal Politikasının temel taşını oluşturmaktadır. Özal, dili, dini ve kültürel olarak Türkiye’ye en yakın konumda olan Azerbaycan ile olan ilişkilerinde çok hassas davranmış ve dış politikasında Azerbaycan’a ayrı bir önem vermiştir. Bu çalışmada, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde Turgut Özal dönemi incelenmiş olup bu dönemin önemli olayları betimlenmiştir.
1. Turgut Özal’ın Siyasi Kişiliği
Turgut Özal, Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. cumhurbaşkanıdır. 1983-1989 yılları arasında 5 yıl 10 ay boyunca başbakanlık ve aynı zamanda Anavatan Partisi genel başkanlığı görevlerinde bulunan Turgut Özal cumhurbaşkanlığı görevi sürerken vefat eden Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından, görevi başında vefat eden ikinci cumhurbaşkanıdır.
1977 genel seçimlerinde Millî Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi. 43. Hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları’nı hazırladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükümeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığı görevine getirildi. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek başbakanı ve cumhurbaşkanıdır. (http://www.tha.com.tr/turgutozal/sayfa16.htm, (E.T. 04.02.2016)).
20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisi’ni kurdu. 6 Kasım 1983 tarihindeki seçimlerde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. Hükümet’in Başbakanı oldu. 1984 yerel seçimlerinden de başarıyla çıktı. 13 Nisan 1985 tarihinde yapılan ilk kongrede tekrar genel başkanlığa seçildi. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkartarak tekrar çoğunluğu sağladı ve 46. Hükümet’in başbakanı oldu. İktidarda bulunduğu 1983-1991 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 5,2 oranında büyüdü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nu değiştirerek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nı kurdu. (http://www.tccb.gov.tr/sayfa /cumhurbaskanlarimiz/turgut_ozal/, (E.T. 04.02.2016).
Türkiye’de yaşayan Kürt toplumunun hakları için çözüm sürecinin ilk aşaması katedildi. Kuzey Irak lideri Mesut Barzani’ye uluslararası alanda rahat seyahat edebilmesi amacıyla kırmızı Türk Pasaportu verdi. Ancak Barzani bu pasaportu 2003 yılında Türkiye’ye iade etti. 1989’daki cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot etti. İlk turda Turgut Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıkarken 3 oy geçersiz sayıldı. İkinci turunda 284 milletvekilinin katıldığı oylamada adaylardan Başbakan Turgut Özal 256 oy alırken, Çelikbaş 17 oy aldı. 2 oy geçersiz sayılırken 9 oy boş çıktı. 31 Ekim 1989 tarihinde gene muhalefetin katılmadığı 3. tur oylamasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 8’inci Cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_%C3%96zal)
Özal’ın ileriye yönelik bir takım düşünceleri ve vaatleri vardı. İktidarı döneminde söyledikleri ve yaptıkları ile Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan başbakanlarından biri oldu. Özal’ın düşüncesinin dayandığı paradigmanın dört temel sacayağı bulunmaktadır. ANAP’ın parti programının hemen başında bu düşünce ifade edilmektedir: milliyetçi, muhafazakâr, sosyal adaletçi ve rekabete dayalı serbest pazar ekonomisi. Özal, kurduğu siyasal partinin çekirdek kadrosunu milliyetçi, muhafazakar, sosyal demokrat ve liberal kadrolardan oluşturmuştur. Özal, liberal bir ekonomik politika, serbest piyasa ekonomisi, teşebbüs hürriyeti, bürokrasinin azaltılması, devletçiliğin bırakılması ve yerel yönetimlerin daha fazla yetkiye sahip olması gibi liberal bir söylemi muhafazakar /İslamcı bir görüntü içinde savunarak iktidara gelmiştir. (Uluç, 2014:107-140)
Özal her kanattan Türkiye’yi üstün bir medeniyete eriştirme çabası içerisinde çalışıyordu. Gerek ABD gerek AT (Avrupa Topluluğu) ile ilişkileri düzenlemek için çok çabalıyordu. 1983 seçimlerini kazandığında dondurulmuş olan AT ile ilişkileri düzenlemek ve topluluğa tam üyelik için zemin hazırlamaya başlamıştır. Önceki dönemlerde sırt çevrilen Türkî Cumhuriyetlerle ilişkilere yoğun bir önem vermiştir Özal. Sovyetlerin de Dağılmasıyla soydaşlarımızla olan ilişki ve bağlarımız yeniden canlanmaya başladı Özal bu konuya ayrı bir önem veriyordu. (Kav, 2014)
2. Turgut Özal Dönemi Türk Dış Politikası
Soğuk Savaşın, stratejistleri ve dünya politikacılarını şaşırtacak bir biçimde aniden sona ermesi ile Sovyetlerin dağılması ve balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzanan coğrafyadaki siyasi, kültürel, etnik çatışmalar Türkiye’nin alışılmadık bir biçimde dış politika ile ilgilenmeye, hızlı karar almaya zorlamıştır. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca Dış Türkler meselesinden uzak duran bir politika izlemişse de, bu yeni durum gerçekçi olmayan beklentileri ve yüksek umutları beraberinde getirdi. Yıllar süren yalnızlık duygusu aniden sona ermiş, Türkiye’nin Kafkasya-Orta Asya coğrafyasında bağımsızlıklarını yeni kazanan devletlerin büyük kısmıyla ortak kültürel, dilsel ve dinsel bağları hem Türkiye içinde hem de dışında Türkiye’nin bölgedeki önemini artıracak unsurlar olarak sık sık vurgulanmaya başlanmıştır. (Aydın, 2006:370)
Özal dönemi dış politikasını yönelim itibariyle üç ana bölüme ayırmamız mümkündür. Özal’ın dış politikadaki sac ayağının birini Türkiye’nin ikili anlaşmalarla ve karşılıklı çıkar birliği temeline dayalı işbirliğinin siyasi ve ekonomik alanda komşuları ile, ikinci ayağını bölge ülkeleri İslam dünyası ile işbirliğini geliştirmek ve üçüncü ayağını da batı pazarına açılmak ve batı kurumları ile (AT, BAB, AGIK) var olan ilişkileri en üst seviyeye çıkarmayı hedefliyordu.
Uluslararası sistemin siyasi etkinliğinden çok ekonomik ve ticari alanlarda ağırlığını hissettirmesine paralel olarak Özal döneminde Türkiye’nin dış politikadaki önceliklerini büyük ölçüde ekonomik ve ticari ilişkilerin boyutları belirlemekteydi. Yani başka bir ifadeyle Özal’ın dış politikası büyük oranda ekonomik ve ticari temellere dayanmakta ve hareket noktasını birtakım ideolojik kaygılardan çok tipik bir işadamı tarzı ile kar-zarar paritesi oluşturmaktaydı. Fakat Özal, uluslararası sistemin Türkiye’ye dayatmak istediği şartları aynen uygulamak yerine Türkiye’nin içte demokratik bir toplum yapısına kavuşması ve dış ilişkilerde Türkiye’nin jeopolitik, tarihi, dini, askeri ve ticari faktörleri iyi bir şekilde kullanmaya çalışarak, bölgesel ve uluslararası çıkar çatışmalarından Türkiye’nin milli menfaatleri doğrultusunda en iyi şekilde yararlanma yollarını aramaktaydı.
Özal döneminde dış politikadaki ilişkilerin temelini serbest piyasa ekonomisinin belirlediği politik çerçeve oluşturmaktaydı. Bu bağlamda Özal, hem Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerinde hem de diğer ülkelerle olan ilişkilerde oluşturulacak güvenlik, barış ve istikrar ortamının sürekli olabilmesi, bölgesel ve dünya barışının korunabilmesi için ekonomik ve ticari ilişkilerin uzun vadede ülkeler arasında ekonomik, kurumsal, siyasal ve sosyal yönden karşılıklı bağımlılığa dönüşmesiyle mümkün olacağı görüşündeydi. Özal döneminde Türkiye’nin dış politikasında hem komşu ülkelerle hem İslam dünyasıyla ve hem de Batı ile ilişkilerin geliştirilmesinde daha önceki dönemlere oranla bir denge politikası takip edildiği gözlerden kaçmamaktadır. Bu anlamda Türkiye’nin jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik konumu da göz önünde bulundurularak Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi görmesi gerektiği görüşünden hareketle, Türkiye’nin hem Batı hem de komşu ve İslam ülkeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesi birbirlerini tamamlayan faktörler olarak tanımlanmıştır. Türkiye bu dönemde Türk dış politikasının ana unsurlarından biri olan “Çifte Stratejiye” dayanan yani Batı değerleriyle ve kurumlarıyla bütünleşmeyi hedefleyen bir dış politikanın yanında, milli çıkarları korumak, ekonomik ve güvenlik alanında imkânlarını genişletmek amacıyla daha önceleri sadece NATO’nun güvenlik temelinde bölgeye bakışının çerçevesine çıkmayan ve sürüncemeye terkedilen bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi esasına dayanan bu uygulamayla Türkiye’nin dış politikasına yeni bir dinamizm kazandırılmıştır. (Demiray,ty)
AB ile ilişkiler: 1983’te Türkiye demokratik seçim yapmış ve Özal iktidara gelmişti. O iktidara geldiğinde Avrupa birliği ile ilişkiler donmuş noktadaydı. Avrupa Turgut Özal ve hükümetinin darbe sonrası nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyor ve bekle gör politikası izliyordu. Avrupa özellikle ‘Ermenilerin’ durumu ve soykırım iddiaları hakkında Türkiye devletine yeni şartlar kabul ettirme çabası içerisine girmişti. Avrupa’nın Türkiye’ye diğer bir eleştirisi de Kürtlerin statüsünün konuşulması ve Kıbrıs’ın işgaline son vermek için Türkiye’yi her platformda eleştirmesiydi. Türkiye ilişkilerin askıya alınmasının ardından, ilk kez 1986 yılında toplanan Ortaklık Konseyi’nde üyelik başvurusunda bulunmayı amaçladığını belirtmiş; 14 Nisan 1987 tarihinde, Ankara Anlaşması’nda öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden, Roma Antlaşması’nın 237’nci, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) Antlaşması’nın 98’inci ve EURATOM Antlaşması’nın 205’inci maddesine dayanarak üyelik başvurusunda bulunmuştur. Yunanistan ve Lüksemburg tam üyelik başvurusuna karşı çıkarken, İngiltere ve Belçika başvuruyu desteklemiş, Almanya ise başvurunun gümrük birliği temelinde olması gerektiğini dile getirerek başvuruyu uygun bulmamıştır. Başvuru incelenmek üzere AT Komisyonu’na devredilse de, Komisyon uzun bir süre Türkiye’nin başvurusuna bir cevap vermemiştir. 1989 yılı Ocak ayında Başbakan Özal, Komisyon Başkanı Jacques Delors’a, başvuruya verilecek olan cevabın geciktirilmemesini ve bunun sebep olacağı sakıncaları belirten bir mektup yazmıştır. Özal’ın bu mektubu, girişimleri netice vermiş; Jacques Delors, Avrupa Parlamentosu’nda 17 Ocak’ta bir genel değerlendirme açıklaması yapmış ve Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna 1989 yılı içinde cevap verileceğini belirtmiştir. Bu cevap üzerine hem AT ve hem de Türkiye, yoğun bir mesai içine girmişlerdir. AT Komisyonu, Türkiye’yi kırmayacak bir cevap için hazırlıkları yoğunlaştırmış, Türkiye’ye resmi niteliği olmayan bir teklifle, önce ikili ilişkilerin canlandırılması, bir geçiş dönemi geçirilmesi ve ondan sonra da başvurunun tekrar gözden geçirilip-incelenmesi önerilmiştir. Tam üyelik müzakereleri için takvim belirlenmesi amacıyla iş çevrelerini de devreye sokarak yoğun bir kulis yürüten Türkiye bu öneriye, ‘tam üyelik dışında bir çözümü, teklifi ve plânı kabul etmediği’ cevabını vermiştir. Delors da Özal’a, tam üyelik başvurusuyla ilgili ekonomik zorlukların yanında, siyasal engellerin de bulunduğunu açıklamış ve AT’ ye girmek için bekleyen ülkenin sadece Türkiye olmadığını, Avusturya, Kıbrıs Rum Kesimi ve Fas gibi ülkelerin de bulunduğunu belirtmiştir. Özal, Türkiye’nin diğer ülkelerden farklı bir durumda olduğunu ve arada, tam üyeliği amaçlayan bir ortaklık anlaşması olduğunu hatırlatmıştır. Delors bu sefer, AT Üyelerinin şu andaki en önemli hedef ve önceliğinin 1992’de gerçekleşecek olan ‘tek senet ve tek pazar’ olduğunu söylemiştir. Özal, müzakere tarihinden ziyade bu yönde bir ‘yeşil ışık’ yakılmasını istediklerini belirtmiştir. Turgut Özal’ın hedefi, Türkiye’yi gerçek anlamda batı standartlarına getirerek hem gelişmiş batılı ülkeler arasına sokmak ve hem de Avrupa Birliği’yle gerçek anlamda entegrasyonu gerçekleştirmekti. Özal AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmak için azimle çabalamıştır. (Kav, 2016)
ABD ile ilişkiler: Özal ilk yurt dışı gezisini ABD’ye yapmaya karar vermiştir. ABD’deki kısa çalışma döneminde bu ülkeyi daha yakından tanıma fırsatı bulmuştu. ABD 1980’e kadar Kürt sorunu ile fazla ilgilenmedi 1980’den sonra Türkiye’de baş gösteren PKK olayları neticesinde Kürt kelimesini daha sık telaffuz eden Amerika, Kürtlerin dil ve kültürlerini daha iyi yaşaması için taleplerde bulundu. Amerika’nın Kürtlere desteği Türkiye ile Amerika arasında sorunlar çıkmasına neden olmuştur. Daha sonra 1983 yılında başbakan olan Turgut Özal döneminde de Türk- Amerikan ilişkileri her alanda gelişme kaydetmiştir. Kısaca 1983’ten Soğuk Savaş’ın bittiği tarih olan 1989’a kadar ilişkiler oldukça üst düzeyde tutulmuştur. Soğuk savaşın bitişi ilişkilerde bir duraksamaya ve Türkiye’nin rolünün sorgulanmasına neden olsa da, 1991’deki Körfez Savaşında Türkiye’nin üstlendiği rol, Türkiye’nin, ABD’nin süper güç olduğu bu Yeni Dünya Düzeninde de önemli bir konumunun olduğunu göstermiştir. 1990’lı yıllarda Türkiye içeride terörle ve krizlerle uğraşmak zorunda kalsa da dış politika anlamında ABD ile ilişkileri çeşitlendirme yoluna gitmeyi tercih etmiştir. 1991 yılında geliştirilmiş “ortaklık kavramı” ortaya atılmıştır. 1995’ten sonra ise ilişkiler değişik bir boyut kazanarak “stratejik ortaklık” seviyesine çıkarılmıştır. 1980’li yıllarda Türkiye hükümetleriyle ABD hükümetleri arasında genel olarak sıcak ilişkiler gözlenmiştir. Bu dönemde Ermeni Sorunu ve Kıbrıs Sorunu Türkiye-ABD ilişkilerine gölge düşürdüyse de ilişkiler genel olarak olumlu düzeyde gelişmiştir. Başbakan (ve Cumhurbaşkanı) Turgut Özal I. Körfez Savaşı sırasında ABD Başkanı George H.W. Bush’la çok yakın bir dayanışma politikası izlemiş. (Kav, 2016)
SSCB ile ilişkiler: 12 Eylül askerî darbesinin ardından, görev başındaki askeri hükümet ülkenin dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeyi amaçlayarak Moskova ile Washington arasında belirli bir denge politikası izlemeyi kararlaştırmıştı. Aslında 80’li yılların başından itibaren, özellikle de askeri hükümet döneminden beri, ikili ilişkilerde gözlenen hareketlilik, 1984 yılında imzalanan Doğal Gaz Anlaşması ile farklı bir ivme kazanmıştır. Bununla birlikte cumhuriyet tarihinde eşine ender rastlanan bu işbirliği hamlesi, ikili ilişkilerin özellikle ekonomik boyutunu ön plana çıkarmıştı; bu olumlu süreç, 1991 Aralık ayında SSCB’nin dağılmasına kadar devam etmişti. 1986 yılında Başbakan Özal’ın Moskova ziyareti sırasında Türk müteahhitlerin SSCB’de takas karşılığında inşaat projelerine katılımına ilişkin anlaşma yanı sıra Türkiye’nin Sovyet pazarına yönelik tüketim malları üretimi için sanayi girişimlerini destekleyecek Sovyet doğal gazının 1987’den itibaren ülkemize nakli konusunda ortak bildiriler imzalanmıştır. SSCB’nin dağılmasından önceki en son üst düzey gezisi, Cumhurbaşkanı Özal’ın 1991 Mart’ında gerçekleşmişti; söz konusu ziyaret sırasında, her iki devletin cumhurbaşkanları, ikili işbirliği alanlarının geliştirilmesi ve Karadeniz çevresindeki ülkeleri bütünleştirecek bir sürecin başlatılması üzerinde mutabık kalmışlardı. (Büyükakıncı, 2016)
1991 yılı, Türk dış politikasının dönüm noktalarından biridir: Körfez Savaşı, SSCB’nin dağılması, eski Yugoslavya’daki savaşın başlaması ve Yukarı Karabağ’daki kıvılcımların yeniden ortaya çıkması. Türk karar alıcıları, bu yeni gelişmeler ışığında ülkenin askeri doktrinini gözden geçirmek ve ulusal güvenliğin ve tehdit kaynaklarının yeniden tanımlamak çabasına girişmişlerdir. Nitekim bu yeni çabalar çerçevesinde güvenlik sorunsalının en geniş anlamda algılanması sonucu ortaya çıkmıştır. Öte yandan, Ankara’nın, güvenlik sorunsalıyla girdileri sınırlandırılmış karar alma sürecinden kurtulma çabasıyla daha etkin bir dış politika arayışına girdiği görülmüştür. Bu bağlamda, “model devlet” olma arzusuyla Orta Asya ve Kafkaslardaki nüfusun çoğunluğu Müslüman olan ve Türkiye ile ortak kültürel geçmişe sahip yeni bağımsız devletlere yönelik özel bir dış politika söylemi izleme eğilimine girmişti. “Türk modeli”, hem laik, hem demokratik, hem de serbest piyasa anlayışını benimsemiş, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke seçeneği olarak sunulmaktaydı. Söz konusu Orta Asya ve Kafkaslardaki Türkçe konuşan cumhuriyetler, uluslararası arenada kendi devlet meşruiyetlerini sisteme kabul ettirmek çabasından olduklarından, Türk karar alıcıların dikkatlerini çekmekteydiler. Nitekim Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığı tanıyan ilk ülke olmuştu ve Orta Asya cumhuriyetlerini tanıyan ve buralarda ilk büyükelçilikleri açan ilk ülkelerden biriydi. Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin SSCB’ deki otonom cumhuriyetlere ilişkin ayrı bir dış politikası olmamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılma işaretleri gösterdiği 1980’lerin son yıllarında dahi Türkiye bu politikasını değiştirmemiş ve bu dönemde başlayan Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerginliklere Moskova’nın iç politikasını ilgilendiren mesele olduğu gerekçesiyle müdahale etmemiştir. 1990 yılında bu ülkelerin neredeyse tamamı egemenliklerini ilan edip, bağımsızlık konusunda önemli bir adım atınca Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği politikası değişmiştir. İlk olarak Turgut Özal, Mart 1991’de Azerbaycan ve Kazakistan’a bir ziyaret gerçekleştirmiş, ardından yılın geri kalanında Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arasındaki karşılıklı ziyaretler hız kazanmıştır. 1990 ve 1991 yıllarında, SSCB’nin dağılmasından hemen önce, Moskova ve Ankara, dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği anlaşmaları imzalamışlardı. (Kaya, 2013:165-198)
Öte yandan, Türk hükümeti Türkî cumhuriyetlerini ilk tanıyacak kadar cesaretli adımlar atmıştı, ancak Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ilk resmi ilişkiler, 1992 yılı başındaki KEİB projesi çerçevesindeki görüşmeler bağlamında oluşmuştu. Rusya Federasyonu başkanı B. Yeltsin, İstanbul Zirvesi’ne katılmak üzere 1992 Haziran’ında Türkiye’ye gelmiş ve bu teşkilatın kuruluş deklarasyonuna imza atmıştı. 1992 yılı boyunca, her iki devlet aralarındaki ilişkilerin resmi düzeylerde gelişebilmesi için bir dizi anlaşma imzalamıştır. Nitekim iki devlet arasındaki ilişkilerin kurucu belgesi, 25 Mayıs 1994 tarihinde dönemin başbakanı Demirel’in Moskova ziyareti sırasında imzalanan ve 19 Temmuz 1994’te yürürlüğe giren Türkiye-Rusya arasındaki ilişkilerin esasları hakkında antlaşma olmuştur. Söz konusu antlaşma, 1991 yılında Cumhurbaşkanı Özal’ın Moskova ziyareti sırasında Gorbaçov’la imzaladığı dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği antlaşmasının bir devamıdır. Türkiye artık çekinmeden Türkî Cumhuriyetleri tanıyabilmiştir. Soğuk Savaştan yeni çıkmış bir ülke ya da dağılmakta olan bir birlik olduğu için SSCB pekte görünür bir ilişki olmamıştır. Savaşın bitiminde Türkiye ve Rusya arasında yaşanan diplomasi ciddi bir artış göstermiştir. Savaştan önce çekimser davranan Türkiye savaş sonrası Asya ve Orta Asya’da etkinliğini gösterme fırsatı bulmuştur. Moskova ile bağı kalmayan Türkî Cumhuriyetlerle daha samimi ilişkiler için temeller Özal’ın Cumhurbaşkanlığı Döneminde atılmaya başlamıştır. (Kav, 2016)
Çalışmanın konusunu oluşturan Türkiye-Azerbaycan ilişkileri, Turgut Özal’ın önem verdiği konulardan en mühimi olmakla birlikte, dış politikada önemli yere sahip olan Avrupa Birliği, ABD ve Rusya ile ilişkiler bağlamında hayati bir yere sahiptir. Söz konusu ilişkilerin dışındaki diğer dış politika stratejileri bu çalışmanın bağlamında yer almamaktadır. Özal döneminde neoliberal anlayış Türk dış politikasında ilişkilerin geliştirilmesinde “Dış Politika’nın Ekonomik Temellere” dayandırılması ve aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal yapısının liberalleştirilmesi yolunda önemli bir gereklilik olarak görülmekteydi. 80’li yıllarda dünya ekonomik sisteminde gözlemlenen küreselleşmenin yanında giderek artan bir bölgeselleşme süreci de başladı. (Demiray, 2016)
1991’in sonuna gelindiğinde Türkiye artık Moskova merkezli politikasını tamamen terk ederek Sovyet-ardılı devletlerle aktif ilişkiler geliştirme programına bütün hızıyla geçmişti. Bu çerçevede peş peşe Türkiye’yi ziyaret eden Türkî cumhuriyetlerin liderlerine destek ve yardım sözü verilerek 1993’e kadarki dönemde 140’dan fazla ikili anlaşma imzalandı. Bu arada Türkiye’nin bölgedeki faaliyetleri en azından kültürel alanda Türkçü imgeler kullanmaya kadar gitti ve toplumun her kademesinde dünyanın çeşitli yörelerindeki Türkler konusunda artan bir ilgi gözlendi. 1991-1993 döneminde bir yandan Dış Türkler konusunda giderek artan ilgi ve bilinçlenmeyle birlikte bu tür şeyleri açıkça konuşmaya pek alışkın olmayan toplumda yeni bir kimlik anlayışı gelişmeye başladı. Bu süreçte dilde var olmayan Anadolu Türklüğü ile Orta Asya’daki etnik Türkler arasındaki ayrım pratikte muğlaklaştı ve Nazarbayev’in Eylül 1991 ziyareti sırasında ifade ettiği gibi 21. Yüzyıl ‘Türk Yüzyılı’ olarak hayal edilmeye başlandı. Devlet eski Bakanı Kamran İnan’ın ifadesiyle; uluslararası ortam değişmiş, blok sistemi sona ermişti, Türkiye istemese de bölgesel bir güç olduğunu kabul etmek zorundaydı. Bu nedenle Türkiye’de ve Türk Dış Politikası’nda bu dönemde görülen değişimler, büyük oranda ülkenin uluslararası konumunu temelinden sarsan bölgesel ve küresel değişimlere uyum sürecinin bir sonucuydu. Dönemin başbakanı Demirel’in ifadesiyle; kendine özgü, kültürel, coğrafi ve tarihsel konumuyla yeni oluşan politik ve iktisadi yapının (yani Avrasya’nın) tam merkezinde yer alan Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası sorumlulukları artmıştı ve Türkiye artık bunların gereklerini yerine getirmekten kaçınamazdı. Buradan kasıt, yeni bağımsızlıklarını kazanmış bölge devletlerinin dünyayla bağlantı kurmalarında Türkiye’nin aktif bir rol oynaması ve onlara kimliklerini ararken yardımcı olması gerektiğiydi. Bu nedenle Türkiye, daha en baştan bu devletleri tanıyan ilk devlet olurken yeni bağımsızlıklarını kazan cumhuriyetlerle ilişkilerini yönlendireceğini umduğu çeşitli prensipleri içeren bir listeyle ortaya çıktı. Buna göre, Türkiye bu cumhuriyetleri içişlerine karışmama, sınırların değişmezliği ve toprak bütünlüğüne saygı prensiplerine uymaya çağırıyor, yeni cumhuriyetlerle ilişkilerini ancak ve sadece bağımsızlığa saygı, egemenlik ve toprak bütünlüğü, içişlere karışmama, eşit haklar ve ortak çıkarlar çerçevesinde geliştireceğini ilan ediyordu. Türkiye, bölge halkıyla kültürel ve etnik bağ nedeniyle bölge ve dünya politikasında daha etkin ve ağırlıklı bir siyasi konuma gelme beklentisindeydi. Bu beklenti, Türkiye’nin laik, demokratik yapısıyla Orta Asya devletlerince bir model olarak kabul edileceği inancına dayanmaktaydı (Aydın, 2006:380-381). Böylelikle üst düzey ziyaretler, Cumhurbaşkanı Özal’ın Mart 1991’de SSCB gezisiyle başladı. Özal, işadamlarından oluşan büyük bir heyetle önce Moskova’ya gitti ardından da Azerbaycan, Kazakistan ve Ukrayna’yı ziyaret etti. (Aydın, 2006:373)
3. Türkiye-Azerbaycan İlişkilerine Genel Bakış
Önceden de belirtildiği üzere Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk devlet Türkiye olmuştur. Azerbaycan, 18 Ekim 1991 yılında bağımsızlığını kazanmış ve Türkiye 9 Kasım 1991’de bağımsızlıklarını tanımıştır. Azerbaycan’la 14 Ocak 1992’de imzalanan Protokolle diplomatik ilişki kurulmuş ve Başkonsolosluk olarak görev yapmakta olan Temsilciliğimiz Büyükelçilik düzeyine yükseltilmiştir. Hali hazırda, Azerbaycan’da Bakü Büyükelçiliğimiz ile Nahçıvan ve Gence Başkonsolosluklarımız faaliyet göstermekte olup, Azerbaycan ise Ankara’da Büyükelçiliğinin yanı sıra İstanbul ve Kars’ta Başkonsolosluğu bulundurmaktadır. İki dost ve kardeş ülke arasında siyasi, askeri, sosyal ve ekonomik ilişkiler çok iyi düzeyde seyretmektedir. Türkiye, Azerbaycan’ın en önemli dış politika sorunu olan Yukarı Karabağ ihtilafına biran önce uluslararası hukuk çerçevesinde barışçı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla AGİT çerçevesinde faaliyet gösteren Minsk Grubu’nun çalışmalarına aktif olarak katılmakta, Azerbaycan topraklarının işgali dolayısıyla 1993 yılından bu yana Ermenistan sınırını kapalı tutmaktadır. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler gelişmekte olup 2011 yılı itibariyle Azerbaycan’a ihracatımız 2 milyar 65 milyon 166 bin ABD doları, ithalatımız da 1 milyar 388 milyon 504 bin ABD dolarıdır. Azerbaycan’da faaliyet gösteren 800’ün üzerindeki Türk şirketi tarafından gerçekleştirilen yatırımların toplam değerinin 3 milyar doları aştığı tahmin edilmektedir. Başta TPAO olmak üzere enerji sektörüne yönelen yatırımlarımız da dahil edildiğinde bu miktar 6 milyar doların üzerine çıkmaktadır. Enerji işbirliği alanında 7 Haziran 2010 tarihinde iki ülke Enerji Bakanlıkları ve enerji şirketleri arasında önemli belgeler imzalanmıştır. Bu belgeler, Türkiye ve Azerbaycan’ın doğalgaz fiyatından transit koşullarına kadar birçok sahada bir paket halinde ele aldıkları konularda varılan mutabakatın temelini oluşturmaktadır. (T.C.Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi)
İki ülke birbiri için ekonomik ve sosyal açıdan ilişkileri büyük bir önem taşımaktadır. Bağımsızlığını yeni kazandığı dönemlerde Azerbaycan, yeni ve genç bir ülke olarak karşısına çıkacak güçlükleri aşabilmek için Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duymuştur. Türkiye ve Azerbaycan birbirlerine etnik, tarihi, kültürel, dil ve dini açıdan yakınlıklarından dolayı her daim kardeş ve dost ülke olarak görmüşlerdir. Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya arasındaki bölgede bulunan Azerbaycanlıların, Türkiye’nin Kafkasya bölgesi ve ayrıca diğer Türk devletleri ile arasındaki ilişkileri koruma ve bu konuda izleyeceği yol bakımından Azerbaycan, Türkiye için büyük bir önem teşkil etmektedir.
Sovyetlerin yıkılmasından sonraki dönemde iki devlet yaklaşmış stratejik ortaklık düzeyine ulaşmıştır. Bu durum sosyal, ekonomik ve siyasi alanda etkisini göstermiş ve iki ülke ortak hareket ederek bölge siyasetine yön vermiştir. Azerbaycan’ın dış politikasında özel bir yeri olan Türkiye, dostluk ve kardeşlik siyaseti çerçevesinde ülkenin sorunlu dönemlerinde yanında yer almıştır. Özellikle bağımsızlık sonrası dönemde ülkenin bağımsızlığının tanınması ve toprak bütünlüğünün sağlanması için uluslararası kamuoyu oluşturmada büyük yardımları olmuştur. Daha sonraki dönemde yürütülen çalışmalarla bu yakınlık stratejik ortaklık düzeyine ulaşmıştır. (Yılmaz, 2016)
Tarihi olarak baktığımızda ilişkilerin çok da yeni olmadığını görürüz. 1918 yılında Nuri Paşa komutanlığındaki Türk Kafkasya İslam Ordusu’nun uzun mücadele ve savaşlar vererek kurtarması Azerbaycan için dönüm noktası oldu. Haydar Aliyev’in vurguladığı üzere; ‘Türk ordusunun Azerbaycan’a Bakü’ye gelmesi, Azerbaycan’ı Taşnakların saldırısından kurtarması her Azerbaycanlının kalbinde yaşıyor. Azerbaycan halkı, işte o acılı dönemde Türk halkının yaptığı yardımları asla unutmayacaktır.’ Türk Kurtuluş Savaşı’na Azerbaycanlılar maddi ve manevi yardımlarda bulunmuşlardır. İki ülke arasındaki resmi ilişkiler Azerbaycan daha Sovyetler Birliği üyesi olduğu dönemde kuruldu. 1967 yılında Başbakan Süleyman Demirel ve 1969 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Bakü ziyaretleri bu ilişkilerin niteliğinin belirlenmesinde önemli rol oynamışlardır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir” ve Ebulfez Elçibey’in “Biz bir millet iki devletiz” sözleri hem Türkiye’de hem Azerbaycan’da iki ülke tarihçesini, bugününü ve gelişme doğrultularını net bir biçimde ifade eden en mükemmel formül olarak görülmektedir. Diplomatik ilişkilerin kurulması iki ülke arasında karşılıklı ilişkilerin gelişmesi için geniş olanaklar sundu. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yaptığı ziyaret ve bu kapsamda imzalanmış Ortak Bildiri karşılıklı ilişkilerin temel ilkelerini ve gelişme doğrultularını tespit etti. İki devlet karşılıklı yarara dayalı işbirliği ilkelerini temel alarak kararlı adımlarla atmaya başladı (Haydar Aliyev Research Center web Sitesi). Haydar Aliyev’in belirttiği üzere; “1993 yılından itibaren Türkiye’ye yönelik dış politikada önemli değişiklikler yapıldı ve Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde nitelik itibariyle yeni bir aşama başladı. Bugün Türkiye Azerbaycan’ın en güvenli siyasi müttefiki, eşit haklara sahip ekonomik ortağıdır. İki kardeş devletin cumhurbaşkanlarının karşılıklı resmi ziyaretleri sırasında çok yönlü işbirliğimizi içeren birçok önemli belge imzalandı. Azerbaycan- Türkiye ilişkileri iki kardeş halkın çıkarlarına hizmet etmekle birlikte dünyada ve bölgede barışın ve huzurun sağlanması çalışmalarına da katkıda bulunmaktadır.” Azerbaycan ve Türkiye’nin uluslararası örgütlerde pek çok görüşmeler yaptıklarını, çeşitli uluslararası ve bölgesel konularda tutumlarının çok yakın olduğunu veya örtüştüğünü, ülkelerin birbirine karşılıklı destek verdiği söylenebilir. Azerbaycan BM, İKT, NATO, Avrupa Konseyi, Karedeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Ekonomik İşbirliği Örgütü, Türkçe Konuşan Devletler Birliği ve benzeri kuruluşların bünyesinde de Türkiye ile yararlı işbirliği yapmaktadır. Türkiye ile Azerbaycan arasında ilişkilerin güçlendirilmesi Kafkasya bölgesindeki istikrarın sağlanmasında katkıda bulunacaktır. (Haydar Aliyev Heritage Research Center Web Sitesi)
4. Turgut Özal Döneminde Azerbaycan ile İlişkiler
Soğuk Savaş döneminin bitmesi, uluslararası politikayı olduğu kadar; Türk dış politikasını da derinden etkilemiş, Türkiye-Türk Cumhuriyetleri ilişkilerinde yeni başlangıçlara kapılar aralamıştır. Sistemin dağılmasının Türk dış politikasına getirdiği en büyük yenilik, 60 milyona yaklaşan nüfusları ile 4 milyon kilometrekareye yakın alan üzerinde yaşayan akraba Türk topluluklarının yeniden keşfedilmesi olmuştur. (Erdoğan, ty)
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Balkanlar’da Orta Doğu ve Orta Asya’ya kadar uzanan coğrafya, Soğuk Savaş sonrası belirsizliklerin, etnik çatışmaların ve savaşlardan en yoğun olduğu bölgelerdi. Türkiye’nin hem jeopolitik olarak merkezinde olduğu hem de tüm tarihi, dini ve etnik bağlarının bulunduğu bu bölgeler, aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dış politikasında stratejik öneme sahip ve milli çıkarlarını ve güvenliğini birinci derecede ilgilendiren bir konumdaydılar. Bu bakımdan Özal’ın Cumhurbaşkanlığına rastlayan bu dönemde Kuveyt Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Dünya Sistemi’nin yeniden yapılanma sürecinde Türkiye’nin de yeni bir dış politika ile yeni bir strateji geliştirmesi gerekiyordu. (Demiray, 2016)
Azerbaycan-Türkiye ilişkileri çok boyutlu ve derinlemesine ilişki olma özelliğine sahiptir. Burada tarihsel, kültürel, toplumsal ve diğer faktörler ön plandadır. Tarihin belli dönemlerinde aynı çatılar altında yaşama, belli dönemlerde iyi ilişkilere sahip devletler olma, ortak kültürel özellikleri taşıma günümüzdeki ikili ilişkilere de yansımaktadır. Türkiye, birkaç ara aşamadan sonra 18 Ekim 1991’de tam bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ı uluslararası arenada bağımsız devlet olarak tanıyan ilk ülke olmuştur. Türkiye Bakü’de 25 Mayıs 1991 tarihinde Konsolosluk ve 14 Ocak 1992 tarihinden itibaren ise Büyükelçilik açmıştır. Ocak 1992’den itibaren hız kazanan çabalar çerçevesinde Mütellibov 14 Ocak’ta Türkiye Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Daire Başkanı Büyükelçi Bilal Şimşir başkanlığındaki heyeti kabul ederek iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulması ve büyükelçilikler açılması konusunu karara bağlamıştır. Aynı görüşmede Türkiye’ye resmen davet edilen Mütellibov, 23-24 Ocak 1992 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında iki ülke arasında askeri alan dışında ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin 11 maddelik bir Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerindeki yoğun dönem, 7 Haziran 1992’de Azerbaycan’daki devlet başkanlığı seçimini Ebülfez Elçibey’in kazanmasının ardından yaşanmıştır. İdeolojik görüş itibariyle milliyetçi olduğunu belirten ve Atatürk hayranlığını sık-sık dile getiren Devlet Başkanı Elçibey “Türkiye Azerbaycan’ın dış politikasının başköşesinde yer tutacaktır” diyerek Türkiye’ye atfettiği önemi ortaya koymuştur. Ayrıca Elçibey, Türkiye’yi Azerbaycan’ın stratejik ortağı olarak gördüklerini, hatta dış politikalarını Türkiye’nin stratejik çıkarlarına zarar vermeyecek biçimde yürütmeye çalıştıklarını belirtmiştir. İlişkilerin gelişmesinde önemli dönemeçlerden biri Elçibey’in 28 Ekim-5 Kasım 1992 tarihlerindeki 9 günlük Türkiye ziyareti olmuştur. Bu ziyaret sırasında, ilkin Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan Elçibey, 31 Ekim 1992’de Ankara’da gerçekleştirilen ilk Türk Devletleri Zirvesine katılarak ortak beyannameyi imzalamıştır. 2 Kasım 1992’de Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliği açılmış, iki ülke arasında ticaret, ulaşım ve suçluların iadesi konularında anlaşmalar imzalanmıştır. Bu anlaşmalar içerisinde en önemlisi olan İşbirliği ve Dayanışma Anlaşması çeşitli alanlarda ilişkileri geliştirmeyi ihtiva eden 12 maddeden oluşmaktaydı ve 10 yıllık süre için bağlanmış ve önceden bildirim ile 5 yıl daha uzatılması öngörülmüştür. İmzalanan anlaşmalarla, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin ekonomik alanda geliştirilmesi amacıyla Türk işadamlarının Azerbaycan’a yatırımlarında vergi indirimleri sağlanmıştır. (https://tr.wikipedia.org /wiki/Azerbaycan-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri)
Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’da ‘ağabey’ rolü oynaması için Batılı devletler, bölge ülkeleri ve hatta Rusya tarafından cesaretlendirilmiştir. Batının politik desteği ve artan özgüven ile birlikte Türkiye 1991’in sonunda kendini Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni devletlerin doğuşunun sunduğu iktisadi ve siyasi fırsatları değerlendirmeye hazır hissetti. Bu potansiyeli yerinde görüp değerlendirmek ve gerekli adımları atabilmek amacıyla Orta Asya devlet liderlerinin Ankara ziyaretlerinden sonra Cumhurbaşkanı Özal ve Başbakan Demirel’in bölgeyi dolaşmaları bu gelişmelere ve değerlendirmelere zemin hazırladı. (Aydın, 2006:384)
4.1. Ekonomik-Siyasi İlişkiler
Enerji bakımından zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Azerbaycan ile ekonomik ilişkileri başlatmak isteyen Türkiye, asrın projesi olarak nitelendirilen Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı projesi hayata geçirmek için batının da yardımıyla hareket geçti. Azerbaycan ile ekonomik ilişkilerin başlangıcını bu petrol boru hattı oluşturmaktaydı ve bundan sonraki ekonomik ilişkiler ağında iyi bir örnek teşkil etmekteydi. Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki baskıyı koruma çabaları ve 1990’da Azerbaycan’a müdahale etmesinden hemen sonra Türkiye, Azerbaycan ilişkileri gerilemiş ve Rus yönetimine devamlı tavizler vermiştir. Kamuoyunun da baskısı ile yönetim değişikliğine giden Azerbaycan’da yönetime gelen Ebulfez Elçibey zamanında, Türkiye-Azerbaycan arasındaki ikili ilişkiler olumlu yönde gelişmiş ve Türkiye ile politik yönden yakınlaşma sağlanmıştır.
Özal ve Elçibey döneminde Türkiye-Azerbaycan arasında birçok sosyal ve ekonomik anlaşmalar imzalanmıştır. Özal, Türk Ortak pazarı kurulması önemini dile getirerek ‘Dilimiz, tarihimiz, kültürümüz bir, işimiz gücümüz de bir olabilir’ diyerek bir güç oluşturmaya çalışıyordu. Bir takım görüşmeler sonrasında Botaş ekibi Bakü’de önemli bir toplantıya katıldı. Botaş ekibine ilk tepki BP yöneticinden geldi. Diğerlerinden de tepki gelince Azerbaycanlı lider ağırlığını koydu ve Türkiye diğer şirketlerle birlikte anlaşmayı imzaladı. Bakü-Ceyhan Hattındaki güvenlik endişeleriyle bağlantılı olarak yaşanan gerginlikler karşısında Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Asya gezisinde uçakta şu sözleri sarf etmiştir: ‘Karabağ meselesi artık büyük Ermenistan hayali haline geldi, Ermeni hududundan ciddi bir manevra yapsanız iki üç mermini oraya düşse ne olur? Mesele şuraya gelir sen fazla gidersen buradayım ama bunu lafla değil fiilen söylemek lazım.’ Özal bu açıklamalarından kısa bir süre sonra vefat etti.
Bölgenin enerji potansiyelini Türkiye ile buluşturmak dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın en büyük hayallerinden biriydi. İlk resmi müzakere Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’in Türkiye ziyaretinde Cumhurbaşkanı Özal ve Başbakan Süleyman Demirel’in katılımıyla 5 Kasım 1992’de gerçekleşti. Orta Asya’nın kardeş ülkelerine bağrını açıp onlarla buluşmak için politikalar üreten Türkiye’nin bölgeyle ekonomik bağ kurmak için öne çıkardığı önemli argümanlardan biri oldu Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı. Önce Gürcistan yoktu, sonra hattın ve projenin somutlaşmasıyla işin içine Tiflis de girdi. İki petrol mühendisinin bölgeye gönderilmesiyle teknik altyapının ilk adımları atıldı. Nisan 1999’da Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye’nin proje mutabakatını ifade eden İstanbul Protokolü’nü aynı yılın Kasım ayında imzalanan hükümetler arası anlaşma izledi. 19 Ekim 2000’de Botaş ile anahtar teslim müteahhitlik anlaşması imzaladı. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle BTC daha da hız kazandı. Üç yıl gibi kısa zamanda üç ülkede 1776 kilometre uzunluğundaki boru hattı tamamen bitirildi. İçinden darbe, siyasi-ekonomik sabotaj ve pazarlıkların geçtiği, diplomatik krizlerin yaşandığı Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın (BTC) hikâyesi düzenlenen törenle resmen tamamlanmış oldu. (Uğur, 2006)
4.2. Sosyal-Kültürel İlişkiler
Ekonomik, kültürel, sosyal alanlarda iki devlet arasında birçok önemli antlaşmalar mevcuttur. Azerbaycan ile Türkiye arasında 1990 sonrası imzalanan öğrenci değişimi programlarıyla Türkiye’den Azerbaycan’a öğrenciler gitmekte, Azerbaycan’ın çeşitli Üniversitelerinde başarılı bir şekilde eğitim almaktadırlar. Aynı şekilde Azerbaycan’dan Türkiye’ye her yıl binlerce öğrenci eğitim almak için gelmektedir. (Mikail, 2016)
Devlet Başkan Ebulfez Elçibey tarafından, o zaman Azerbaycan’ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a şu sözler söylenmiştir: “ İki kardeşin yan yana, ayrı ayrı devletler kurduğu nerede görülmüştür. Azerbaycan ve Türkiye olarak en kısa zamanda birleşmeliyiz.” Elçibey, ‘Biz bir millet iki devletiz.’ diyerek ülkeler arasındaki bağı bu sözlerle anlatmıştır.
Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleriyle ilişkileri aracı olmadan geliştirebilmesi için, doğrudan ulaştırma ve haberleşme bağlantılarının sağlanmasının ve televizyon yayını yapılmasının önemi anlaşıldığından, PTT tarafından hibe olarak bölgede Rusya üzerinden geçmek zorunda olmayan 2500 hatlık etkin bir telefon ve iletişim ağı ile uydu yer istasyonları kurularak, uydu aracılığıyla bu ülkelerin Türkiye’ye ve dünyaya bağlanmaları sağlandı. Bölge başkentleriyle İstanbul ve Ankara arasında 1992 yılından itibaren direkt uçak seferleri başladı. Ayrıca pek çok yerde Türk Kültür Merkezleri ve Türk okulları açılarak kültürel bağlantının güçlendirilmesine çalışıldı. Türkiye’nin öğretmen gönderdiği ve gerekli eğitim araç ve gereçleriyle donattığı bu okullarda, burs programının yanı sıra, kalifiye işgücü ve yabancı lisan bilen personel ihtiyaçlarının karşılanması hedeflenmişti. Öte yandan her devletin ekonomik gelişimini sağlayabilmek için iyi eğitim görmüş uzmanlara ihtiyaç duyduğundan hareketle, Türkiye 1991’den itibaren bölgeden gelen öğrenciler için geniş bir burs programı (büyük öğrenci projesi) başlattı. (Aydın, 2006: 385)
Kültür Bakanlığı diğer ülkelerdeki benzer bakanlıklarla 1993 yılında bir Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi(TÜRKSOY) projesi geliştirdi. Fakat Özal, projesinin hayata geçtiğini göremedi. Milli Eğitim Bakanlığı ise yine 1992 yılında Turkî cumhuriyetlerde okutulacak ortak tarih ve ortak edebiyat ders kitapları hazılanması çalışmaları başlattı. Nisan 1992’den itibaren TRT Avrasya (sonraki adı TRT-Türk) uydu aracılığıyla bölgeye yayına başladı. Öte yandan, Türkiye bölge ülkeleriyle din alanında da işbirliği adımları attı. Bölgeye dini materyal gönderildi ve dini eğitim verme önerisi yapıldı (Aydın,2006:386) Ayrıca Türkiye Diyanet Vakfıyla işbirliği halinde bu ülkelerde birçok cami inşası veya onarımının yanı sıra özellikle Azerbaycan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da birer İlahiyat Fakültesi açıldı. Türkiye, 1992 yılında siyasi, iktisadi, kültürel, askeri ve mali alanlarda bölgede etkili olabilmek ve liderliğe oynayabilmek amacıyla ciddi adımlar attı. (Aydın, 2006:387)
1992 yılındaki İlk Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi yapıldı ve Türk yetkililerin niyeti Zirvenin sonunda bir Siyasi Bildirge ve bir de Basın Bildirisi imzalanmasıydı. Fakat daha açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Özal’ın 21.Yüzyılın Türklerin çağı olduğunu ilan etmesi ve bir Türk Ortak Pazarı ve Türk Kalkınma ve Yatırım Bankasının kurulması gerektiği yolundaki önerileri Azerbaycan Cumhurbaşkanı hariç diğer liderleri ürkütmeye yetti. İlk Türkçe Konuşulan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi tek bir belgenin imzalanmasıyla sona erdi. Zirvenin sonunda yayınlanan Ankara Bildirgesi, cumhuriyetler arasında kültür, eğitim, dil, güvenlik, ekonomi ve hukuk alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi ihtiyacından muğlak ve genel ifadeyle söz etmenin ötesine geçememişti. (Aydın, 2006:389)
21-23 Mart 1993’te Antalya’da toplanan Türk Devlet Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Birinci Kurultayının Türkî halklar arasındaki dayanışmayı sağlayacağı umulmuştu. Kurultay’a Türkiye’nin verdiği önem hem Cumhurbaşkanı Özal hem de Başbakan Demirel’in katılmasından belliydi. Kapanış bildirgesinde bilim, teknoloji, dil, eğitim ve kültür alanlarında işbirliğini geliştirmek için yıllık toplantılar yapılması çağrısının yanı sıra Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Arası Parlamenter Çalışma Grubu ve Türk Cumhuriyetleri Yüksek Konseyi kurulması talebi dile getirildi. Ayrıca her Türkî cumhuriyetin ya da topluluğun içinden kendi alfabesini seçebileceği, daha önce 8-10 Martta Ankara’da TİKA’nın girişimiyle toplanan Alfabe-İmla Konferansında belirlenen 34 harfli bir çerçeve alfabe (Latin harfleriyle) Türkî halkların ortak alfabesi olarak kabul edildi. (Aydın, 2006:391)
Özal döneminde Azerbaycan ile yapılan anlaşmalar:
• Türkiye- Azerbaycan Ticari ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, (2 Kasım 1992)
• Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Dostluk, İşbirliği ve İyi Komşuluk Anlaşması, (24 Ocak 1992)
• Karadeniz Ekonomik İşbirliği Eğitim, Kültür ve Haberleşme Anlaşması, (6 Mart 1993)
5. Ermeni (Dağlık Karabağ) Meselesi
Karabağ Sorununun 1988’de halk arasında gerginlik ve küçük sokak çatışmalarıyla başlaması ve 1991’den itibaren açık bir savaşa dönüşmesinden bugüne kadar bu konuda Azerbaycan’a sürekli destek veren tek ülke Türkiye oldu. Ayrıca Türkiye’nin Karabağ sorunuyla bağlantılı olarak izlediği politika özellikle Ermenistan’la olan ilişkilerde belirleyici oldu ve Türkiye’nin genel Kafkasya politikasına sınırlamalar getirdi. Bu dönemde Türkiye Azerbaycan’la çeşitli ekonomik anlaşmalar imzaladı, TV yayınına başladı ve Latin alfabesine geçiş konusunda kitaplar ve daktilolar yollayarak destek verdi. Fakat Türkiye’nin Azerbaycan’daki imajı büyük oranda Karabağ konusundaki tutumuna bağlı kaldı. Türkiye’nin bir takım arabuluculuk çabaları fazla uzun sürmedi. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bazı sözleri Ermeniler nezdinde Türkiye’nin tarafsızlığına gölge düşürmüştü. Hele 1992’de Hocalı’da Azeri sivillerin Ermenilerce katledilmelerinden sonra Türkiye’de müdahale yönünde ortaya çıkan kamuoyu baskısı ve Özal’ın çeşitli yerlerde Ermenilerin ‘birazcık korkutulmaları’ gerektiği şeklindeki açıklamaları, Türkiye’nin tarafsız arabulucu rolünün sonu oldu (Aydın, 2006:402). Cumhurbaşkanı Özal’ın açıklaması şöyleydi: ‘Ermenileri birazcık korkutmak gerekir’ ve ‘Ermeni sınırında tatbikat yapılırken birkaç bomba sınırın öteki tarafına düşse ne olur?’ şekilde açıklaması olmuştur. (Aydın, 2006:411)
Dağlık Karabağ çatışmasını çözüme bağlamaya çalışan AGİK Minsk Grubu çerçevesinde Azerbaycan’la Ermenistan arasında barış görüşmeleri sürerken Türkiye, Karabağ sorununun çözümlenmesinin iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkıda bulunacağını anlatmak üzere Erivan’a bir heyet gönderdi. Fakat 3 Nisan’da Ermenilerin Karabağ’ı Ermenistan’a bağlayan Kelbecer bölgesini ele geçirmeleri bu çabaların da sonu oldu. Öte yandan, Kelbecer’in işgali sırasında ‘Dişimizi göstermezsek bu iş halledilmez’ diyerek konunun önemini vurgulamıştır. Özal, 14 Nisan’da Bakü’yü ziyaret ederken ‘Türkiye’nin Azerbaycan’ın yanında olduğunu ve Türk milletinin sabrının zorlanmaması gerektiğini’ söylemiştir. (Aydın, 2006:404)
6. Değerlendirme ve Sonuç
1990 sonrası artık dünyada yeni düzen başlamıştır. SSCB’nin 1990’lı yıllarda dağılması, Türkiye’nin dış politikasında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu bağlamda Güney Kafkasya bölgesi de Türkiye açısından hem siyasi hem iktisadi hem de sosyal açıdan gündeme gelen ve hem dış politika hem de uluslararası ilişkiler açısından stratejik bir konumda bulunan bir bölge durumunda olmuştur. Bu yönüyle Azerbaycan da Türkiye için ortak dil, kültür ve tarihin yanında Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’ya açılan kapısı, bölgenin güvenliğinin sağlanmasındaki coğrafi konumu nedeniyle Türk dış politikası ve Türk Dünyası ile ilişkiler açısında ayrı bir önem kazanmıştır. Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Azerbaycan Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey dönemlerinde yapılan çeşitli antlaşmalar da iki ülkenin ilişkilerini çok yönlü geliştirip olması gereken mecraya ulaştırma yönünde gelecek adına her iki ülke için de çok güçlü bir potansiyeli işaret etmiştir.
Turgut Özal döneminde Türkiye, Azerbaycan’ın güçlenmesi ve uluslararası planda hak ettiği saygın konumu kazanması doğrultusunda her türlü desteği sağlamış ve Türkiye ile Azerbaycan arasında siyasi, askeri, iktisadi ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere tüm sahalarda ortak adımlar atılmış ve bölgesel çapta etkili sonuçlar doğuran önemli projeler gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde Turgut Özal dönemi incelenmiş olup bu dönemin önemli olayları betimlenmiştir ve Türk Dış Politikasında neden önemli yere sahip olduğu açıklanmıştır.
Gerek 80’li yıllarda Özal’ın dış politikaya getirdiği yeni dinamizm ve gerekse Kuveyt Savaşı, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Sovyetler Birliği ile Yugoslavya’nın dağılmasından sonra uluslararası sistemde meydana gelen boşluk ve belirsizlik ortamı, Türkiye’nin kırk yılı aşkın devam eden bloklaşma temelinde geliştirilen dış politika ve savunma stratejilerinin değişmesini zorunlu kıldı. Bu dönemde Türkiye bir taraftan dış politikasında tarihi, kültürel, dini, etnik ve stratejik etki alanında aktif siyaset anlayışı geliştirmeye çabalarken diğer taraftan uluslararası sistemin yeniden yapılanması esnasında ABD, AB gibi dünya sisteminin şekillenmesinde söz sahibi olan ülke ve kurumlarla stratejik iş birliği geliştirmenin yollarını arayarak uluslararası arenadaki etkinliğini artırmanın çabasına girdi. Diğer taraftan bölgede ilişkilerin geliştirilmesinde inisiyatif kullanarak ekonomik ve güvenlik alanlarında iş birliğinin artırılması konusunda çaba gösterdi. Hızlı bir değişim sürecini taşıyan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yapısal değişiklikler, yasal düzenlemeler ve uluslararası kuruluşlarla iş birliği konusunda Türkiye’nin yardım ve desteğine ihtiyacı bulunmaktadır. Özal da bu sürece katkıda bulunmuştur.
Sonuç olarak, Turgut Özal Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde inkar edilemez bir öneme sahip olmuştur. Bağımsızlık sonrası Azerbaycan’ın uluslararası sisteme adapte olmasında Turgut Özal’ın çabalarının sebebi dil, din, kültür ve tarihi bağlardan kaynaklanmaktadır. İki ülkenin sağlam temellerle ilişkileri ilerletmelerinde Turgut Özal’ın katkıları ve çabaları yadsınamayacak konumdadır.

Betül Buzbay Akdemir

Okutman, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu,
(betul.akdemir@kemerburgaz.edu.tr)

——————————————————————————————
7. Kaynakça
• Uluç, Vahap (2014), Liberal-Muhafazakar Siyaset ve Turgut Özal’ın Siyasi Düşüncesi, Yönetim Bilimleri Dergisi, Cilt 12, Sayı 23, ss.107-140.
• Aydın, Mustafa (2006), “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Türk Dış Politikası, Baskın O.(Ed), İletişim Yay., İstanbul, s.370.
• Kaya, Sezgin (2013), “Karadeniz Politikası’’, Rusya’nın Doğu Politikası, Bursa, Ekin Yayınları, ss.165-198.
• Demiray, Muhittin, Özal Dönemi Dış Politikasının Temel Anlayışları, https://www.tarihtarih.com, 12.02.2016.
• Büyükakıncı, Erhan, “Soğuk Savaştan Günümüze Türkiye-Rusya İlişkileri”, https://www.academia.edu, 18.02.2016..
• Yılmaz, Reha, “Türkiye Azerbaycan İlişkilerinde Son Dönem”, http://www.bilgesam.org, 04.02.2016.
• Erdoğan, Hasan, “Bağımsızlığının İlk Yıllarında Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri İlişkileri”, http://www.ayk.gov.tr, 10.02.2016.
• Kav, Emrah, “Turgut Özal Dönemi Türk Dış Politikası”, https://www.academia.edu 05.02.2016.
• Uğur, Fatih, “Petrol Kardeşliği”, http://www.aksiyon.com.tr, 06.02.2016.
• Mikail, Elnur Hasan, “Türkiye Azerbaycan İlişkileri’, http://www.ayk.gov.tr (E.T.05.02.2016)
• T.C. Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi, 30.01.2016
• https://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_%C3%96zal
• Heydar Aliyev Heritage Research Center web site, 15.06.2015
• http://www.tha.com.tr/turgutozal/sayfa16.htm, 04.02.2016
• http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanlarimiz/turgut_ozal/, 04.02.2016.
• https://www.tarihtarih.com, 07.02.2016

Yorumlar