Vizyon

ŞU NATO MESELESİ

NƏTİCƏ VERMƏYƏN SƏFƏRLƏR VƏ DANIŞIQLAR

Soçi’de kim için ne değişti?

Bir İşadamının Komünizme Bakışı

Türk-Rus ilişkileri ve mülteciler problemine doğru yaklaşım

Rusya, Türkiye 11 Şubat 2017
353

Türkiye ve Rusya yakınlaşmasının iyi yönetilmesi halinde, bölge geleceğinin seyrini temelden değiştirecek kadar önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Bölgedeki tarihi iki etkin güç olarak eski hinterlantları üzerinde çıkar çatışması ihtimali her zaman olsa da, bu rekabetin doğru yönlendirilmesi ve ortak çıkarlar gözetilerek yeni bir sayfa açılması mümkün ve gerekli.

Türkiye ve Rusya’nın Suriye üzerinde gecikmiş de lsa bir mutabakat sağlamış olması ve belirli konularda işbirliklerine girişmesinin, olumlu ve bazen olumsuz sonuçları gözlemlenebiliyor. Hiç kuşkusuz, siyaset, ticaret, ekonomi, turizm ve kültürel işbirlikleri konusundaki uzlaşmanın, her iki tarafın yararına olacağı beklentisi üzerinde nerdeyse herkes hemfikir.

Bölgesinde geleneksel müttefikleri olarak kabul edilen ABD ve AB tarafından yalnız bırakılan ve bununla kalmayıp kendisine karşı savaşan terörist gruplara aleni şekilde silah ve lojistik temin eden devletlere karşı, Türkiye yeni arayışlara girmek zorunda bırakıldı. Rusya ile yakınlaşma, bütün diğer kapıları kapatarak Türkiye’nin tek bir adrese yönelmesi anlamına gelmiyor, gelmemeli…. Ancak, Rusya’nın Suriye’deki tezleri ve çıkarlarını sağlamada en güçlü olduğu bir anda, açıkçası Halebin düştüğü noktada sürpriz şekilde bu yakınlaşma süreci ivme kazandı ve dünyaya duyurulmuş oldu.

Türkiye ve Rusya daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, başka ülkelerin çıkar çatışmaları sonucunda 16 kez savaşmıştı. İstisnasız her defasında bu savaşlardan her iki tarafın da ağır şekilde can ile maddi ve siyasi kayıpları oluşmuştu. Yine bu savaşların hemen ardından, büyük siyasi krizler ve toprak kayıpları yaşanmıştı. Sadece Kırım Hanlığı siyasi tarihini ve yok oluşunu bilmek, Rus-Türk ilişkilerinin bugün bile daha doğru değerlendirilmesini sağlayabilir. Bu sebeple, Türk Rus ilişkilerini siyasi tarihle ve yaşanan savaşların sonuçlarıyla birlikte tam olarak anlamaya çalışmalı.

Diğer yandan, Türkiye ve Rusya’nın ortak tarihi ve kültürel hinterlandında kalan Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinde çoğunluğunu Türki halkların oluşturduğu Müslüman topluluklar, yaklaşık 100 milyonluk ciddi bir nüfusu oluşturuyor. Söz konusu bölgeler ne Rusya’nın ne de Türkiye’nin bir kalemde gözardı edemeyeceği sahalar.

Burada, sadece Sovyetler Birliği’nden ayrılarak devletlerini kurmuş olan milletlerden bahsetmiyoruz. Rusya Federasyonu içinde halen yaşamakta olan 25 milyon Müslüman halkı da içine katıyoruz. Rusya Federasyonu, birçok İslam ülkesinden daha fazla Müslüman nüfusa sahip bir ülke olarak 2005 yılında İslam Konferansı Teşkilatına gözlemci statüsüyle de olsa adeta bir İslam ülkesi gibi katılmıştı. Rusya içerisindeki bu büyük potansiyeli hiçbir zaman ret ve inkâr etmemiş, özellikle Tatarlarla 1200’lü yıllardan bu yana devam eden temasları ve iç içe yaşamaları dolayısıyla zaman zaman uzlaşma ve birlikte yaşamının yollarını da aramıştır.

Ancak, Rus Çarlığı döneminde yaşanan 1864 ve 1877’de yaşayan büyük Kafkas sürgünü ile Kırım ve Kazan Tatarlarına karşı sürgün ve katliamları izleyen katı politikalar “insanlık suçu” derecesine varmıştı. Yerli halklara karşı her zaman, özellikle Sovyet politikaları çerçevesinde göç ve asimilasyon uygulamaları katı bir şekilde yürütülmüştü. 1944 yılında Tatar, Karaçay-Balkar, Çeçen-İnguş ve Ahıskalıların toplu olarak geride tek bir aile kalmayacak şekilde Sibirya’ya ve Orta Asya’ya sürgün edilmesi bu kötü sicilin önemli örneklerindendir.

Bütün bu olup bitene rağmen Türkiye ve Rusya yepyeni bir sayfa açarak Rus ve Türk halklarının ayrıca isimleri sayılan bütün etnonimlerin ortak menfaatine olacak şekilde kalıcı işbirliği yapabilirler. Eğer Suriye savaşından önce Türkiye ve Rusya’nın yakınlaşması başarılmış olsaydı, bugün bu kriz çok daha farklı şekilde sonuçlanabilirdi. Halep’in, rejim güçleri ve Rusya tarafından yerle yeksan edilmesinden sonra yaşanan yakınlaşma, bu yakınlaşmanın Suriye ayağında kendisine yüklenen anlamı hak etmiyor.

Bugün, Rusya-Türkiye yakınlaşmasının başta turizm sektörü olmak üzere, birçok alanda olumlu katkıları ortaya çıkacaktır. Ayrıca, bütün bölgede barış ve huzurun sağlanması için bu işbirliğinin karşılıklı çıkarları gözetilerek güçlendirilmesi gerekiyor. Karşılıklı çıkarların gözetilmediği tek taraflı bir menfaat ilişkisine dönüşmesi ise her iki tarafın da lehine olmayacaktır.

Suriye savaşı, Rus diplomatın teröristlerce öldürülmesi derken, şimdi de gündemimize, Rusya vatandaşlarının ve Orta Asya Cumhuriyetlerinden gelen göçmen veya mültecilerin durumuyla ilgili kriz düştü. Öncelikle, diğer ülke vatandaşlarının neden Türkiye’ye gelmek zorunda kaldıklarını ve yaşadıkları zorlukları anlamamız ön şart.

Bu krizin Çeçen mülteci krizi olarak aktarılması yapılan yanlışlardan ilki… Olayın bir kısmında Çeçenler varsa da, onlar bu büyük resmin artık küçük bir bölümünü oluşturuyorlar.

Bu tashihten hemen sonra, Rusya Federasyonu’nda halen yaşamakta olan 25 milyon nüfusa sahip ve Türkiye ile tarihi, kültürel, dini, mezhebi ve etnik bağları ve Türkiye’de akrabalıkları da bulunan bir kitleden bahsettiğimizi hatırlatmak gerekiyor…

Çin, Tacikistan ve Özbekistan hükümetlerinin dindar, muhafazakâr, milliyetçi olarak sınıflandırdığı herkese karşı işlediği insan hakları ihlallerini “Dünya Bülteni”nde ayrı analizlerle incelemiştim. Bugün yaşanan mülteci krizi ise Rusya Federasyonunun Türkiye’ye sığınan birçok ismin iadesini talep ediyor olmasından kaynaklanıyor.

İşte tam da bu noktada, Rusya’da son 20 yılda yükselen ırkçılığın devlet otoriteleri tarafından baskı altına alınmadığı gibi, tam aksine bazı bölgelerde nashi (“bizimkiler”) ve ırkçı grupların yaptıkları saldırılara ve silah taşımalarına bile göz yumulduğunu hatırlatmak gerekir. Kuzey Kafkasya’nın kuzeyinde kalan Stavrapol ve Krasnador eyaletleri ile Moskova bunun tipik örneklerindendir.

Rusya’da olağanın dışında herhangi bir fikre veya görünüme sahip olmanın geçtiğimiz 20 yıl içerisinde tehlikeli olmaya başladığını ifade etmek gerekir. Moskova’da çoğunluğunu Kafkasyalı, Özbek ve Taciklerin oluşturduğu yüzlerce insan, sadece görünümleri Slav olmadığı için, yani esmer veya kumral saç ve tenleri dolayısıyla metro istasyonlarında, sokak aralarında, ücra köşelerde Rus ırkçıları tarafından dövüldü, linç edildi ve öldürüldüler. Bu olayların çoğu, polisin takipsizliği dolayısıyla sonuçlanamadan kapandı. Halbuki Rus devleti multikulturalizm (çok kültürlülük) esasını geçmişinde başarıyla uygulayan nadir devletlerden biridir.

Aslında Rus entelektüellerinin de ifade ettiği gibi, Rusya’da ırkçılığın, yabancı düşmanlığının (xenepobia) ortadan kaldırılması ve diğer insanlara kendi kültürlerine göre insanca yaşama ortamı sağlanılması, hem Rusya’nın bütünlüğü ve barışı hem de insan haklarının teslimi bakımından önemlidir. Bu konuda Rusya’da farklı sempozyumlarda üç defa bildiri sunmuş ve yayınlamış olan birisi olarak Rusya’nın tarihi ve kültürel birikiminin son derece zengin olduğunu söylemek gerekir. Ancak aşırı derecedeki güvenlik kaygısı ve savunma refleksleri dolayısıyla Rusya Federasyon’unun bugün Müslüman ve Türki bölgelerde insan hakları konusunda Sovyetler döneminin bile gerisine düştüğünü söylemek gerekir.

Geçtiğimiz aylarda Rusya Federasyonu’nda okullarda başörtüsü yasağının başlatılması, bu tercihler ve olaylar silsilesinin bir devamıdır. İnsanlar özellikle Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetya ile Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes bölgelerinde bu yasağa karşı ciddi şekilde rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Geçen hafta Çeçenistan Parlamentosu, bu yasağı kaldırma kararı aldı. Sadece Tataristan’da değil, Rusya’nın her tarafına dağılmış olan 9 milyon Tatar ve Başkırt da bu karardan rahatsızlıklarını açıkça dile getiriyorlar. Çünkü Sovyet döneminde insanların geleneksel kıyafetleri olan başörtüsüne hiçbir bir yasal sınırlama getirilmemişti ve memurlar dini inançlarına ve milli kültürlerine göre giyinebiliyorlardı.

Bunun yanında, okullarda ‘Rus çocuk’ ve ‘Rus olmayan çocuk’ ifadeleri, aşağılama ve baskı kurma amacıyla öğretmenler tarafından açıkça kullanılabiliyor. Bu bölgelerden gelen insanların iş bulmada yaşadıkları sıkıntılar bunun cabası. Kuşkusuz, Rusya’nın güney bölgelerinde eğitim imkânları ve iyi yetişmiş kitle kuzey bölgelerine göre daha düşük. Ticaret, spor ve sanat alanlarında yükselenlerin herkesten çok daha fazla çalışması gerekiyor.

Hiç şüphesiz, karşılıklılık esasına uygun olmak kaydıyla terör faaliyetleri konusunda ülkelerarası işbirliği yapılmalıdır. Ancak, terör ve ekstremizm (aşırıcılık) tanımları ve bunların içeriği konusunda somut örnekler üzerinde mutabakat sağlanılmalıdır. Aksi halde, Rusya’nın bugün başta Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’nde ve nadiren Tatarlar üzerinde “terör” tanımını keyfi yorumlayarak gazeteciler, entelektüeller, işadamları ve gençler üzerinde uygulanan kasıtlı ve baskıcı politikasına alet olunmuş olur.

Özellikle saatler süren “saat başı paralı operasyonlar” ve “sokakta infaz” suretiyle Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinde yüzlerce cinayet işlenmiştir. Mahkeme kararına göre yapılmayan bu infazlar, uluslararası hukuka göre yasadışıdır. Terörle bağlantısı tespit edilen ve ispatlanan kişiler Rus ceza kanunlarına göre bağımsız mahkemeler önünde yargılanarak cezalandırılmalıdır. Delilsiz infazlar, maalesef Rusya müslümanlarının aileleriyle birlikte maruz kaldıkları zulmün sıradan bir parçasıdır. Geride kalan ailelere ve yetimlere herhangi bir şekilde yardım etmek de suç olarak algılanmaktadır. Hâlbuki sert politikalar izleyen yönetimin aksine, Rus halkı, hayırsever ve iyiniyetli bir halktır.

Rusya Federasyonundaki bu insanların, menfaatlerinin korunmasını ve uluslararası İnsan Hakları sözleşmelerine uygun hayat standartlarının korunmasını talep hakları vardır. Terör ve şiddete bulaşmamış insanların yaşama, yerleşme, mülk edinme, ticaret ve girişim hakları, ifade ve din özgürlükleri, herkesten önce öncelikle Rus hükumeti tarafından koruma altına alınmalıdır. Yurtdışında öğrenim görmek isteyenler, pasaport ve adli sicillerini alırken aylar süren bürokrasiye muhatap kalmaktadırlar. Kasıtlı ve yanlış politikalarla, yerli halklar kendi ülkelerinde tedirgin edilmemeli, huzurlu ve rahatça yaşamalarına fırsat verilmelidir.

Kuşkusuz, terörle mücadele haklı bir sebeptir. Her devletin kendisini koruma hakkı vardır ve zararlı unsurlarla mücadele eder. Ancak bu mücadelenin sadece hukuki sınırlar içerisinde kalması gerektiği hatırlanmalı ve hatırlatılmalıdır. İnsanların, yerel çekişmeler dolayısıyla birbirlerini rahatlıkla ekstremist (aşırıcı), terörist, Vehhabi, Selefi, Turancı veya Pantürkist ithamlarıyla ihbar ettiği de göz ardı edilmemelidir.
Bu dost kitle sıkıntıya düştüğünde, akıllarına gelen ilk adres, İran veya Suudi Arabistan değil, tarih boyunca olduğu gibi bugün de her tür yakınlık dolayısıyla Türkiye olmaktadır.

Akla gelen ilk grup Çeçen Savaşı sonrasında ülkemize gelen mültecilerdir. Onların ilk grup olması dolayısıyla mülteciler genellikle “Çeçen mülteci” olarak akıllarda kaldı. Daha sonra, gerginliğin halen devam ettiği Dağıstan’dan gelen muhacirler de Türkiye’ye geliyorlar.

Etnik kimlik olarak bu insanların Uygur, Özbek, Tacik, Tatar, Adıge, Çeçen, Dağıstanlı, Karaçay, Balkar, Nogay, Terekeme, Abhaz, Oset, Gürcü kökenli olması fark etmiyor. Hatta sonradan ihtida etmiş olan bazı Rus ve Ermenilerin de Türkiye’yi dost bir ülke ve sığınak olarak görerek aileleriyle birlikte sığındıkları vakidir. Bu dost ve güvenilir ülke algısı ve imajı, yüzyılların birikimiyle oluşmuştur ve her ülkenin kolaylıkla kazanabileceği bir özellik değildir.

Yalnızca Vehhabi eğilimlilerin öncelikli iltica adresleri geçmişte Suudi Arabistan, Suriye ve Mısır iken artık onlar da Türkiye’ye sığınmaya çalışmaktadır. Ancak Türkiye bu tür kapalı gruplar konusunda ihtiyatlıdır ve yeterli birikime sahiptir.

On binlerce insan, ülkelerindeki bahsettiğimiz zorlu politik ortamların doğal sonucu olarak hem Rusya Federasyonundan hem de Orta Asya Cumhuriyetleri’nden kendilerinin ve ailelerinin can güvenliklerini korumak, geleceklerini kurtarmak veya inançlarına uygun şekilde yaşamak ya da sadece iş kurmak maksadıyla aileleriyle birlikte Türkiye’ye sığınmıştır.

Bu anlamda, Rusya-Türkiye veya Türkiye’nin herhangi diğer bir devletle yakınlaşmasının faturası kesinlikle göçmen ve mültecilere kesilmemelidir. Türkiye birkaç olay dışında iade için gereken şartları bugüne kadar aradı ve aramaya da mutlaka devam etmeli. Hâlbuki son sıralarda Türkiye’ye sığınmış insanların kolaylıkla diğer ülkelere iade edildiğini görmek konuyla ilgilenen herkesi gerçekten üzüyor. Çünkü politik olarak zayıf olanlar dışında hiçbir ülke kendisine iltica edenleri hemen bir çırpıda iade etmiyor.

Türkiye, bu kişilerin hepsini aynı kefeye koyarak değerlendirmemelidir. Bu isimlerin içinde şairler, yazarlar, gazeteciler, kanaat önderleri ve işadamları da vardır. Onların dışındaki mülteciler için gerekli araştırmalardan sonra, terör eğilimliler bir gün bile ülkede tutulmamalıdır.

İade içinse diğer ülkelerin Türkiye’den beklediği şartlar aynen aranmalı; suça karıştığını net olarak ispatlayan ülkeden “gerçek deliller” istenmelidir. Terör ile ilişkisi ispatlanmayan hiç kimsenin aceleyle iadesine karar verilmemelidir.

Diğer devletten alınan güvencelerin sıkı takibi yapılmalıdır. İade, mülteci ve ailesinin can emniyeti, işkence görmeyeceği, onur kırıcı muameleye maruz kalmayacağı ve adil yargılanma hakkı verileceği garantisiyle düşünülmelidir. Aksi halde yeni “Zeynuddin Askarov” trajedileri yaşanabilir.

Türkiye, göçmen ve mültecilere ev sahipliğinde cömert ve başarılı; mültecilerin haklarını kullandırma konusunda ise çekingen davranmaktadır. Bazen herhangi bir ülke vatandaşı vatandaşlık hakkını beş yılda kazanabilirken Çeçen, Karaçaylı, Tatar veya Dağıstanlılardan 20 yıldır Türkiye’de kalan ve vatandaşlık hakkı verilmeyen, hatta çocukları okul bitirmesine rağmen diploma verilmeyen, sosyal güvenlikleri olmadığından sağlık hizmetleri alamayan insanlar hepimizin çevresinde yaşıyor.

Mülteci haklarını düzenleyen uluslararası sözleşmeler iadenin de kurallarını ortaya koyar. Aksi halde, iddialarını ispatlamadan, sesi gür çıkan her devlete size sığınmış olan insanları iade etmek zorunda kalırsınız. Göçmen ve mültecilerin asgari haklarını düzenleyen uluslararası anlaşmalara bütün ülkeler saygı göstermek zorundadır. Artık bağımsız bir hukuk dalına dönüşen Göçmen ve Mülteci Hukuku, bu insanların hukuken korunan haklarını düzenler. Bunları kısaca hatırlayacak olursak:

Mülteciler, sığındıkları ülkenin hukukuna uymak kaydıyla mültecilikten kaynaklanan haklarını kullanabilirler. Güvenli iltica hakkı, ülkedeki diğer yabancılara sağlananlarla eşit haklara sahip olma, sağlık hizmetlerinden asgari ölçüde de olsa yararlanma hakkı, sınırlı da olsa çalışma hakkı, çocukların eğitim hakkı gibi temel seviyedeki hakların tanınması uluslararası yükümlülükler arasındadır. Mültecinin, hukuki yardım, rehabilitasyon, psikolojik destek ve rehberlik alma gibi haklarına imkanlar nispetinde karşılık verilmelidir. Ayrıca temel ihtiyaçlarına erişim, dolaşım hürriyeti ve fikir hürriyeti gibi hakları kabul da edilmelidir.

Bu yükün öncelikle sığınılan ülke, sonrada Birleşmiş Milletler fonlarınca karşılanması gerekir. BM, mültecilerin gelir getirici faaliyetler veya yetenek geliştirici eğitim projeleri konularında kendilerini geliştirmelerine ve hatta meslek edinmelerine de rehberlik etmelidir; kendisini ve ailesini geçindirme imkânı bulan mültecilere ise çalışma fırsatı verilmelidir.

Türkiye kendi hinterlandındaki halklara tarih boyunca tereddütsüz kucak açarken bugün teröre bulaşanları mağdur ülkeler ile işbirliği halinde tespit etme hakkına ve teröristi iade hakkına sahiptir. İddialar ispatlanmadıkça, etnik kimlikler üzerinden (etnonim), topyekûn terörist ilan edecek bir basın algısına izin vermemeli; iadeyi sıkı bir hukuki ve istihbarî denetime dayandırmalıdır.

Türkiye’nin yüzlerce yılda kazanılan imaj ve algısını bir çırpıda yok edecek aksi uygulamalardan uzak durulmalıdır.
Prof. Dr. Yücel Oğurlu

Yorumlar